
Konuşuyoruz…Hepimiz konuşuyoruz. Duyma yeteneğine sahip her insan konuşur. Ama hepsinin kelimeleri ve hatta vurguları farklıdır. Hatta aynı kelimeye farklı anlamlar da katarlar.
Hepimiz bir şeyler söylüyoruz. Bağıranlar var …Asla hakkını bulamazlar…Susanlar var…Gerçeklerini fark etmediğimiz. Kimi gitme diyemez düğümlenir boğazında, kimi de kal diyemez içindeki öfkeden…Bazen öyle evetler vardır ki keşke hayır deseymiş diye düşünürsünüz. Bazen öyle “hayır” lar vardır ki makbule bile geçer. Sözcükleri seçme sanatı öğrenilebilir mi veya öğretilebilir mi bilmiyorum ama iyi sözcükleri seçmek zor sanattır.
Eve geç gelen çocuğunuza “nerelerdeydin” diye sorana kadar “senin için endişe ettim” demek hem hislerinizi belli eder hem de aranızdaki iletişimi kuvvetlendirir. Sözcükleri seçerken kalbin akıl ile aynı anda çalışması gerekir. Bu senkronizasyonu yakalamak her zaman mümkün olamayabiliyor. Ve eş anlam gibi görünen ifadeler aslında özünde çok farklı olabilir.
Mutluyum demek bir dinginlik ifadesi iken, içim kıpır kıpır demek yerinde duramayan bir heyecanı ifade eder. Üzgünüm demek bir resmiyet gibi iken “içim acıyor “demek duyguyu derinleştirmekte. Söylenen ile anlaşılan arasındaki çizgi o kadar ince ki ağızdan çıkan ile yürekten çıkan arasında fark olur. Bu çizgiye bir ad bulunamamış. Her dil farklı söyler her kulak farklı duyar. Kelimeler arasındaki es ler tıpkı müziğin es leri gibidir. Yazımdaki virgüller gibi. Yanlış yere koydun mu virgülü anlam tamamen değişir.
Filozoflar der ki bir söz ağızdan çıkınca kadar yedi boğumdan geçermiş. Aklın ve kalbin süzgeci, niyetin berraklığı, vicdanın sesi, zamanın uygunluğu, bu yedi sınavdan bazıları. Sözcüğü buldun ve yedi boğumdan geçirdin, yol ne çok uzun ne çok kısa. Dikkat arada anlam değişmesin. Söylemek istediğin ile söylemek istemediğin ile yolda bir karşılaşırlar, başlarlar çatışmaya. Ne zordur o saniyeler geçmek bilmez. Söyledin söyleyeceğini bir yorgunluk çöker bedenine.
Sevgi, umut etmek, özlem kelimelere sığmaz. İşte o anlarda gözler konuşur. Gözlerle konuşanlar en etkileyici olanlar…Kelimelerin yetmediği ağzımızdan dökülmesine izin vermediğimiz zaman gözleri durdurmak mümkün değil…Öyle uzun uzun bakmaya gerek yok. Bazen bir an bile yeter ne demek istediğimizi anlatmaya. Hayır mı dedik kaşın biri bir milim yukarı çıkar. Evet mi dedik. Gözümüzü kapatıp bir saniye öylece durduğumuz zaman anlayıverdi hemen karşımızdaki. Tabii o da görmek istiyor ise veya anlamak istiyor ise. Zaten bazen iki kişi arasında söze gerek kalmadan anlaşma sağlanır. Beden dili ele verir, gözler konuşur.
Beden dili de sözcükler kadar tehlikeli. Bir gülümseme ömre bedel iken bir gülümseme küçümser karşındakini samimiyetten uzak…
Ben kendimi bir ip cambazına benzetirim zaman zaman…Dengemi bulmak için çaba sarf eden… O ipin üzerinde başarı ile yürüdüğüm zaman anlımdaki teri silmem gerekiyor… Çabamı gören var mı?
Feride PETİLON
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?

Bu yazı 2006 yılı Temmuz ayında ikinci Lübnan savaşı sırasında yazıldı. Oğlumuz Yoel, miluim askeri olarak hemen orduya çağrıldı, Lübnan'da savaşıyor... Kipat Barzel (Demir Kubbe) henüz yok. WhatsApp sistemi henüz hayatımızda değil...
EN BERBAT YEMEK EN LEZETLİ YEMEK
Dün savaşın başlamasının 17.günü idi. Askerlerimizin Hamas ve Hizballah çeteleri tarafından kaçırılan 3 arkadaşını geriye getirme savaşının 17 günü.
Bir hafta önce, askerlik hizmetini bir yıl önce tamamlamış olan oğlumuzu apar topar yeniden askere aldılar. Hayatımızın tadı yok oldu. O zamandan beri diken üstünde yaşıyoruz. Aslında, hayatımızın, oğlumuz gittiğinden beri ondan aldığımız SMS mesajları arasında geçtiğini söylemek daha doğru olacak. “İyiyim merak etmeyin”, “bugün çok sıcaktı!”, “şimdi biraz uyumaya gidiyorum”.
