top of page



Çok fazla Kürt tanıdığım yok, Aleviler çok daha fazla. Fakat her iki toplumun gençlerinin, özellikle Güneydoğu ve Doğu illerimizi TOG Vakfı sorumluları olarak ziyaretlerimizde, ülkenin Batısından gelenleri yakından tanıma, öğrenme arzularını ve dünyaya açılma hedeflerini sevinçle gözlemlemiştim. Kısmen bölgelerinin geri kalmışlığından, kısmen de kendi ezikliklerinden sıyrılma, kurtulma, gelişme isteklerine bağlamıştım.

 

 

Şimdi bu olguyu tüm Ortadoğu coğrafyasında izliyoruz. Bölgenin kıstırılmış hatta bastırılmış halkları, Lübnan’da ılımlı Sünniler, Hırıstiyanlar, Suriye’de Dürziler, Kürtler, Nusayriler (Esat’dan sonra), İran’ın sekülerleri, hatta Doğu Afrika’nın unutulmuş Somaliland vatandaşları birdenbire ölü toprağını kaldırmaya başladılar.

 

 

Giderek umut arayışları Birleşmiş Milletler, uluslararası yardım kuruluşları veya Batı’nın güçlü ülkeleri değil, sanki çare oradan gelecekmiş gibi: İsrail!

 

Durum 10 yıl, 5 yıl hatta 2 yıl önce dahi böyle değildi. Zamanında Irak Kürtlerine Yahudi Devleti’nin desteğinin Saddam Hüseyin’i zayıflatma stratejisi ve İsrail’de güçlü Kürt Yahudi topluluğundan kaynaklandığını biliyoruz.

 

 

Bu yeni bir akım, özellikle son bir yılda hız kazandı. Hizbullah vurulup Lübnan’daki hükümran ağırlığı hafiflediğinde, Suriye’de 50 yıllık rejim değiştiğinde, İran’ın baş komutanları ve nükleer bilim adamlarını İslam Cumhuriyeti kendi evlerinde dahi koruyamadığında…Ortadoğu’nun çehresinin ve talihinin değişmekte olduğu fark edildi.

 

Gerçekleri kabul etmeyenler hala çoğunlukta. Rejimler kendilerini savunmak için olmadık baskılara baş vuruyorlar. Barışçıl göstericileri kurşunlamaktan tutun da, Suriye’de Kürt azınlığın çoğunluğun şartlarını kabul etmesini silah zoruyla sağlamaya kadar eski baskıcı usuller devam ediyor.

 

Fakat artık vazo kırıldı. On yıllar boyunca ezilmeyi kabul eden topluluklar birdenbire zincirlerinden kopmuşçasına Ortadoğu’nun yeni güç dengesine ayak uydurmaya çalışıyorlar.

 

Tabii halkların dertleri envaı çeşit. Lübnan’ın hassas etnisitesinde Şiilere yenik düşen Maronit ve Sünniler dengeyi yeniden kurmak ve ülkeyi batmaktan kurtarmak uğruna İsrail’in Hizbullah liderini ortadan kaldırmasının şart olduğunu gördüler.

 

 

Suriye’de HTŞ birliklerinin katliamına maruz kalan Dürzi azınlığın yardımına İsrail’in öz Dürziler koştular. Tüm Müslüman azınlıklar arasında İsrail Ordusunda gururla yer alan Dürzilerin liderleri Suriyeli kardeşlerinin hayatta kalmaları için Yeruşalayim nezdinde ağırlıklarını hissettirdiler. Hava Kuvvetlerinin Şam’daki Savunma Bakanlığını bombalaması Ahmet ElŞaraa’ya ve emirdekilerine gözdağı verdi. Şimdi Suriye Ordusunun Dürzi Suveyda bölgesine girmemesi üzerine anlaşmaya varılacak.

 

 

İsrail’den hiçbir açık destek almamalarına rağmen bu durumdan esinlenen Suriye Kürtleri Şam hükümetine kendi koşullarını dayatıyorlar. Ankara gayrimemnun ve birliklerini sevk etmekle tehdit ediyor.

 

İran’daki genel ayaklanmanın ardında ekonomik çöküntü kadar 12 Günlük Savaşta İsrail’in beklenmedik başarısı ve rejimin 20 yıldır böbürlenmesinin boş çıkması da yatar.

