
Psikolojik gerilim romanları çoğu zaman bir suçun peşinden gider; fakat Taş Kâğıt Makas yalnızca bir suç hikâyesi değildir. Alice Feeney, bu romanda okuru bir cinayetin ya da bir komplonun değil, bir evliliğin içindeki sessiz çatlakların izini sürmeye davet eder. Romanın merkezinde Adam ve Amelia Wright vardır. Dışarıdan bakıldığında uzun yıllardır birlikte olan sıradan bir çift gibi görünürler; ancak Feeney daha ilk sayfalardan itibaren bu ilişkinin görünenden çok daha kırılgan olduğunu hissettirir.
Romanın temel çatısı basittir: Evliliklerini kurtarmak isteyen çift, hafta sonunu geçirmek üzere İskoçya’nın ıssız bir bölgesindeki eski bir şapele gider. Kar fırtınası, iletişimin kesilmesi ve çevrede neredeyse hiç insanın bulunmaması, klasik gotik atmosferi çağrıştırır. Fakat Feeney’nin asıl ustalığı mekânda değil, karakterlerin zihinlerinde kurduğu kapalı odadadır. Okur, şapelin duvarlarından çok Adam ile Amelia’nın birbirlerine ördükleri duvarlarla karşılaşır.
Romanın en dikkat çekici yapısal unsuru, Amelia’nın her evlilik yıldönümünde yazdığı fakat göndermediği mektuplardır. Bu mektuplar başlangıçta sevgi, hayal kırıklığı ve özlem dolu kişisel itiraflar gibi görünür. Ancak sayfalar ilerledikçe mektupların aynı zamanda bir tanıklık, bir hesaplaşma ve hatta bir iddianame olduğu anlaşılır. Feeney, mektupları yalnızca geçmişi anlatmak için kullanmaz; okurun bugüne dair kurduğu bütün yargıları da yavaş yavaş değiştirir.
Adam karakteri romanın en karmaşık figürlerinden biridir. Yüz körlüğü (prosopagnozi) nedeniyle insan yüzlerini ayırt etmekte zorlanması, yalnızca tıbbi bir ayrıntı değildir; aynı zamanda güçlü bir metafordur. Adam, insanların yüzlerini seçemez ama aslında onların duygularını da tam olarak okuyamaz. Bu durum, evliliğindeki kopuşun sembolüne dönüşür. Amelia’nın acılarını, korkularını ve yalnızlığını görmezden gelişi, fiziksel bir eksiklikten çok duygusal bir körlük olarak karşımıza çıkar.
Amelia ise ilk bakışta mağdur gibi görünür. Kariyerinde başarılı, eşine bağlı ve ilişkiyi sürdürmek için çabalayan bir kadın izlenimi verir. Ancak Feeney’nin dünyasında hiçbir karakter tek boyutlu değildir. Amelia’nın anlatısında da boşluklar, saklanan gerçekler ve bilinçli manipülasyonlar bulunur. Roman ilerledikçe okur, “gerçek” dediği şeyin anlatıcıya göre sürekli biçim değiştirdiğini fark eder. Böylece eser, güvenilmez anlatıcı geleneğinin modern ve etkili bir örneğine dönüşür.
Kitabın başlığındaki taş, kâğıt ve makas oyunu rastlantısal değildir. Oyunda hiçbir seçim mutlak üstünlüğe sahip değildir; her güç başka bir güç tarafından yenilir. Feeney bu basit çocuk oyununu evlilikteki iktidar ilişkilerinin alegorisi hâline getirir. Bazen Adam baskın görünür, bazen Amelia. Kimi zaman sevgi galip gelir, kimi zaman öfke; fakat sonunda hiçbir taraf tam anlamıyla kazanamaz. Evlilik, romanda sürekli değişen bir üstünlük mücadelesi olarak resmedilir.