Gelen her mesaj bizim için bir bayram nedeni! Ruh halimiz de gelen mesajın içiyle doğru orantılı. Yazılı mesaj geldiği telefonda kuvvetli bir “dring” sesiyle belli oluyor. Uzun zaman mesaj almayınca suratlarımız asık dolaşıyoruz. Gelince, gergin sinirlerimiz bir “oohh” sesiyle gevşiyor. Dring den dringe yaşıyoruz yani.
Bu arada kuzey kesimindeki şehirlere şimdiye dek 2000’den fazla roket düştü. Teörist çeteler roketleri evlerinin penceresinden atıp köstebekler gibi evin altındaki beton sığınağa saklanıyorlar. Bu fark edilip o ev bizimkiler tarafından bombalanınca “evleri yıkan kana susamış caniler “diye başlık atıyor bir yerlerdeki gazeteler.
Bizim Kuzeyde hayat paralize oldu. Evler yıkılıyor. Masum insanlar ölüyor. Hizballah, her roketin içini onbinlerce çelik bilye ile doldurmuş. Düştüğü yerde patlayınca daha çok adam öldürsün diye.
Kuzeydekilerin hayatı 24 saat sığınaklarda geçiyor.
Askerlerimiz Hizbullahın sınıra yakın karargâhının bulunduğu Bint Jbel kasabasını temizlemeğe uğraşıyorlar. 8 sevgili askerimiz canlarını kahramanca yitirdiler bu uğursuz yerde. 22 tanesi de yaralandı. Siyah bir gün.
Geçen gün İnternet’de Hürriyet gazetesinin baş sayfasını gördüm. Yan yana iki fotoğraf basmışlar: birinde, deniz kıyısında güneşlenen Tel Aviv’li kızlar, diğerinde Beyrut’daki yıkık bir evin önünde ağlayan kadınlar. Atılan başlık da özellikle zehirli “bir buna bakın bir de öbürüne” gibi bir şey yazmışlar. Dengeli ve tarafsız gazetecilik gibisi yok valla! İşin neden ve kimin yüzünden başladığı çoktan hasıraltı edilip durum kısa zamanda “Canları durup dururken Beyrut’u yıkmayı, çoluk cocuğu öldürmeyi istedi” ye getirilmiş...!
Nahariya’da yaşayan çok sevdiğim dul bir teyzem var. Viki Teyze. 17 gündür hayatı eviyle sığınak arasında koşmakla geçiyor. Bütün yalvarmalarımıza rağmen, “evimi bırakıp hiçbir yere gitmem” diye inat ediyor. Nahariya en fazla roket düşen şehirlerden biri. Sokaklarda insan dolaşmıyor artık.
Dün akşamüzeri her zamanki gibi hatırını sormak için telefon ettim.
- Nasılsın Viki teyze?
- Ehh işte, zor, çok zor! Ama idare ediyorum.
Birden, telefonda: “biiir, ikiii, üççç, döörtt” demeye başladı! Meğer evinin üstünden geçip yandaki mahallelere düşen roketleri bana sayıyor.
“Aman sığınağa kaç Viki Teyze” diye avaz avaz bağırmaya başladım.
Bugün Cuma. Oğlumuz Yoel ile sabah mesajlaştık. O zamandan beri SMS mesajı gelmedi. Eşimle ben sıkıntılıyız. “Her halde yoğun, vakti yoktur” diye kendimizi avutuyoruz.
Akşama doğru, eşim, “yemek yapacak keyfim yok” dedi. Ben de ona “Hadi gel Herzeliah’daki marinanın orda balık yemeğe gidelim, belki açılırız” dedim. Harp başladığından beri ilk kez yemek için dışarı çıkıyoruz. Tel Aviv tarafı sakin, ama keyif yok ki!.
Neyse, lokantaya geldik, masaya oturduk. Karşımızda, mutlu günlerin işareti beyaz beyaz yatlar denizde sessizce sallanıyor. Güneş batmak üzere. Deniz pırıldıyor. Pastoral sessiz bir atmosfer var etrafta.
Balıkları ısmarladık. Salatalar geldi.
Birden havada bir rotor sesi. İki helikopter kuzeye doğru geçiyor. 3 dakika sonra tekrar bir gürültü, iki helikopter bu kez güneye doğru gidiyor. Marinadaki yatlar halâ sessiz. Bu arada balıklar geldi. Tabaktaki balıklar bize, biz de balıklara bakıyoruz.