 

Somaliland’in tanınmasının Afrika ülkeleri hatta Batı başkentleri tarafından “kabul edilemez” protestolarına rağmen Somaliland’lilerin içten sevinç ve çoşku gerçeğini örtemiyor.

 

 

Ne bekliyor tüm bu halklar İsrail’den? Gelip onları kurtarmalarını mı? Hayır! Onlara ümit veren birkaç faktör var:

 

1)      İsrail az nüfusuna ve dar coğrafyasına rağmen kendinden çok daha büyük orduların üstesinden gelebildi, geçmişte Mısır’ı ve Esat Suriye’sini, bugün de 90 milyonluk İran İslam Cumhuriyetini geriletmesi küçük ve ezik topluluklara umut oluyor.

 

2)      Kendi azınlıklarına, Arap, Hıristiyan, Dürzi veya Habeş, haklar tanıması; yargıç, banka yönetim kurulu başkanı, konsolos, hastane baştabibi misali üst kademelere yükselmesine engel olmaması, yetkinliğe önem vermesi not ediliyor Ortadoğu halklarınca.

 

 

3)      Azgelişmişlik ve yoksulluktan kurtulmanın yolu olarak Batı ilkelerine sarılma ve teknolojiyi kavrama Suriye’deki yeni rejim gibi birçok halka da cazip geliyor. Hepsi Amerika’yı başarı örneği olarak görüyorlar ve İsrail’i de bu felsefenin temsilcisi olarak değerlendiriyorlar. 

 

Bu beklentilerin çoğu karşılık bulamayabilir. İsrail, Suriye Dürzileri dışında doğrudan askeri güç seferber etmez. Fakat kaldıraç kullanır, diplomatik, teknolojik, tarımsal, istihbarat açılarından.

 

Akıllı halklar bunlardan yararlanmayı, kendi kaderlerini değiştirmeyi, yaşam koşullarını iyileştirmeyi ve mutluluklarını artırmayı becerirlerse son yılların savaşlarının ve ölümlerinin acıları bir nebze hafifler. 

 

Ralf ARDİTTİ        

 

 

IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.


Bir önceki yazımı okudunuz mu?











Bir Kış Sabahının Ardından

One Life filmi, 2023 yapımı, gerçek bir hikâyeye dayanan biyografik–dramatik bir filmdir. Film, II. Dünya Savaşı öncesinde yüzlerce çocuğun hayatını kurtaran Sir Nicholas Winton’ın öyküsünü anlatır. Onun çabaları sayesinde bir nesil kurtuldu ve bugün binlerce yaşayan torun ve soy devam ediyor (tahmini ~6.000 kişi).

Nazi kamplarına gönderilen Yahudi çocuk sayısı ~1500

Bu çocuklardan sağ kalanlar ~93

Nicolas Winton’un kurtardığı çocuk sayısı ~669


Merhaba sevgili dostlar,

öyle günler vardır ki duygu ve düşünce yoğunluğu bakımından diğer günlerin önüne geçer, adeta ipi göğüsler. Dün de o günlerden biriydi.


Buna sebep, tesadüfen karşıma çıkan bir filmdi. Uzun zamandır bir film karşısında bu kadar etkilenmemiş, üzerinde düşünmemiş üstüne üstlük gözyaşı dökmemiştim. 

Çünkü artık ticari yapılmış filmlerden gına geldi ve  o filmlerin karşısında kıymetli  zamanımı öldürmek istemiyorum. 


Neyse dün sabah yine gün ağarmadan dörtte uyanmış; dört buçukta yola kıyulmuş olacak şekilde önce  köpekler karla kaplı bahçeye çıkarılmış, doyurulmuş; araba ısıtılmış ve yaşlılar evine doğru yola koyulmuştum.


Trafiğin aktığı ana yola çıkana kadar geçen yaklaşık 25 dakika boyunca, iki yanı beyazlara bürünmüş yoğun ormanlar ve zaman zaman uzanan devasa tarlaların  eşlik ettiği köy yolunda ilerledim. Gece diz boyu yağan kar nedeniyle, sabah dörtte çalışmaya başlayan dev kar araçlarının sayelerinde  köy yolu araba ile geçilebilecek şekilde ve  karın yarattığı büyülü bir masal diyarına dönüşünün tadını çıkarbilecek kıvama dönüşmüştü. Sabahın dördünde, radyoda Quebec’li sohbet, haber ve müzik içeren bir kanal eşliğinde ilerlerken, kulağıma çalınan melodilere mırıldanıyor, sohpetlerin içeriğini anlamaya çalışıyor ve  bomboş yolda ortalama altmış kilometre hızla ilerlerken çevremi saran, beyaza bürünmüş dev ağaçları seyrediyordum. Yaşadığım anı ve bu güzellikleri zihnime kazımaya çalışıyordum.


