
Yahudilik dışarıdan bakınca kolay anlaşılan bir şey değildir. Çünkü Yahudilik tek bir kalıba sığmaz. Din de değildir sadece, millet de değildir sadece. Kültür, soy, gelenek — bunların hepsi var içinde, ama hiçbiri tek başına yetmez.
Yahudilik bunların hepsinin birlikte yaşadığı çok eski bir aile hafızasıdır.
Annesi Yahudi olan biri, inanmasa da Yahudi kabul edilir. Sinagoga gitmese de kaşer yemese de Tanrı hakkında şüpheleri olsa da Yahudi kalır. Başka dinlerin kolay anlayacağı bir şey değildir bu. Çünkü birçok dinde inanç merkezdir — inanırsan içindesindir, inanmazsan dışındasındır. Yahudilikte ise mesele sadece inanmak değildir. Mesele devam etmektir.
Yahudi halkı kendini binlerce yıldır bir aile gibi korudu. Bu aile bazen ülkede yaşadı, bazen sürgünde. Bazen devlet kurdu, bazen gettolara kapatıldı. Bazen zenginleşti, bazen yakıldı, kovuldu, suçlandı, yok edilmek istendi. Ama her defasında aynı soruya geri döndü: biz kimiz ve çocuklarımız ne olacak?
Yahudiliğin amacı başkalarından üstün olmak değildir. Ama dışarıdan bakanlar bunu çoğu zaman böyle anladı. "Seçilmiş halk" sözünü kibir sandılar. Oysa Yahudi geleneğinde seçilmişlik çoğu zaman ayrıcalık değil, sorumluluk demektir. Daha kolay bir hayat değil, daha ağır bir yük demektir. Hatırlamak, korumak, aktarmak, unutmamak demektir.
Bir aile kendi adını, geçmişini, sofrasını, mezarlarını, dualarını ve çocuklarını korumak isterse bu kibir değildir. Ama aynı şeyi milyonlarca kişilik eski bir halk yaptığında, bazıları bunu dışlama gibi görür.
İşte Yahudiliğin "yabancı" görünmesinin nedeni burada başlar.
Yahudi halkı tam olarak dine benzemez, tam olarak millete benzemez, tam olarak ırka da benzemez. Farklı ülkelerde, farklı dillerde, farklı görünümlerle yaşamış bir halk — ama içlerinde hep aynı şeyi taşıyan. Tanrı, Ahit, Tora, aile, tarih ve halk birbirinden ayrı değildir Yahudilikte. Hepsi aynı anda, aynı insanın içinde yaşar.
Bu yüzden Yahudilik tek kelimeye sığmaz.
Yahudilik, bir halkın kendini unutmama biçimidir.
Antisemitizmin en derin kaynaklarından biri de belki budur. Yahudi halkı erimeyi reddetti. Başkalarına benzemeyi reddetti. Yok olmayı reddetti. Kendi hafızasını, kendi ailesini, kendi Tanrı anlayışını, kendi acısını ve kendi umudunu korudu.
Yahudi "biz bir aileyiz" dedi. Bazıları bunu "siz kendinizi üstün görüyorsunuz" diye duydu. Yahudi "biz farklıyız" dedi. Bazıları bunu "siz bizi dışlıyorsunuz" diye anladı. Yahudi "biz unutmayacağız" dedi.
Bazıları bunu "siz neden hâlâ varsınız?" diye öfkeyle karşıladı.
Oysa mesele üstünlük değil, devamlılıktır.
Yahudilik bir başkasını küçültme projesi değildir. Bir halkın kendini yok olmaktan koruma çabasıdır.
İnsanların kendi ailelerini, çocuklarını, soyadlarını, evlerini ve geçmişlerini koruması ne kadar doğal ise, Yahudi halkının bunu binlerce yıllık büyük bir aile olarak yapması da o kadar doğaldır.
Yahudi halkı tarih boyunca çok şey kaybetti. Toprak kaybetti, şehir kaybetti, aileler kaybetti, milyonlarca can kaybetti. Ama bir şeyi bırakmadı: "biz hâlâ buradayız" deme gücünü.
Kaybolmamak.
Ve kaybolmamak, bazen dünyanın en zor ahlaki görevidir.
Ezra BEHAR
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?


Cihatçı ideolojiyi ve terörünü artık tanıdık, kanıksadık.
Amaç: Cihadı dünya yüzünde hâkim kılmak
İlk hedefi de İsrael.
Önce onu yok edecekler. Sıra dünyanın diğer bölgelerine daha sonra gelecek. (Avrupa da nasibini almaya başladı zaten)
Bunu Hamas tüzüğünde açıkça yazıyor, İran 47 yıldır uluslararası platformlarda açık açık söylüyor, Hizbullah da boş durmuyor.
7 Ekim Hamas katliamı başta olmak üzere, cihatçı terörün İsrael’e büyük zararlar verdiği yadsınamaz.
Bunları görüyoruz, anlıyoruz, yaşıyoruz.
Benim anlamakta zorluk çektiğim batılı dünya. Yani önce Avrupa sonra da ABD, progresifleriyle ve hatta artık progresif olmayanlarıyla da.
