

İZ BIRAKANLAR – Henrietta Szold
Bugün İsrael'in en saygın sağlık kurumlarından biri olan Hadassah Hastanesi'nin adını hemen herkes bilir.
Peki, bu ismin ardındaki kadının yalnızca bir hastane değil, binlerce çocuğun geleceğini değiştiren bir hayat hikâyesi yazdığını kaç kişi biliyor?
1860 yılında Amerika'nın Baltimore kentinde dünyaya gelen Henrietta Szold, haham bir babanın kızı olarak eğitim ve kültürle iç içe büyüdü.
Döneminin birçok kadınının aksine yalnızca iyi bir eğitim almakla yetinmedi gazetecilik, eğitimcilik ve toplumsal liderlik alanlarında da öncü bir isim haline geldi.
1896 yılında, Theodor Herzl'in Der Judenstaat (Yahudi Devleti) adlı eserinin yayımlanmasından kısa süre önce, Filistin'de kurulacak bir Yahudi ulusal yurdunun yalnızca bir sığınak değil, dünyanın dört bir yanındaki Yahudileri bir araya getirecek kültürel ve ulusal bir merkez olması gerektiğini savundu.
1898 yılında Amerikan Siyonistler Federasyonu'nun yönetim kuruluna seçilen ilk ve tek kadın oldu.
I. Dünya Savaşı yıllarında ise Genel Siyonist İşleri Geçici Yürütme Komitesi'nde görev yapan tek kadın olarak tarihe geçti.
1909 yılında Eretz İsrael'i ziyaret ettiğinde gördüğü yoksulluk ve sağlık koşulları onu derinden etkiledi.
Bu ziyaret, hayatının dönüm noktası oldu. 1912 yılında Amerika Kadın Siyonist Örgütü Hadassah'ı kurdu.
Küçük bir gönüllü hareketi olarak başlayan bu girişim, zamanla İsrael'in modern sağlık sisteminin temel taşlarından biri haline geldi.
1933 yılında Kudüs'e yerleşen Szold, Nazi Almanyası'nın yükselişi sırasında kurulan Youth Aliyah (Gençlik Aliyası) hareketinin liderliğini üstlendi.
Onun öncülüğünde yaklaşık 30.000 Yahudi çocuğu Avrupa'dan kurtarılarak güvenli bir geleceğe kavuşturuldu.
Bu çocukların büyük bölümü daha sonra İsrael'in bilim, eğitim, sanat ve kamu yaşamında önemli görevler üstlendi.
1934 yılında Kudüs'teki Rothschild–Hadassah Üniversite Hastanesinin temel atma törenine öncülük etti.
Hayatını insanların sağlığına ve geleceğine adayan Henrietta Szold, 13 Şubat 1945'te, kurulmasına öncülük ettiği Hadassah Hastanesi'nde hayata gözlerini yumdu.
Vasiyeti doğrultusunda Kudüs'teki Zeytin Dağı Yahudi Mezarlığı'na defnedildi.
Altı Gün Savaşı'ndan sonra tahrip edilen mezarı yeniden düzenlenerek bugün ziyaret edilen tarihi anıt mezarlar arasında yerini aldı.
Henrietta Szold hiç evlenmedi ve biyolojik olarak hiç çocuğu olmadı.
Kendisine bu durum sorulduğunda verdiği cevap ise onu en güzel şekilde anlatıyordu:
"Benim çocuklarım, kurtarabildiğim bütün çocuklardır."
Bugün onun adı yalnızca bir hastanede değil kurtarılan binlerce yaşamda, yetişen nesillerde ve insanlığa adanmış bir ömrün bıraktığı umutta yaşamaya devam ediyor.
Bazen en güçlü izler, sessizce yazılır.
İz bırakanları hatırlamak ise, geleceği daha bilinçle kurmanın bir yoludur.
Bir önceki İz Bırakanlar yazımı okumak için tıklayın.



İYT yazarlarından Ezra Behar İsraelli olmanın hafifliğine ne güzel değiniyor bir yazısında;
“İsrael'de bir süre yaşadıktan sonra insanın gerçeklik algısı hafif değişiyor. Daha doğrusu, dünyanın ‘normal’ dediği şey ile burada ‘normal’ kabul edilen şey arasında garip bir fark olduğunu görüyorsunuz. Mesela bir arkadaşınızla kahve içiyorsunuz. Konu önce çocukların okuluna geliyor. Sonra apartman komitesine. Sonra market fiyatlarına. Ardından bir anda İran konuşuluyor. İki dakika sonra biri telefonundan humusçu önerisi gösteriyor. Kimse bu geçişleri tuhaf bulmuyor.”
