top of page



BH

 

Tanrı'nın Noah'a verdiği gökyüzündeki işaretin anlamı nedir?

 

Birkaç yıl önce, bir öğleden sonra, ofis penceremden dışarı baktığımda bir gökkuşağı gördüm. Gözlerimi kapadım. Çünkü Yaratıcı'nın bu dünyadaki içkin Varlığı olan Şehina'yı temsil ettiğini biliyordum. (Hezekiel 1:28) “Keshet” (gökkuşağı) dişil bir isimdir ve Tora, Tanrı'nın 'onu' (dişil) gördüğünden bahsetmesi Şehina'ya işaret eder.

 

Ardından bir dua okudum. (Ey Rabbimiz Tanrımız, Evrenin Hükümdarı, ahdi hatırlayan, ahdine sadık kalan ve vaadini yerine getiren Sensin, ne mutlu sana!) Bu, kendiliğinden gelişen bir andı.

 

 

Gökkuşağı, Tanrı'nın yeryüzünü yok etmeyeceğine dair antlaşmasını hatırlatmasının bir yolu gibi görünüyor. Tufandan sonra Tanrı, Noah ile bir antlaşma yapar ve gökkuşağını bu antlaşmanın bir işareti olarak koyar. Tanrı, “Benimle yeryüzü arasında” der. (Bereşit 9:13)

 

"Yeryüzüne bulutlar getirdiğim ve bulutlarda gökkuşağı göründüğü zaman, sizinle ve bütün canlılar arasında yaptığım antlaşmayı hatırlayacağım; böylece sular bir daha asla bütün canlıları yok edecek bir tufan haline gelmeyecek." (Bereşit 9:14-15)


Peki neden gökkuşağı bu ahdin sembolü? Ve bu bizim için ne anlama gelmeli?

 

Gökkuşağının farklı renklerinin her biri farklı bir insan türünü temsil eder. Gökkuşağının en dış halkası olan kırmızı, göklere en yakın olanıdır ve Tanrı'nın suretinde yaratılan kişi olan Adem ile ilişkilidir. (Adem, "kırmızı" olan "adom" sözcüğü ile aynı köke sahiptir)

 

Diğer renkler, Tanrı'nın suretinden giderek uzaklaşan insanları ve diğer yaşam formlarını temsil eder. Yine de “Tanrı hepsini ortak bir barış bağıyla birleştirir, hepsi tek bir yaşamın parçaları, hepsi Tanrı'nın tek ruhunun kırılmış ışınlarıdır, en düşük, en karanlık, en uzak olanı bile, yine de ışığın bir oğludur.” 

 

 

Gökkuşağının yarım bir daire şeklinde olduğunu mutlaka fark etmişsinizdir. Çünkü bu yarım bir resimdir, bütünlüğün çemberini tamamlayacak ikinci bir yarısı eksiktir.

 

 

Tanrı insanlığı yok etmeyeceğine söz verebilir, ancak Tanrı insanlığı seçim özgürlüğüyle yarattığı için, insanlığın kendini yok etmeyeceğinin garantisini veremez.

Bu, Tanrı'nın gökkuşağının kendi payına düşen kısmını koruyacağı, ancak bizim de kendi payımıza düşeni yapmamız, dünyaya bakmada Tanrı'nın ortakları olmamız gerektiği anlamına gelir.

 

Gökkuşakları birer vizyondur. Nem damlacıklarının ışıkla birleşmesiyle oluşur. Yukarıdan gelen ışıkla buluşan bu yağmur imgesi, fiziksel yaşamlarımızı manevi ışıkla doldurmayı sembolize edebilir.

 

 

Fiziksel dünyaya bu şekilde bakmak, sahip olduklarımız için daha sorumlu olmamıza da yardımcı olabilir. Fizikselin içindeki kutsal kıvılcımları gören kişi, onları nasıl kullandığı konusunda daha dikkatli olacak ve kutsal amaçları için yükseltmeye çalışacaktır.

 

Gökkuşağı, normalde göremediğimiz bir şeyi görmemize olanak tanır. Hepimizin hayatında, aniden her şeyi daha net görebildiğimiz anlar olmuştur; gözlerimizin önündeki bulutlar kalktığında, sadece siyah beyazı değil, birçok renk tonunu, incelikleri görebiliriz.

 

 

Belki de dünyadaki ahlaki görüş, Yaratılış'ın başlarında, Adem ve Havva, Kayin ve Evel, Noah ve neslinin hikayelerinde olduğu gibi, siyah beyazdı: iyi ve kötü, yaşam ve ölüm, doğru ve yanlış.