Elbette bir yandan da dikkatliydim. O derin kış ormanlarından her an yola sakin sakin çifter çifter dökülüp, karşı taraftaki ormanın derinliklerinde kaybolmaktan başka  niyetleri olmayan dünya güzeli geyiklerin arabanın önüne çıkma ihtimali vardı. Ve ben onlara bir zarar vermekten çok korktuğumdan temkinli idim. Bu saatlerde  gün henüz yüzünü göstermemişken, karanlık yolda gözünüz pür dikkat ilerlersiniz. Bazen yanınızdan bir araç geçer, bazen iki, bazen hiçbiri… Kimi zaman bir kar aracının arkasına takılır, sollamaya çekinirsiniz. O devasa aracın kürediği karın havaya savruluşunu izlerken, kulağınız radyoda, zihniniz düşüncelerle dolu ilerlersiniz.


Bu yolculuklarda dua edersiniz, gününüzü planlarsınız, bazen de geçmişle hesaplaşırsınız.

Dün sabah da böyleydi. Yol alırken, size yazacağım yazının ana temasını oluşturacak bir konuyu düşünüyordum: geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz ‘Brigitte Bardot’. Aracım ilerlerken, onunla ilgili değinmek istediğim noktalar zihnimde dolaşıyordu.


Biliyor musunuz, sinemayı en verimli çağında, 38 yaşında bırakarak kendini hayvan haklarına adayan bu özel nitelikli kadın 28 Aralık2025’de hayata veda etti. Bazı inanışlara göre, hayatını kendi kaderine uygun biçimde tamamlayankişi bu dünyadaki kaderini bütünüyle yaşamış, görevini tamamlamış demektir. Ne öğrenmesi gerekiyorsa öğrenmiş, ne yapması gerekiyorsa yapmış ve “bye” demiştir.


Brigitte de işte böyle bir ömür sürdü. Enteresan değil mi? Kaç kişiye nasip olur kaderini tam ve özgün biçimde yaşayıp tamamlamak?


İşte karlar, buzlar ve beyazlıklar arasındaki yol boyunca, tüm bunları zihnimde toparlamaya; yazının giriş, gelişme ve sonucunu nasıl bağlayacağımı düşünmeye çalışıyordum. Bir yandan da, tüm zorluklarına rağmen yaşadığım coğrafyanın soğuğunu ve uzun süren, beyaz bir cennet yaratan kış mevsimini ne kadar sevdiğimi kendime tekrar ediyordum. Galiba ben bir chionophile’ım. Şimdi diyeceksiniz ki, chionophile nedir?


Chionophile canlılar; karla kaplı ya da çok soğuk ortamlarda yaşamayı seven, bu koşullara uyum sağlamış organizmalardır.


Ve yaşlılar evindeki görevimi tamamlayıp  tekrar dış dünyaya çıktığımda saat iki olmuştu. Gün artık uyanmış, o büyülü güzellik insan ve araçlarla biraz kirlenmişti ama yine de çok güzeldi. Dönüş yoluna koyuldum.


Eve vardığımda sabah dörtten beri ayakta olmak beni yormuştu. Battaniyenin altına girip biraz boş boş televizyona bakmayı, ardından kısa bir şekerleme yapmayı ve Brigitte ile ilgili yazıyı yazmayı  düşündüm. İyi bir film bulacağıma dair hiç bir  umudum yoktu. Uzun zamandır Netflix’te doğru dürüst izlenecek bir şey bulamadığımdan tamamen kitaba yönelmiştim. Ama o da ne? Daha ilk tıkta o film çıktı karşıma. Gözyaşlarına boğan, bir Yahudi hikâyesi… Ama her şeyden önce, bir insan hikâyesi olarak çok güzeldi.


Bakın nereden nereye geldim… Brigitte’i anlatacaktım. Nur içinde yatsın Brigitte. Galiba benim giriş–gelişme–sonuç planlarım pek tutmadı.