Eserin bir diğer önemli teması iletişimsizliktir. Adam ve Amelia aynı evde yaşamalarına rağmen birbirlerinin gerçek dünyalarına ulaşamazlar. Söylenmeyen cümleler, ertelenen yüzleşmeler ve gizlenen sırlar, ilişkilerinin asıl yıkıcı unsurlarıdır. Feeney burada modern evliliklerin temel sorunlarından birine işaret eder: İnsanlar çoğu zaman birbirlerine değil, birbirleri hakkındaki hayallerine âşık olurlar. Gerçek kişi görünmeye başladığında ise hayal kırıklığı kaçınılmaz olur.
Romanın atmosferi de bu psikolojik gerilimi destekler. İskoçya’nın karla kaplı, izole manzarası yalnızca dekor değildir. Dışarıdaki fırtına, karakterlerin içindeki fırtınanın yansımasıdır. Şapel ise bir sığınak olmaktan çok bir mahkeme salonuna benzer; burada geçmiş yargılanır, sırlar ortaya çıkar ve her karakter kendi suçuyla yüzleşmek zorunda kalır.
Feeney’nin en büyük başarısı, okuru sürekli yanlış yola yönlendirmesidir. Roman boyunca birçok kez “gerçeği çözdüğünüzü” düşünürsünüz; ancak yeni bir ayrıntı bütün tabloyu değiştirir. Bu teknik ucuz bir şaşırtmaca olarak kalmaz, çünkü her dönüş karakterlerin psikolojisinden beslenir. Finalde ortaya çıkan gerçekler geriye dönüp bakıldığında romanın başından beri oradadır; okur yalnızca onları yanlış yorumlamıştır.
Edebi açıdan bakıldığında Taş Kâğıt Makas, klasik gotik roman ile modern psikolojik gerilimin başarılı bir birleşimidir. Kapalı mekân, fırtına, yalnızlık ve geçmişin hayaletleri gotik geleneği çağrıştırırken; parçalı anlatım, güvenilmez bakış açıları ve evlilik içi güç oyunları eseri çağdaş kılar. Dil akıcıdır, bölümler kısa tutulmuştur ve bu ritim okuru sürekli ileri iter.
Romanın asıl sorusu ise “Kim suçlu?” değildir. Daha derin soru şudur: Bir insan en yakınındaki kişiyi gerçekten ne kadar tanıyabilir? Feeney, uzun yıllar birlikte yaşamış insanların bile birbirlerine yabancı kalabileceğini gösterir. Evlilik burada güvenli bir liman değil, içinde gizli odalar bulunan karanlık bir ev gibidir. Her kapının ardında başka bir gerçek saklıdır.
Sonuç olarak Taş Kâğıt Makas yalnızca sürpriz finaliyle hatırlanacak bir gerilim romanı değildir. Aynı zamanda sevgi ile nefretin, sadakat ile ihanetin ve gerçek ile yalanın birbirine karıştığı modern ilişkiler üzerine karanlık bir meditasyondur. Feeney, okura rahatsız edici ama etkileyici bir düşünce bırakır: Bazen en büyük sırlar yabancılarda değil, yıllardır aynı yatağı paylaştığımız insanlarda saklıdır. Ve bazen taş, kâğıt ya da makastan hangisini seçersek seçelim, oyun çoktan kaybedilmiştir.
Alice Feeney, dünya çapında milyonlarca satan psikolojik gerilim romanlarıyla tanınan biyografik bir başarı hikayesine sahip ödüllü bir İngiliz yazardır. 15 yıllık televizyon gazeteciliği kariyerini geride bırakarak edebiyat dünyasına adım atmış ve kısa sürede modern gerilim edebiyatının en önemli isimlerinden biri haline gelmiştir. Bu başarı yolculuğu, 2017 yılında yayımlanan ve büyük ses getiren ilk romanı Bazen Yalan Söylerim (Sometimes I Lie)ile başlamıştır. Ardından kaleme aldığı Kim Olduğunu Biliyorum (I Know Who You Are) ve Netflix'e de uyarlanan Ne Yaptığını Biliyorum (His & Hers) kitaplarıyla yerini sağlamlaştıran yazar; dünya çapında fenomene dönüşen Taş Kâğıt Makas (Rock Paper Scissors) ile zihin oyunlarındaki ustalığını tescillemiştir. Sınırları zorlayan kurgusunu Daisy Darker, Good Bad Girl ve Güzel Çirkin (Beautiful Ugly) gibi eserleriyle sürdüren Feeney, son olarak okurla buluşan sekizinci romanı Kocamın Karısı (My Husband's Wife) ile gizem ve ters köşe dolu edebiyat kariyerine başarıyla devam etmektedir.