 

Ancak tufandan sonra, bulutlar aniden kalkar ve insanlar daha önce hiç görmedikleri renkleri görebilirler. Artık insanlar tamamen iyi veya tamamen kötü değildir. Ancak kötü niyetimiz olmasa da kısa görüşlülüğümüz ve bencilliğimiz yüzünden dünyayı ve üzerindeki tüm yaşamı yok etme yeteneğine sahibiz.

 

Oysa, farklı olduğumuz için her birimizin paylaştığımız hayata verebileceği eşsiz bir şey var.

 

 

Bir sonraki gökkuşağı; Ruhsal olarak arınmış ve İlahi olanın farkındalığı ile bizleri Yaratılışa karşı sorumluluk konusunda yenilenmiş seviyelere ulaşmaya teşvik etsin.

Sevgilerimle   -   Shabat Shalom

 

 

Moşe PASENSYA

 

Geçen haftanın peraşasını okudunuz mu?









 

 

Bir dönem politik rakipleri, karşı düşüncedekileri “Komünist” diye yaftalamak modaydı. ABD’de Rosenbergler olayı -belki “Rosenbergler Ölmemeli” oyununu hatırlayanınız vardır-, Türkiye’de Sabahattin Ali’nin öldürülüşü… Günümüzde komünizmin iflasından sonra bu suçlamalar yerini ülkeye göre İsrael’de “Solcu-Kaplanist”, Türkiye’de ise “Dış Mihraklar- Solcu-Siyonist” gibi karalamalara bıraktı. Amaç bir umacı yaratmak, bölmek ve yönetmek.

 

Peki solcu-sağcı ayırımı nerede, nasıl doğdu? Bu ayırımın kökeni nerdeyse 250 yıl öncesine dayanmaktadır. 1789 Fransız Devrimi sırasında, kralın yetkileri ve yeni düzen tartışılırken, monarşinin ve geleneksel düzenin korunmasını isteyen temsilciler meclis başkanının sağında, daha köklü değişiklik isteyenler solunda oturuyordu. Bu yerleşim zamanla siyasi bir adlandırmaya dönüştü.

 

Günümüzde sağ-sol ayırımı çok daha geniş bir anlam taşıyorsa da temelde solun değişimden yana, sağın ise değişime karşı, muhafazakâr bir çizgiyi temsil ettiği söylenebilir.  

En genel biçimiyle sol, eşitsizliklerin azaltılmasına ve toplumsal değişime; sağ ise geleneklerin, toplumsal düzenin ve özel girişimin korunmasına daha fazla ağırlık verir. Örneğin sol çalışanların haklarını, sosyal güvenceyi savunurken sağ ekonomiye sınırlı müdahaleden yanadır. Sol reformlara, farklı yaşam biçimlerine daha açık iken sağ aileye, din ve milli kimliğe daha bağlıdır.

 

Tabi ki, sağcı olmak mutlaka dindar, solcu olmak da mutlaka seküler bir yaşamdan yana olmak değildir. Bir insan ekonomide sağcı, yaşam tarzı ve özgürlükler konusunda daha solda olabilir.

İsrael’de ise durum biraz farklıdır. İsrael’in kuruluş döneminde ayrımın güçlü bir ekonomik boyutu vardı: İşçi hareketi, Histadrut ve kibutz geleneği solda; özel girişim ve milliyetçi Revizyonist gelenek sağdaydı. Özellikle 1967’den sonra topraklar, yerleşimler, Filistinlilerle anlaşma ve güvenliğin nasıl sağlanacağı ayrımın merkezine yerleşti.

 

Sağ iki devletli çözüme ve toprak tavizlerine kuşkucu yaklaşırken sol bu konularda daha uzlaşmacı bir tutum izledi. Buradaki temel farklılık, “kim güvenlik istiyor?” değil; “güvenlik hangi yolla daha kalıcı sağlanır?” sorusuna verilen cevaptı.

 

Bugün 7 Ekim sonrasında ise İsrael’de ister sağda ister solda hiç kimse yakın gelecekle bir Filistin devletinin gerçekleşebileceğini düşünmemektedir. Ayırımın temelinde din-devlet ilişkileri, Haredilerin askerliği, yargının bağımsızlığı ve ağır ihmalin soruşturulması, tahkikat komisyonunun gerçeği ortaya çıkarması konuları yer almaktadır.