Şimdilik bu kadar.


Sevgiyle, umutla ve sakinlikle kalın…


RahelÇela Behar


IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.

 Bir önceki yazımı okudunuz mu?

 












Bir tıp hekimi olan Doğan Şenocak’tan, yazar Doğan Şenocak’a uzanan yolculuk Başkalarının Hayatı adlı kitapta adım adım vücut buluyor. Robert Kolej mezunu olan yazar, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde tıp eğitimi almış; aynı zamanda bağcılık ve şarapçılıkla da ilgileniyor. Böylesine meşakkatli alanları bir arada sürdüren bir ismin kaleminden çıkan bu kitabın detaylı, içten ve kalpten kalbe dokunan bir anlatı sunması şaşırtıcı değil.

 

İstanbul’da yaşamış olan herkes, yazarın anlattığı sokaklardan ya da benzerlerinden mutlaka geçmiştir. Sıradan insanlar, yorgun kadınlar, hırslı gençler, hırsını kötüye kullananlar, hırsını iyiye yönlendirerek kendi statüsünün çok ötesine geçenler; şişmanlar, zayıflar, çocuklar… Kısacası herkesin hayatına şiirsel bir yaklaşımla dokunan bir anlatıyla karşı karşıyayız. Yazarın doktor olması, karakterleri adeta röntgen çekercesine incelemesine büyük katkı sağlamış. Böylece insanların iç dünyası, tüm çıplaklığıyla okuyucuya sunuluyor.

 

Konu her ne kadar Şişli sokaklarında geçiyor gibi görünse de yazar İstanbul’un altını üstüne getiriyor. Büyükada ve Beyoğlu gibi semtler özellikle öne çıkıyor. Öte yandan kitap, bir bölümde bizi Almanya’ya, bir başka bölümde Avustralya’ya kadar sürüklüyor. Din, dil, ırk ayrımı gözetilmeksizin kurulan sımsıcak komşuluk ilişkileri ve dostluklar da kitabın tadına tat katıyor.

 

Ancak kitabın en can alıcı bölümleri, yazarın babasıyla olan ilişkisinin derinlemesine ele alındığı sayfalar. Baba-oğul ilişkisi, aynı zamanda anne-oğul ilişkisine de açıkça yön veriyor. Bunun yanı sıra eşyalara duyulan bağlılık ve eşyaların hikâyesi üzerinden yapılan anlatımlar, kitabı keyifle okutan unsurlar arasında yer alıyor.

 

Empati duygusu ve insanın insana bakış açısı, okuyucuyu başkalarının hayatına davet ediyor. Acıların ve sevinçlerin paylaşılabileceği hissi, kitabın ana temalarından biri. Ayrıca “her insanın bir öyküsü vardır” fikri kitap boyunca baskın bir şekilde hissediliyor. Ayfer Abla, Madam Meri, Yurttaş Epi, Hakan, Emel, Rezzan Teyze, Tosun ve daha nicelerinin hayatı, başlı başına birer roman olabilecek nitelikte.

 

Kitaptan akılda kalan bazı cümleler ise şunlar:

- Herkesin çizdiği yol aynı olamazdı.

-Kokusunu çocukluğumuzdan hatırladığımız kurabiyelerin peşinde değil miyiz bir ömür boyu”

-Minik bir anten ve basit bir bilgisayar ile yaşam değişir.

-Kafaya kurşun sıkan elde herkesin parmağı vardır.

-Herkesin bir rolü var bu hayatta. Bazıları lider doğar, bazıları görev adamı. İkisi birbirini tamamlar ise yapılacak çok şey vardır.


Feride PETİLON

Yazar: Doğan Şenocak

152 Sayfa

Karton Kapak

Yayın Tarihi: 1.10.2025


Bir önceki kitap tanıtımını gördünüz mü?




Featured Posts
Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
WhatsApp Image 2020-09-08 at 20.52.59 (1

İLETİŞİM

Telefon                           :+97236582936
Mail                                :turkisrael@gmail.com

 

KÜNYE

İYT Web Sitesi Künyesi:
Editör                             :Av.Yakup Barokas
Grafik Tasarım              :Şemi Barokas 
                                       Ovi Roditi Gülerşen

© 2018 by Turkisrael.org

bottom of page