YAZAN: ALICE FEENEY
ÇEVİREN: ZEHRA UZUN
1.Baskı 2023 -17.baskı 2026
Yabancı yayınları
SARA YANAROCAK
Bir önceki kitap tanıtımını gördünüz mü?


İsrail'de 7–8 Ekim 2026 tarihlerinde öne çıkan ve geniş yankı uyandıran gelişmeler, büyük oranda bilimsel başarılar ile toplumsal direnç ve anma temalı sanatsal etkinlikler etrafında şekillenmiştir:
Bilim Alanında: Yahudi Bilim İnsanına Nobel Ödülü:
7 Ekim 2026 tarihinde, Fransız-Yahudi kimyager Henri Kagan, Japon bilim insanı Kenso Soai ile birlikte 2026 Nobel Kimya Ödülü'ne layık görülmüştür. Moleküllerin ayna görüntüleri (homoşiralite) üzerindeki asimetrik organik sentez keşifleriyle ilaç sanayisinde çığır açan bu başarı, küresel bilim ve Yahudi toplumlarında büyük bir gurur kaynağı olarak karşılanmıştır.
Sanat ve Toplumsal Direnç: 7 Ekim Sergileri
Ülkede dün ve bugün gerçekleşen en büyük sanatsal hareketlilik, 7 Ekim olaylarının 3. yıl dönümü vesilesiyle açılan ve ulusal dayanıklılığı, iyileşmeyi ve hafızayı ön plana çıkaran geniş çaplı sergiler olmuştur:
"We Shall Rise" (Ayağa Kalkacağız) Enstalasyonu:
Tel Aviv'deki Azrieli Mall çatısında açılan bu devasa sürükleyici sanat enstalasyonu, toplumun son üç yıldaki direnç ve iyileşme sürecini sanatsal bir dille gözler önüne sermektedir.
"Voices from the Gaza Border Communities"
(Gazze Sınırı Topluluklarının Sesleri): Yafa'da açılan ve bölgeden 75 sanatçının eserlerini bir araya getiren bu sergi, sanatın trajedilere karşı bir dayanışma ve ifade aracı olarak gücünü temsil etmektedir.
ANU Yahudi Halkı Müzesi:
Müzedeki kalıcı sergiye dün ve bugün iyileşme ve toplumsal güç temalı üç yeni sanat eseri daha eklenerek ziyarete açılmıştır.
Derleyen: Rahel Çela BEHAR


Bugün 7 Ekim.
Üç yıl önce bugün, İsrail'in üzerine yalnızca bir saldırı değil, yıllarca kolay kolay kalkmayacak bir karabulut çöktü. Sabahın erken saatlerinde başlayan sirenler, telefonlara düşen korkunç haberler, kapıların arkasında bekleyen insanlar, sığınaklara koşan aileler... Sonra ölüm haberleri, kaybolanlar, yakılan evler, paramparça olmuş hayatlar ve Gazze'ye götürülen rehineler...
Üç yıl geçti.
Ama bazı acıların takvimle ölçülen bir ömrü yok.
Bugün hâlâ birçok İsrailli için 7 Ekim bitmiş bir tarih değil; devam eden bir duygudur. Bir korku, bir öfke, bir güvensizlik, bir yas... Bazen de bütün bunların birbirine karıştığı ağır bir sessizlik.
Ben 7 Ekim'i düşündüğümde yalnızca öldürülen insanları düşünmüyorum. Onların ardından kalanları düşünüyorum.
Bir annenin oğlunun fotoğrafına bakmasını...
Bir babanın boş kalan odanın kapısını açmasını...
Bir eşin yatağın diğer tarafına bakmasını...