Tepemizden iki helikopter daha geçiyor. Yahu hiç lezzet yok bu balıklarda. Allah Allah, saman gibi bir et !. Halbuki çok iyi bir lokantadır. Lokmayı yutmaya çalışıyorum boğazımdan zorlukla iniyor. Belli ki eşim de karşımda benim gibi oğlumuzu ve onun gibi binlerce asker oğlanı düşünüyor.
Allah kahretsin, niye geldik ki bu lokantaya? Gidecek başka yer mi yoktu yani?
Kenardan Selim Amado ağabeyim ve eşi Katya geçiyor. Onlar da havalanmaya çıkmışlar. Yanımızda duruyorlar. El sıkışıyoruz. Bizim oğlanı soruyorlar. Ben de onlara” peki sizin oğlanlar nasıllar?” diye soruyorum. Selim ağabey: “büyük oğlan Kiryat Shemone’deki SüperFarm’ın müdürü” diyor. “Daha bugün oralara 15 roket düştü”. “Küçük oğlan da ailesiyle kuzeyde oturur”.
“İyi haberler alalım İnşallah” deyip ayrılıyorlar.
Biz yine tabaktaki balıklarla baş başa kalıyoruz. Yediğimiz en berbat yemek.
Dönüş yolunda arabada sessizlik var. Yoel de bir mesaj yollasa ne iyi olurdu!
Birden, “driiing” !”. Sanki oğlan bizim arzumuzu hissetmiş. Heyacanla okuyoruz mesajı “Anne, baba, merak etmeyin ben iyiyim, şimdi yemek yiyeceğiz”.
Bakıyorum, eşim ağlıyor. Benim de boğazım düğümlenmiş.
“Yediğin en lezzetli yemek olsun sevgili oğlum !!” diye cevap yolluyoruz.
Moşe MİTRANİ
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?



Dospues del envereno vyene el otonyo i detras el invyerno. Ayer parese ke mos fuimos a la kampanya i dishimos enveranada buena, fin ke aboltimos la kara, ya mos ogurimos invyernada buena. Mi mama diziya
(la esto nombrando porke muryo en roshashana)
“hanum los diyas estan pasando muy presto ya vyene vyernes ya vyene lunes”
Yo me burlava i le diziya
“mama un diya es 24 oras”
Agora le esto dando razon, en tomando anyikos i yo esto sintyendo los mezmos sentimyentos.
El otonyo me plaze, solo los diyas se akurtan i eskurese demprano.
El otonyo no es una sezon, es, komo dize el poeta Cemal Süreyya
“el otonyo no es una sezon es un tablo de arte”
Para mozos el otonyo es, los diyas de yamim noraim, diyas de arepintir, diyas de atorgar, diyas de arogar.
En mi chikes los moadim se fyestavan komo se deve ma agora troko la vida, no es lo ke kero yo.
Mozos semos una jenerasyon ke bivimos lo vyejo i lo muevo endjuntos, si el dyo mos da vidas ken save kualo mas va mos a ver.
Ken diziya ke kon un telefon entelijente, pizando a una tush, ivamos avlar kon la Amerika, una boda, una fyesta, mezmo un funeral lo estamos vyendo a punto en zoom. Atras 50 anyos yo en la kampanya no teniya telefon de kaza, fuimos ovligados de asperar kuatro sinko anyos para ke mos venga el torno.
El ir vinir a la ada era un evento. La frijider yena de vidreriya, la makina de lavar yena de kalsados, kamas, kolchas kolchones, chantas i torbas yenas. Agora mos vamos kon una validja. Komo troko la vida. Kuando aviyamos visto el filmo de James Bond, aviyamos kedado kuryozos, kon un boton, estavan vyendo ken vino a la puerta de abasho. Agora lo tenemos en kada kaza i kuando sona la puerta vemos ken vino. Komo estos miles de egzemplos.
Troko la vida, troko i las ideas mezmo. Al tyempo kazar kon una persona non djudyo era fin de mundo, era kortar kriya. Agora kuando mos avizan un espozoryo u un kazamyento demandamos
-Ken son los koshuegros? La repuesta es
-No los konoses ya entendemos de vista le dizimos
-Mazaltov bueno ke pasen.
Por egzemplo una si dize,
-El ijo de fulana es gay,
-Ke se aze es su preferensya seksual,
-Tu ıjo ya kazo?
-No, no se kazaron biven endjuntos,
-No emporta orozos ke esten,
-La ija de tala, dospues de kinze anyos de kazamyento se kitaron
-Si no estava oraza muy bueno izo
-La novya entro al kal la tripa en la boka,
-Bravo, Suzan se vs azer granmama en presto
Esto es adaptar a la vida moderna u dejenerasyon? No se……
Keridos lektores vini azeremos el dulse de mansana, friyeremos las köftikas de prasa, ordenaremos el seder kon la agranada i la myel i diremos
SHANA TOVA U METUKA.
Forti BAROKAS
Es ke meldatesh la eskrita de una semana antes?





