Ezra’nın her yazısında o ülke sevgisini o İsrellilik ruhunu hissedersiniz; “İsrael'i anlamak için televizyonda haberleri izlemek yetmez. Sokakta yürümek gerekir. Kulak vermek, izlemek, beklemek…Aynı anda Arapça bir telefon konuşması, Rusça bir tartışma, İbranice bir şaka duyarsınız. Otobüste biri yüksek sesle konuşur, yanındaki karışır, şoför cevap verir. Kimse yadırgamaz. Çünkü Israel'de günlük hayat mesafeli değil, iç içedir.”
Ben de eklemek istiyorum; biz Diaspora’da doğmuş Yahudiler olarak İsraelli olmak komşunla bir çift laf edebilmek, GLGLZ’da Cuma sabahları Mizrahi müzik, gün boyu Yehudit Ravitz, Korin Allal, İdan Raichel dinlemek, bu sanatçıları tanımak, Eretz İsrael şarkıları çaldığında içinden veya yüksek sesle fısıldamak, duygulanmaktır.
İsraelli olmak ana lisanına çakılıp kalmamak, tiyatro izlemek, herkes ile gülüp duygulanabilmek, bayrağını kapıp meydanlara koşabilmek, bina malikleri toplantılarına katılıp sesini yükseltebilmek, aklının ucundan geçmediği halde “relocation”dan söz edebilmek, sosyal ağlardaki “Ken Bibi- Lo Bibi” tartışmalarında fikir beyan edebilmek ve her şeyin üstünde bu ülkeye gönülden bağlanabilmektir.
Çok doğru bir söz vardır, “Göç ettiğin bu ülkede kaynaşmak, başarılı olmak istiyorsan köprüleri yıkıp gelmek gerekir”. Gözün arkada kalmamalı, kulağın her daim CNN Türk’e değil İsrael Kanallarına duyarlı olmalı. Ve torunlarına bu ülkede anlatabileceğin anıların olmalı…
Geçenlerde, Cuma gecesi bir torunum gittiği Noa Kirel’in konserini anlatıyordu. “Ben de Gavri Banai’ın gösterisindeydim” dedim. “Kim o?” dedi iki kız torunum bir ağızdan. “Siz HaGashash HaHiver’i tanımazsınız. Onlar bir efsaneydi” dedim ve anlatmaya başladım.
Gabriel (Gavri) Banai ünlü üçlünün bir üyesiydi. Lehakat HaNahal, HaTarnegolim, HaGashash HaHiver gibi topluluklarda yer aldı, sayısız filimde oynadı.
Düzenli gittiğim Country’de 86 yaşındaki Gavri Banai iki oğlu Uri ve Boaz’la birlikte sahne aldı. Banai ailesinin sekiz çocuğundan en küçüğü olarak Yeruşalayim’de doğan Gavri, hem anılarını anlattı hem o günlerin müziğinden örnekler sundu.
Gavri Banai bizlere şu anekdotu aktardı. Babalarının Yeruşalayim’de son yıllarda turistik bir mekâna dönüşen Şuk Mahane Yehuda’da bir evleri vardı. Agas (Armut) sokağı bir numarada. Bu ev pazar tezgâhları arasında yer alan tek konuttu. O zamanlar pazardaki bütün sokaklar meyve, sebze adlarıyla anılırdı. Ehud Banai pek çok şarkısında Mahane Yehuda’yı anlattı, mekânı ünlendirdi. Sonunda aile belediyeye başvurdu ve Agas sokağının adını babaların Elyahu Yaakov Banai adıyla değiştirmeyi başardılar.
Gavri Banai, Uri ve Boaz’ı dinlerken aklımdan şu geçti; “İŞTE ERETZ İSRAEL HA YAFA”. Göz yaşlarımı zor tuttum, eşime baktım, o ağlıyordu.
Av. Yakup BAROKAS
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?