Bir çocuğun babasının artık gelmeyeceğini anlamaya çalışmasını...
Ve genç askerleri düşünüyorum. Daha hayatlarının başında olan, geleceğe dair planları bulunan gençleri. Kimileri daha üniversiteye başlayacaktı, kimileri evlenecek, kimileri çocuk sahibi olacaktı. Şimdi onların isimleri anma törenlerinde okunuyor.
Bir kısmı hayatını kaybetti.
Bir kısmı bedenlerinin bir bölümünü savaşta bıraktı.
Bir kısmı ise dışarıdan bakıldığında sağlam göründüğü hâlde ruhunun içinde görünmeyen yaralar taşıyor.
İsrail toplumunun önündeki en büyük sorunlardan biri de belki budur: Savaşın yaraları yalnızca mezarlıklarda değil, yaşayan insanların içinde de var.
Üç yıl boyunca siren sesleriyle yaşayan bir toplumdan, bir sabah bütün korkularını geride bırakmasını bekleyebilir miyiz?
Bir sığınak odasında geçirilen saatler insanın hafızasından gerçekten silinebilir mi?
Bir füze sesi duyulduğunda kalbin yeniden hızlanmasını nasıl engelleyebiliriz?
Ben sanmıyorum.
Bazı korkular insanın bedenine yerleşiyor.
Bazı görüntüler zihinden gitmiyor.
Bazı sesler bir daha eskisi gibi duyulmuyor.
7 Ekim'in İsrail'e verdiği zarar biraz da burada.
Çünkü o gün yalnızca insanlar öldürülmedi; güven duygusu da ağır bir darbe aldı.
İsrail yıllarca kendisini güçlü bir orduya, güçlü istihbarata ve güçlü bir savunma sistemine sahip bir ülke olarak gördü. 7 Ekim sabahı ise vatandaşlarının zihninde çok daha temel bir soru belirdi:
"Bizi kim koruyacak?"
Bu sorunun cevabı hâlâ tam olarak verilmiş değil.
Devletin, ordunun ve istihbaratın 7 Ekim'deki başarısızlığının bütün yönleriyle araştırılması bu nedenle yalnızca siyasi bir mesele değildir. Bu, hayatını kaybedenlere ve geride kalanlara karşı bir sorumluluktur.
Çünkü yas tutan insanın yalnızca ağlamaya değil, gerçeği bilmeye de hakkı vardır.
Ne oldu?
Neden oldu?
Hangi uyarılar duyulmadı?
Hangi kararlar gecikti?
Kim neyi yanlış yaptı?
Ve daha da önemlisi:
Bir daha olmaması için ne değişti?
Bu soruların cevabı verilmeden İsrail toplumunun içindeki yaranın tamamen kapanması kolay olmayacaktır.
Bir de rehineler var.
7 Ekim'in en ağır kelimelerinden biri hâlâ "rehine".
İnsanların ailelerinden koparılması, özgürlüklerinden mahrum bırakılması, bilinmeyen bir yerde tutulması... Ailelerin günlerce, haftalarca, aylarca bir haber beklemesi...
Bir insanın kapısına her telefon geldiğinde "Acaba?" diye irkilmesi...
Bir annenin çocuğunun yaşayıp yaşamadığını bilmeden gün geçirmesi...
Bunların ruh üzerinde nasıl bir iz bıraktığını kelimelerle anlatmak mümkün değil.
İsrail'de uzun süre sokaklarda yankılanan "Bring Them Home" çağrısı bu yüzden yalnızca bir slogan değildi.
Bir toplumun vicdanından yükselen bir çığlıktı.
Bugün onların çoğunun evlerine dönmüş olması, yaşadıklarının silindiği anlamına gelmiyor.
İnsan özgürlüğüne kavuşabilir.
Ama yaşadığı dehşetten hemen özgürleşemeyebilir.
Peki bütün bunlar unutulabilir mi?
Hayır.
Belki de unutulmamalı.
Çünkü unutmakla iyileşmek aynı şey değil.
Ben bazen insanın bazı acıları unutmak yerine onlarla yaşamayı öğrenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bir kaybı unutmak, kaybedileni ikinci kez kaybetmek gibi gelebilir.