Avrupa ‘’Filistin’i kurtarmak/desteklemek için değişik boyda teknelerden oluşmuş filo yolluyor Gazze’ye.
Avrupa’da Hamas’a destek gösterilerinden geçilmiyor.
Gazze’yi Hamas’tan kurtarmak için gelse filo, ben de sevineceğim. Gazeliler rahatlayacak. İsrael de.
Ama öyle değil. Gazze’yi, Filistin’i ‘’kolonyalist’’ İsraellilerden kurtaracaklar!
Önce bakalım Flistinliler kim, kolonyalistler kim?
Biraz tarih.
Filistinliler kim? Böyle bir devlet hiçbir zaman olmamış. Peki, adı nerden geliyor?
Yıl M.S. 132.
Roma İmparatoru Adrian, Bar Kohva isyanı nedeniyle ‘’Yudea’’ bölgesinde yaşayan Yahudilere kızıyor ve Yahudilerin bu topraklarla olan bağını kesmek için buraya, antik zamanlarda Yahudilerin düşmanı olan ‘’Filistin’’lilerin adını veriyor. Bir taşla iki kuş. Ne var ki İmparator bu isim değişikliğini yaptığında Filistinliler kavim olarak yedi yüzyıldır tarih sahnesinden silinmiş. ( Filocuları ve destekçilerini bu ilgilendirmez tabi.)
Anlayacağınız ‘’Filistin’’ adı politik nedenlerle yaratılmış bir narativ, bir öykü.
Haa, peki İsrael kurulduğunda bu topraklarda yaşayan Araplar yok muydu diyeceksiniz.
Tabii ki vardı.
Peki bunların bu topraklarda hiç mi hakkı yok?
Tabii ki var.
Tarih bilgilerimizi tazeleyelim.
Yahudiler, arkeolojik kazıların da ispatladığı gibi, üç bin yıldır bu topraklarda devamlılık göstermiş. *
Bazen azalarak, bazen çoğalarak.
Devlet de kurmuşlar, sürgüne de yollanmışlar.
1948 yılında B.M. kararları gereğince devletlerini ilan edince, onları çevreleyen Arapların, (Filistin diye olmayan bir devletin değil, bölgedeki Arapların) saldırısına uğramışlar, dört bir yandan.
Direnebilmişler.
Bu çatışmalarda topraklarını terekeden veya terkedilmeye zorlanan Araplar olmuş, tıpkı çevre Arap ülkelerinden kovulan veya kaçmak zorunda bırakılan Yahudiler gibi ve hemen hemen benzer sayılarda.
Ancak çevre ülkelerden kovulan Yahudilere yapılanların aksine, İsraelliler, bu toprakları paylaşıp birlikte yaşamayı defalarca önermişler burada kök salmış Arap komşularına.
Önce 1948 ‘de, sonrasında Arap ordularının başlattığı her savaştan sonra, Oslo antlaşmalarında, Başbakan Ehud Barak ve Başbakan Ehud Olmert dönemlerinde.
Ne yazık ki yapılan her barış önerisi reddedilmiş.
Neden?
Çünkü Araplar varlığını kabul zaman bu topraklarda bir Yahudi Devletinin varlığını kabul etmemişler, edememişler.
Çünkü maalesef her ‘’Filistin’’ yönetimi Yahudilerle birlikte yaşamayı değil, Yahudilerin yerine bu topraklarda yaşamayı yeğlemiş.
(Gazze’de de zaten 2005 yılından beri, yani 21 yıldır, tek İsraelli yok, (7 Ekim sonrasına kadar)
Bu tarihi gerçeklerin ışığında İsrael mi kolonyalist oluyor?
Şimdi biraz da coğrafya’ya dönelim.
İsrael’in yüzölçümü 20,770 kilometrekare.
Suriye’nin 185,180, Ürdün’ün 89,342, Irak’ın 438,317, Mısır’ın 1,001,450, İran’ın 1,648,195, ve Suudi Arabistan’ın ise 2,149,690 kilometrekare.
Yahudilerin, hele Holokost’tan sonra gidebilecekleri başka hiçbir yerleri yok.
20 bin kilometrelik, ülke adının bile haritaya yazılamadığı ufacık bir köşede sıkışıklar.
Kendilerini ‘’Filistinli’’ diye tanımlayanların ise gidebilecekleri, dindaşları veya ırkdaşlarının sahip olduğu 5,512,174 kilometrekarelik bir sahaları var. İsrael’in tam 265 misli. Yazıyla iki yüz altmış beş misli.
Yani çevresindeki Arap/İran topraklarına TAM 265 tane İsrael sokabilirsiniz!
Yanlış anlaşılmasın. Transferden bahsetmiyorum.
Tabii ki bu topraklarda yaşayanların yaşamlarını burada sürdürmeleri temel hakları. Yeter ki Yahudilerin yerinde yaşamayı değil de Yahudilerle birlikte barış içinde yaşamayı yeğlesinler.
Ve çocuklarını Yahudilere karşı kin, intikam ve nefretle değil de, sevgi ve barış ilkeleriyle eğitsinler. Ancak o zaman Ortadoğu barış yüzü görebilir.