Geçtiğimiz ay Oxford'da düzenlenen ve Einat Wilf'in de konuşmacılar arasında yer aldığı “Does Israel Want Peace - İsrael barış istiyor mu?" başlıklı münazarayı izlerken dikkatimi çeken Arap tezini savunanların devamlı yerleşimler, sınırlar, mülteciler ve güvenlik gibi konulardan bahsetmeleriydi. Kanımca asıl önemli konu hiç gündem olmadı: Daha bütün bunlar sorun olmamışken, İsrael’in kuruluşundan yarım asır önce ortaya atılan, Filistin'de egemen bir Yahudi devleti fikri neden Arap dünyasında daha en başından itibaren bu kadar güçlü bir şekilde reddedildi?
Bu dizinin ilk iki yazısı nüfus ve toprak konularını ele aldı. Bu yazı ise tek bir soruya cevap arıyor: Neden hep ret?
Bu sorunun cevabı bin üç yüz yüzyıllık İslam hukukundan beslenen, zamanla siyasal kültürün bir parçası haline gelen İslami egemenlik anlayışı ve 20. yüzyılın başlarında gelişen modern Arap milliyetçiliği; yüzyıllar boyunca Müslüman yönetimleri altında zımmi (Arapça ذمي dhimmi “korunan”) statüsünde yaşayan Yahudilere ilişkin tarihsel algıda arayacağım.
Herzl'den 1947'ye: Değişen Teklifler, Değişmeyen Sonuç
Filistin sorununun diplomatik tarihi çoğu zaman 1947 Birleşmiş Milletler Bölünme Planı ile başlatılır. Oysa aşağıdaki kronolojinin de gösterdiği gibi, Herzl'in ilk girişiminden başlayarak yaklaşık yarım yüzyıl boyunca farklı devletler, farklı arabulucular ve birbirinden oldukça farklı çözüm önerileri aynı soruya cevap aradı: Filistin'de Yahudilerin ulusal hakları nasıl tanınabilir ve Araplarla nasıl uzlaşma sağlanabilirdi?

Kronoloji dikkat çekici bir ortak noktayı gösteriyor: Teklifler değişti. Arabulucular değişti. Sınırlar değişti. Önerilen siyasi modeller değişti. Ancak değişmeyen tek unsur, Filistin'de egemen bir Yahudi varlığını içeren hiçbir önerinin Arap liderliği tarafından kabul edilmemesi oldu.
Konuya detaylı bir şekilde değindiğim diğer bir yazımda İngiltere Dışişleri Bakanı Ernest Bevin, 18 Şubat 1947'de Avam Kamarası'nda Londra Konferansının başarısızlığını açıklayan konuşmasında bu çıkmazı şu sözlerle özetliyordu:
"Hükümetimiz uzlaştırılması mümkün olmayan bir ilke çatışmasıyla karşı karşıya kalmıştır. Yahudiler için temel ilke, egemen bir Yahudi devletinin kurulmasıdır. Araplar için ise temel ilke, Filistin'in herhangi bir bölümünde Yahudi egemenliğinin kurulmasına sonuna kadar karşı çıkmaktır."
Farklı dönemlerde öne sürülen gerekçeler değişse de Arap liderlerinin Filistin'de egemen bir Yahudi devletinin reddi değişmeyen bir unsur olarak kaldı. Nitekim günümüzde bile pek çok Arap liderine göre bu sorunun cevabı hala “Filistin’de Yahudilerin ulusal hakları yoktur”.
Ret gerekçeleri ve nedenleri
İslami Egemenlik Anlayışı
Klasik İslam hukukunda Yahudiler ve Hristiyanlar "Ehl-i Kitap" olarak kabul edilmiş, can ve mal güvenlikleri ile ibadet özgürlükleri güvence altına alınmıştır. Ancak bu koruma, siyasal egemenliği paylaşmak anlamına gelmiyordu. Zımmi statüsünde yaşayan gayrimüslimler; devlet tarafından korunuyor ancak yönetici olarak görülmüyorlardı. Egemenlik Müslüman topluma aitti.