Ama acıyı hayatımızın tek gerçeği hâline getirmek de mümkün değil.
İşte asıl güçlük burada.
Hem hatırlamak hem yaşamak.
Hem yas tutmak hem yeniden gülmeye izin vermek.
Hem kaybettiklerimizi unutmamak hem de hayata ihanet ediyormuşuz gibi hissetmeden yeniden sevinmek.
Belki İsrail toplumunun bugün yaşadığı en büyük iç çatışmalardan biri budur.
Çünkü savaş yalnızca cephede yapılmadı.
Evlerin içine girdi.
Mutfaklara girdi.
Çocukların rüyalarına girdi.
Anne babaların yüreğine girdi.
Ve şimdi savaşın ardından hayatı yeniden kurma mücadelesi var.
Ben 7 Ekim'in üçüncü yılında bir şeyden korkuyorum:
Acının bizi yalnızca öfkeye dönüştürmesinden.
Çünkü öfke anlaşılırdır.
Yas anlaşılırdır.
Korku anlaşılırdır.
Ama insanın bütün bunların içinde insanlığını kaybetmemesi gerekir.
Bence gerçek iyileşme, yaşananları unutmak değil; onlardan sonra nasıl bir toplum olmak istediğimize karar vermektir.
Daha dikkatli...
Daha sorumlu...
Daha dayanışmacı...
Daha adil...
Ve belki de birbirimizin acısını daha iyi anlayan bir toplum.
7 Ekim affedilebilir mi?
Bunu kim söyleyebilir?
Bir evladını kaybeden annenin yerine kim konuşabilir?
Bir çocuğunu kaybeden babanın acısına kim sınır koyabilir?
Rehine olarak geçirilen günlerin hesabını kim tutabilir?
Affetmek kişisel bir meseledir.
Devletlerin ise affetmekten önce hesap vermek, araştırmak ve ders çıkarmak gibi görevleri vardır.
Bence asıl mesele de budur.
7 Ekim unutulmayacak.
Unutulmamalı da.
Ama bu tarihin İsrail toplumunun sonsuza kadar korkuyla yaşayacağı bir geleceğe dönüşmesine de izin verilmemeli.
Çünkü karanlığın karşısında hayat vardır.
Ölenlerin ardından doğan çocuklar...
Yeniden kurulan evler...
Yeniden açılan okullar...
Birlikte içilen kahveler...
Deniz kenarında yürüyen insanlar...
Bir annenin yeniden gülümsemeyi öğrenmesi...
Bir askerin yaralarına rağmen hayata dönmeye çalışması...
Bunlar da 7 Ekim'den sonraki İsrail'in hikâyesidir.
Belki yaralar ruhumuzdan hiçbir zaman tamamen arınmayacak.
Belki bazı geceler yine siren sesleriyle uyanacağız.
Belki bazı anneler çocuklarının telefonunu hâlâ endişeyle bekleyecek.
Ama insanın bütün bunlara rağmen hayata devam edebilmesi de bir çeşit direnme biçimidir.
Bugün 7 Ekim.
Üç yıl önce yıkılan yalnızca evler, aileler ve hayatlar değildi.
Bir güven duygusu da yıkıldı.
Şimdi görevimiz, onun yerine kör bir öfke koymak değil.
Gerçeği hatırlamak, kaybettiklerimizi unutmamak, yaralılarımızı iyileştirmek ve yeniden güvenebileceğimiz bir hayat kurmak.
Çünkü bazı yaralar kapanmaz.
Ama insan, yaralarıyla birlikte yaşamayı öğrenebilir.
Ve belki bir gün, 7 Ekim denildiğinde yalnızca ölümün değil, ölümün içinden yeniden hayata tutunabilen insanların da hikâyesi anlatılır.
O gün geldiğinde karabulut tamamen dağılmış olmayabilir.
Ama gökyüzünde bir parça ışık mutlaka kalmış olacaktır.
SARA YANAROCAK
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?




