 

İsrael’i anlamak için özellikle şu ayrım önemli: Netanyahu karşıtlığı, solculuk demek değildir. Bennett ve Lieberman gibi sağ kökenli liderler de Netanyahu’ya muhalefet etmekte. Muhalefet, merkezde yer alan Eisenkot’tan Yair Golan’ın temsil ettiği sola kadar uzanan farklı görüşleri bir araya getirmektedir. Bu nedenle “hükümet sağ, bütün muhalefet sol” şeklindeki tanım yanıltıcıdır.

 

Muhalefet değişim istemekte, kendini yaşanan olumsuzlukları giderecek “onarım” hükümeti olarak tanımlamaktadır. Mevcut koalisyonda yer alan siyası akımlar statünün korunmasını, haridi partilere akan kaynakların kesilmemesini, aşırı milliyetçiler ilk kez iktidarda olmanın getirilerinin korunmasını isterken yelpazenin belirgin şekilde sağında konumlanmaktadırlar.

Seçimlerin tüm ulusa ve Yahudi dünyası için hayırlı olmasını dilerim.  


Av. Yakup BAROKAS



IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.


Bir önceki yazımı okudunuz mu?






 




Dr. Selim Salti — 2019

Ladino aslından Türkçeye çeviri

Geçen yıl, Ekim ayında, sevgili okurlar, “Arap Filistinlilerle neden barış olamaz” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Bu yazı güncelliğini korumaktadır. Ona daha fazla derinlik kazandırmak amacıyla, kişisel bakış açımdan, “Müslüman Kardeşler” adıyla anılan kardeşlik cemiyetinin kuruluşunun incelenmesi gerekmektedir.

 

Yaklaşık bir yüzyıldır var olan bu cemiyet hakkında çok şey yazıldı, çok şey söylendi. Mısır’da kurulan bu İslami hareketin tek amacı, İslam dinini dünyaya yaymak ve Müslümanlar arasında cihatçıları destekleyerek İsrail’i ve Yahudileri güç kullanarak dünyadan silmeye çalışmaktır.

 

Kurucusu Hasan el-Benna, 1906’da burjuva bir ailede doğmuş, katı ve saf bir Müslüman eğitimi almıştır. Başkente vardığında Kahire’nin kozmopolitliğinden ürkmüş sömürge altındaki Arap halkını kurtarmanın en iyi çaresinin, önce İslam’ın katı ve saf kurallarına dönmek olduğuna karar vermiştir. Şeriatın uygulanması ve İslami değerlerin halkın zihnine yerleştirilmesi onun amacıydı. Dolayısıyla kişinin, ailenin, toplumun ve devletin içinde bir reforma ihtiyaç vardır. Devreler halinde İslam, gelecekte yavaş yavaş bütün dünyaya dayatılacaktır. İslam’ın doğasında egemen olmak ve egemen olunmamak vardır; bu yasayı bütün uluslara dayatmak ve gücünü bütün gezegene yaymak doğru olacaktır, diye yazmıştır el-Benna.

 

1928’de, Halifeliğin Atatürk tarafından kaldırılmasından kısa bir süre sonra, İsmailiye’de Müslüman Kardeşler Cemiyeti’ni kurmuştur. Cemiyetin tarihi incelenirken önemli bir not gereklidir; çünkü gerçek ile efsane daima karışır ve bugün dünya çapında olan bu kurum hakkında bütün gerçek tam bilinmez, zira oldukça bulanıktır. Örneğin düşmanlarıyla doğaya aykırı görünen bir ittifak kurmak mümkün, devlet yöneticilerin zihniyetinde yerleşmek şart, koşullardan azami yararlanmak ve icabında sonradan onlara karşı dönmek kabul görebilir .

Müritleri, el-Benna’nın fikirlerinin yayılmasında İslam’ı Batı’nın laiklik kuramlarına ve din ile devlet ayrımına uygun olmayan bir biçimde tanımladığını söylerler. Ayrıca, diğer dinlerden farklı olarak İslam’ın özünde siyasi, toplumsal, ekonomik, medyatik, eğitici ve hatta sportif olduğunu ilan etmiştir. Toplumun bütün yönleriyle ilgilendiğini ve onları düzenlediğini belirtmiştir. Sesi başlangıçta İslam dünyasında duyulmuş ve kabul görmüş, zamanla gezegenin yetmişten fazla ülkesine yayılmıştır. Bu gelişme, onun beklemediği kadar hızlı olmuştur. El-Benna, hareketinin yavaş bir kitle hareketi olmasını; liberal, muhafazakâr ve devrimci eğilimlerden, soldan ve sağdan gelen bütün Müslümanları, İslamcılığın ahlak kurallarına harfiyen uymaları şartıyla kapsanmasını istiyordu.