Tarihçi Bernard Lewis'e göre bin üçyüz yıl boyunca İslam toplumlarında Müslümanlar ile Yahudiler arasındaki ilişki egemen Müslüman–zımmi düzeni çerçevesinde şekillendi. Bu yalnızca hukuki bir statü değil; mahkemelerden vergi sistemine, kamu görevlerinden günlük yaşama kadar toplumun normal kabul ettiği siyasal düzenin bir parçasıydı. Zımmiler Müslüman yönetimini kabul ettikleri ve cizye ödedikleri sürece dinlerini koruyabilir, ibadetlerini sürdürebilirlerdi Lewis'e göre Müslümanlar kendilerini yalnızca bir dinin mensupları değil, aynı zamanda meşru siyasal düzenin temsilcileri olarak görüyorlardı.
Siyonizm ve Tarihsel Düzenin Altüst olması
Bunların yaşandığı 20. yüzyılda zımmilik artık hemen hemen kalkmışken bu konu neden önemli?
Sosyal bilimlerde "kültürel süreklilik" (cultural persistence) olarak adlandırılan yaklaşıma göre, uzun süre varlığını koruyan dini veya hukuki kurumlar zamanla toplumun kültürel hafızasının bir parçasına dönüşebilir. Bunun bilinen örneklerinden biri, kökeni Hindu dini geleneğine dayanan kast sisteminin seküler Hindistan'da bile toplumsal ilişkiler üzerindeki etkisini sürdürmesi, evliliklerin hala kast sistemine bağlı bir şekilde olmalarıdır. Zimmi statüsü de hukuk düzeninden kalkmış olsa bile, oluşturduğu egemenlik anlayışı kültürel olarak yaşamaya devam etmiş olabilir mi? Eğer öyle ise, Bernard Lewis'in tanımladığı tarihsel düzen, Herzl'den 1947'ye kadar Filistin'de egemen bir Yahudi devletine gösterilen sürekli tepkiyi açıklayan unsurlardan biri olabilir. Bu durumda Siyonizm sadece yeni bir milliyetçi hareket değil, Arap–Müslüman dünyasında yüzyıllardır yerleşmiş siyasal düzeni altüst eden bir meydan okumadır.
Bu değerlendirmeyi, dönemin devlet adamlarının ifadeleri de desteklemektedir. 1947'de İngiltere Dışişleri Bakanı Ernest Bevin uzlaşmazlığın özünü "Yahudi egemenliği" olarak tanımlarken, Arap Birliği'nin ilk Genel Sekreteri Azzam Paşa Filistin'i yalnızca siyasi bir mesele değil, Arap onuru ve şerefiyle ilgili bir dava olarak görüyor, ayrıca "Yeni Yahudi bize hükmetmek ve egemen olmak istiyor; küçük ya da büyük hiçbir milletin bize egemen olmasına izin vermeyeceğiz" diyordu. Ürdün Arap lejyonu komutanı Glubb Paşa ise Arap kamuoyunun hiçbir koşul altında bir Yahudi devletini kabul etmeyeceğini söylemişti.
Modern Arap Milliyetçiliği
Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde gelişen Arap milliyetçiliği, Filistin'i Arap ulusunun ayrılmaz bir parçası olarak görüyordu. Bu anlayışa göre Filistin'in geleceğini belirleme hakkı Arap çoğunluğa aitti; self-determination, çoğunluk ilkesi ve ulusal bağımsızlık söylemleri de bu düşüncenin siyasi diliydi. Bu nedenle Filistin'in herhangi bir bölümünde egemen bir Yahudi devletinin kurulması yalnızca toprak kaybı değil, Arap ulusunun kendi kaderini tayin hakkının ihlali olarak görülüyordu.
Lewis İsrail'in kuruluşunun yarattığı psikolojik sarsıntıyı açıklarken, bunun sadece milliyetçilikle açıklanamayacağını, çok daha eski bir tarihsel düzenin tersine dönmesiyle ilgili olduğunu vurgular. Lewis'in tarihsel analizinin, daha sonra geliştirilen kültürel süreklilik yaklaşımıyla birlikte değerlendirilmesi şu soruyu gündeme getiriyor: Modern Arap milliyetçiliği çok daha eski bir siyasal kültürün üzerine oturan yeni bir ideoloji olabilir mi?