’From the river to the sea, Palestine will be free’’ diye bağıran filocular ve destekçileri:
Yahudilerin bu topraklardaki TARİHLERİ hakkında yardımcı olabildim mi?
Karşı tarafın kaç barış önerisini reddettiğini özetleyebildim mi?
Coğrafi bağlamda İsraelin inanılmaz (!) yüzölçümüyle kendisinden 265 kere daha büyük komşuları arasında ne muazzam ve kabir (!) bir kolonyalist devlet olduğunu hala iddia edebilecek misiniz?
İran’ı, Hamas’ı, Hizbullah’ı destekleyen batılılar:
İsrael bitirilirse sıranın size geleceğini hala mı fark edemediniz?
Cihatçılara bu desteği aptallığınızdan mı, yoksa cahilliğinizden mi veriyorsunuz?
Yoksa -ağzınıza almak istemediğiniz- antisemitizmliğinizden olabilir mi?
Aklıma gelmişken, Batı Afrika’da cihatçı terör neredeyse Hristiyan bırakmadı ortalıkta. Oraya da bir “insancıl filo” düşünmez misiniz?
Ama yine aptal bir soru sormuşum.
O bölgede İsrael veya Yahudi yok ki. Dolayısıyla zulüm de olamaz. Sadece katledilen insanlar olur!!! (Ama o da kimin umurunda; değil mi, sayın Guteres?)
Bondi CHAKIM
*Kaynak: When the Stones Speak / Doron Spielman
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?



İZ BIRAKANLAR
Zygmunt Turkow
Bazı insanlar yaşadıkları döneme tanıklık eder, bazıları ise yaşadıkları dönemin hafızasını geleceğe taşır.
Zygmunt Turkow da ikinci gruba giren isimlerden biridir.
1896 yılında Polonya'nın Varşova kentinde dünyaya gelen Turkow, 20. yüzyılın en önemli Yahudi tiyatro sanatçıları arasında yer alır.
Oyuncu, yönetmen, eğitmen ve kültür insanı olarak yalnızca sahnede değil, Yahudi kültürel mirasının korunmasında da önemli bir rol üstlenmiştir.
Genç yaşta tiyatroya ilgi duyan Turkow, Yidiş tiyatrosunun yükseliş döneminde sanat hayatına adım attı.
O yıllarda Yidiş tiyatrosu, Doğu Avrupa Yahudilerinin dilini, geleneklerini ve günlük yaşamını sahneye taşıyan önemli bir kültürel güçtü. Turkow kısa sürede yeteneğiyle dikkat çekerek dönemin önde gelen tiyatro topluluklarında yer aldı.
Ancak onun yaşamı yalnızca sanatla şekillenmedi.
Avrupa'da yükselen antisemitizm ve II. Dünya Savaşı'nın yarattığı yıkım, milyonlarca Yahudi gibi onun hayatını da derinden etkiledi.
Savaş yıllarında Yahudi kültürünün büyük bölümü yok edilirken, Turkow tiyatroyu bir direniş ve hafıza aracı olarak görmeye devam etti.
Savaş sonrasında Avrupa'nın farklı merkezlerinde faaliyet gösteren Turkow, Yidiş tiyatrosunun yeniden ayağa kalkması için çalıştı.
Sahnelediği oyunlar yalnızca sanatsal eserler değil, aynı zamanda kaybolmaya yüz tutan bir dünyanın hikâyelerini yaşatma çabasıydı.
Özellikle The Dybbuk gibi Yahudi tiyatrosunun klasik eserlerinin sahnelenmesine katkıda bulundu.
Ayrıca Sholem Aleichem ve Y. L. Peretz gibi Yidiş edebiyatının önde gelen isimlerinin eserlerini tiyatro sahnesine taşıyarak, Doğu Avrupa Yahudilerinin kültürel mirasının yaşatılmasına önemli katkılar sağladı.
Onun için tiyatro bir eğlence aracı olmaktan çok daha fazlasıydı.
Tiyatro kimliği, dili, tarihi ve insan hikâyelerini korumanın bir yoluydu.
Bu nedenle yetiştirdiği öğrenciler ve yönettiği yapımlar, Yahudi tiyatro tarihinin önemli kilometre taşları arasında yer aldı.
Bugün Zygmunt Turkow'un adı geniş kitleler tarafından çok sık anılmasa da, Yidiş tiyatrosunun ayakta kalmasında ve gelecek kuşaklara aktarılmasında oynadığı rol kültürel tarih açısından büyük önem taşımaktadır.
Bazen bir insanın bıraktığı miras, inşa ettiği binalarda ya da kazandığı unvanlarda değil yaşatmayı başardığı bir dilde, bir kültürde ve bir hafızada saklıdır.
Bazen en güçlü izler, sessizce yazılır.İz bırakanları hatırlamak ise, geleceği daha bilinçle kurmanın bir yoludur.
Ovi R. GÜLERŞEN
Bir önceki İz Bırakanlar yazımı okumak için tıklayın.

