 

İkinci Dünya Savaşı sırasında ilk kez, cemiyet tarafından kurulan ve “gizli aygıt” adını taşıyan gizli bir örgüt, cihadist bir milis görürüz. Bu milis bugün hâlâ “İslami Cihat” adıyla yaşamaktadır. Başlangıçta Nazi rejimi tarafından finanse edilmiş, dolayısıyla bugün de süren antisemit propagandasının etkisi altında kalmıştır. 1948’den sonra Suudi Arabistan Almanların yerini almış ve bir daha bırakmamıştır. Yalnızca faşizm değil, daha sonra komünizm de Müslüman Kardeşler üzerinde büyük bir etki bırakmıştır. Kurumun yapısı faşist partilerinkinin üzerine kopyalanmıştır. Avrupa para militarizmi olduğu gibi uyarlanmıştır. Müslüman Kardeşler ’in “Eylem, itaat ve sessizlik” sloganı, İtalyan faşistlerinin “İnan, itaat et ve savaş” sözünün bir uyarlamasıdır. El-Benna Mısır’da öldürülmüştür, fakat fikri kalmıştır ve hareketin sloganını anlatmak için şöyle denir: “Allah bizim gayemiz, Peygamber bizim önderimiz, Kur’an bizim anayasamız, cihat bizim yolumuz ve şehadet en büyük umudumuzdur.”

 

1930’dan önce Arap coğrafyasında pratikte antisemitizm yoktu. Bunu Naziler getirmiş; zamanla, özellikle Kudüs Müftüsü ’nün Orta Doğu’da Arap sokağını kontrol ettiği yıllarda gelişmiştir. Amacı, o dönemde Yişuv’da (İngiliz mandamsıdaki Filistin) yaşayan 500.000 Yahudi’yi öldürmekti. Müslüman Kardeşler içinde çok aktifti ve İslam toprağının İsrail tarafından ebediyen işgal edilemeyeceği fikrini miras bırakmıştı. Onun yerine, Arapların yönettiği bir Filistin devleti geçmeli; zorla elinden alınan toprağa yeniden sahiplenmelidir. Tıpkı Kudüs’ü işgal eden Haçlıların sonunda denize dökülmesi gibi. Bunun bir yüzyıl veya daha fazla sürmesinin önemi yoktur. Ne Fransızlar ne İngilizler Arap topraklarında uzun süre tutunabilmiştir; dolayısıyla Siyonist varlığın Filistin’i uzun süre işgal edebilmesi için bir neden yoktur. Böyle olsa bile, bir milyardan fazla insandan oluşan Müslüman ümmeti, onu fethetmek mümkün olana kadar gereken bütün zamanı bekleyebilir.

 

El-Benna’nın yerini, yıllarca cemiyetin başında bulunan Seyyid Kutub almıştır. Büyük bir âlim olan Kutub, bugün Arap dünyasındaki antisemit felsefesinin doktrin üreticisi ve geliştiricisi olmuştur. Nasır tarafından asılmıştır, fakat fikirleri birçok kişi ve özellikle Hamas yöneticileri tarafından izlenmiştir. Humeyni, geçen yüzyılın 1970’li yıllarında Kutub’un cihadcılık fikirlerini bütünüyle kopyalamış ve İran’a vardığında uygulamıştır. İran yöneticilerinin İsrail’e düşmanlığının nedenlerinden biri böyle açıklanabilir.

 

El-Kaide’nin terörist kimliğinin Müslüman Kardeşler tarafından kurulduğu ve desteklendiği konusunda şüphe yoktur; her ne kadar cihadist fikir kurum içinde sonunda pek popüler kalmamış olsa da. Cemiyetin güncel yöneticileri dünyayı yavaş yavaş fethetmek; zamanla, önce Arap ülkelerinde, sonra Müslüman ülkelerinde ve nihayet Batı ülkelerinde yerleşmek ister. En önemlisi ise İsrail’i ortadan kaldırabilmektir. Bu ütopya nedeniyle İsrail’in bugün ve gelecek yıllarda adil bir barışa ulaşması çok zor olacaktır. En fazla, İsrail askerî ve ekonomik bakımdan güçlü olduğu sürece bir ateşkes olabilir.

  

Dr.Selim Salti


Es ke meldatesh la eskrita de una semana antes?





  



101 Kuentos Modernos de Djoha-Dr. SELİM YEHOSHUA SALTİ
Satın Al






Featured Posts
Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Whatsapp
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page