İslam’ın Yahudiler üzerindeki tarihsel egemenlik anlayışı kültürel olarak yaşamaya devam etmişse bu, Arapların, Yahudilerin egemenliğini reddetmelerinin ana nedenlerinden biri midir? Bu iddianın ispatı, dönemin Arapça arşivleri- gazeteleri, siyasi konuşmaları, dini metinleri ve özel yazışmaları üzerinde ciddi bir tarihsel araştırma gerektirdiğinden bu yazının kapsamını oldukça aşar. Buna rağmen Bernard Lewis'in tarihsel analizi ile kültürel süreklilik yaklaşımı birlikte ele alındığında, İslam toplumlarında oluşan egemenlik anlayışının kültürel sürekliliği “Herzl'den 1947'ye kadar neden her öneriye cevap hep hayır oldu?" sorusuna tutarlı ve güçlü bir açıklama gibi görünüyor.
Benzer şekilde, iki bin yıllık sürgün deneyimi ve Siyon'a dönüş ideali de Yahudi kolektif belleği içinde korunmuş ve modern Siyonizm'in en güçlü itici güçlerinden biri olmuştur. Yahudilerin neden mutlaka siyasal egemenlik istedikleri ve neden başka bir coğrafya değil de Filistin'de ulusal bir yurt kurmakta ısrar ettikleri ise bir sonraki yazının konusudur.
Gerekçeler mi, Asıl Mesele mi?
Her tarihsel dönemde Arap liderliği bölgede egemen bir Yahudi varlığını reddetmek için farklı gerekçeler öne sürdü. Kimi zaman Yahudi nüfusunun azlığı ve göç, kimi zaman toprak paylaşımının adaletsizliği, kimi zaman sömürgecilik, kimi zaman da self-determinasyon ilkesi tartışmanın merkezine yerleşti. Ancak – tekrarlamakta fayda var – Herzl'in Osmanlı yönetimiyle yaptığı ilk girişimlerden 1947 Birleşmiş Milletler Bölünme Planı'na kadar uzanan bu diplomatik süreç bir bütün olarak incelendiğinde dikkat çeken nokta, ileri sürülen gerekçelerin değişmesine rağmen sonucun değişmemesidir.

Bevin, Glubb ve Azzam paşaların ifadeleri, burada öne sürülenleri kanıtlamazlar fakat aynı gerçeğin farklı açılardan yapılan gözlemleri olarak okunabilirler. Tartışmanın merkezinde yalnızca sınırlar veya nüfus dengesi değil, Filistin'de egemen bir Yahudi devletinin meşruiyeti bulunuyordu. Bu nedenle yarım yüzyılı aşan diplomatik sürecin ortaya koyduğu temel soru, Arap liderliğinin hangi paylaşım planını reddettiği değil, neden herhangi bir Yahudi egemenliğini kabul edemediğidir.
Bu nedenle tarihsel kayıtlar yalnızca hangi planların reddedildiğini değil, tartışmanın merkezinde neyin bulunduğunu da göstermektedir. Asıl mesele sınırlar veya nüfus dengesi değil, Filistin'de egemen bir Yahudi devletinin meşruiyetiydi. Aradan geçen yaklaşık seksen yıla rağmen tartışmanın odağı büyük ölçüde değişmiş değildir.
Sonuç
Oxford'daki münazara beklenildiği gibi katılanların çoğunluğunun “İsrael barış istiyor mu” sorusuna hayır cevabı vermeleriyle sonuçlandı. Bu yazı, münazara konusu olan “İsrael barış istiyor mu” sorusuna cevap vermiyor, fakat doğru cevaba ulaşmak için bazı gerçeklere ışık tutuyor. Olmaz ya Oxford da “Filistinliler barış istiyor mu?” diye bir münazara konusu olursa, Filistin tezini savunacak olanların burada öne sürülen tezleri tek tek cevaplayabilmelerini çok isterdim.
1947’den bugüne 80 yıla yakın süredir dünya çözümü hala sınırlar üzerinde arıyor. Belki de önce cevaplanması gereken soru sınırların nereden geçeceği değil, Filistin'de egemen bir Yahudi devletinin kabul edilmediğini anlayıp, neden en başından beri kabul edilemez görüldüğüdür. Bu sorulara verilecek doğru cevaplar, belki de barışa giden yolu anlamanın ilk şartıdır.
Bu yazıda Arapların neden "hayır" dediğini anlamaya çalıştık. Gelecek yazıda ise Yahudilerin neden Filistin'i seçtiklerini ve neden siyasal egemenlikte ısrar ettiklerini ele alacağız.
İsak DUENYAS
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?






















