

Eya, dava a komer a los ke no puedian tomar kuchara en la mano, Eya, akonpanyava las noches a los ke no se puedian alevantar, Eya estuvo allado de los firidos en la oskuridad Eya, era el anjelo de Bastogne.
En el anyo 1944 el mez de Desembre, en Bastogne (Bastogne, es una sivdad en la provensya de Luxemburg, aryento la rejyon Valon, del sud de Beljika).
La division Aerotransportada numero 101, fue atrapada por un Panzer Alman i kayo a estas tyerras en ora de una inyeve terible. Los soldados kedaron sin alimentos, no teniyan de komer, sus rezervas eskapo i sus nesesidades medikos no eran sufizantes para kurar los firidos.
En ete estado, una infermyera de trenta anyos nombrada Renee Lemair, lavoro benevol para salvar la vida de kaji 100 soldados. Esta mujer no era ni soldado ni teniya dinguna arma en su mano, peno diyas i noches por estos soldados firidos ke estavan leshos de sus kazas i de sus famiyas.
Renee, era una infermyera profesyonel ke meldo en Bruksel. Eya i su famiya vinyeron a azer vakansa a Bastogne ma malorozamente su vakansa eskapo el 16 Desembre, kuando los Almanes atakaron esta sivdad. Eya, al lugar de fuir de aya i salvar su vida, en Rue de Neufchateau, en el budrum de un magazen, formado komo ospital militer, empeso a lavorar voluntarya para salvar los soldados. Las kondisyones no estavan muy famozas. Los firidos estavan enbasho, el lugar estava suzyo i golyendo de sangre.
Komo no aviya bastante materyales para los firidos, Renee, tomo todas las ropas del magazen i las izo bandajes ansi parvino a aretar las emorajiyas i salvo kuantas almas.
Una noche en areskuro un soldado firido le detuvo la mano i le disho
“Enfermyera, te rogo no mos deshes solos”
Eya le respondyo kon kerensya i le disho;
“ No te merikiyes esto aki kon ti i kon todos fin ke me muero”
Renee lavoro endjuntos kon DR. JACK PRİOR i una infermyera nasida en Kongo nombrada AUGUSTA.
Este trio sin tener alimentos medikales parvinyeron a salvar almas i almas.
Entremyentes el novyo djudyo de Renee, fue aferrado por la Gestapo. Malgrado su tristeza eya kontinuo a salvar soldados.
Una demanyana en el depo del magazen vido un parashut de seda blanko. De vista lo tomo i kon alegriya lo yevo allado de sus koleges i les disho:
“kuando va eskapar la gerra, de esta seda me va azer un fostan de novya”
En un mundo yeno de armas i de sangres esta idea era una chika esperansa para Renee.
El 24 Desembre a la ora 20.30 una mala bomba Almana kayo djusto al edifisyo ke formaron komo ospital para salvar soldados firidos. De vista salyo un fuego i se kemaron mas de 50 personas. Renee koryo al budrum empeso a kitar a los ke estan bivos, fue i vino kaji 6 vezes i salvo 6 soldados, a la syetena vez malorozamente kayo el techo i povereta Renee kedo debasho i muryo.
Kuando se amato el fuego el Dr.PRİOR topo el puerpo kemado de Renee, komo no aviya una mortaja la emburujo a la seda blanka del parashut ke aviya guadrado para su boda i la entrego a su famiya.
Oy en diya RENEE LEMAİRE es onorada kon el nombre
“EL ANGELO DE BASTOGNE”.
En el treser anyo del 7 de octobre, vos oguro una invyernada buena yena de pas i amistad i digo
“nunka mas».
Forti BAROKAS
Es ke meldatesh la eskrita de una semana antes?



Israel mutfağı nedir?
Bu soruya tek bir yemekle cevap vermek zor. Çünkü Israel'de mutfak da halkın kendisi gibi dünyanın dört bir yanından gelmiş.
Bir sokakta falafel yiyorsunuz, ertesi gün Yemen'den gelen bir ailenin cahnununu, cuma akşamı İran kökenli bir evde gondiyi, başka bir sofrada Polonya'dan gelen gefilte fişi. Birkaç kilometrelik mesafede Bağdat, Trablus, Tahran, Semerkant, Varşova ve Sana aynı masaya oturabiliyor.
Falafel belki en bilineni. Kızartılmış nohut topları, pita, tahin, salata, turşu ve ne kadar acıya dayanabiliyorsanız o kadar harif. Kökeni Israel değil; daha geniş Orta Doğu mutfağının bir parçası. Ama bugün Israel'de o kadar gündelik ki, öğlen ne yiyeceğini düşünmek istemeyen insanın en kolay cevaplarından biri olmuş.
Cahnun bambaşka bir dünya. Yemen Yahudileriyle, daha doğrusu özellikle Aden Yahudilerinin geleneğiyle Israel'e taşınmış. Hamur gece boyunca düşük ateşte ağır ağır pişiyor. Sabah kahverengi, yumuşak ve hafif tatlı bir hale geliyor. Yanında domates, yumurta ve acı zhug. Bir zamanlar belirli bir cemaatin Şabat sabahı yemeğiyken bugün cumartesi sabahı Israel'in her tarafında cahnun bulmak mümkün.
İran kökenli bir aileye giderseniz karşınıza gondi çıkabilir. Tavuk eti ve nohut unuyla yapılan iri köfteler. Genellikle tavuk suyunda pişiyor. İran Yahudi mutfağına özgü bu yemek, bir tabak çorbadan çok daha fazlası; birçok ailede cuma akşamının ve aile buluşmasının kokusu.
Biraz daha doğuya, Orta Asya'ya giderseniz bahş var. Buhara Yahudilerinin mutfağından gelen oshi bakhsh; pirinç, et ve bol miktarda kişniş, nane ve başka yeşilliklerle yapılan bir yemek. O kadar çok yeşillik kullanılıyor ki pirincin rengi bile değişiyor. Özbekistan ve özellikle Semerkant kökenli Yahudi ailelerin getirdiği bu yemek bugün Israel'deki Buhara sofralarının klasiklerinden.
Sonra gefilte fiş geliyor.
İtiraf edelim, görüntüsü falafel kadar kolay müşteri toplamıyor.
Doğu Avrupa Aşkenaz Yahudilerinin klasiklerinden. Balık öğütülüyor, köfte gibi şekillendiriliyor ve pişiriliyor. Polonya'dan Litvanya'ya, Belarus'tan Ukrayna'ya kadar her bölgenin tarifi biraz farklı. Kimi tatlı yapıyor, kimi bol karabiberli. Israel'de özellikle Aşkenaz ailelerin Şabat ve bayram sofralarında yaşamaya devam ediyor.
Gefilte fişin karşısına biraz daha güneye inip hraymeyi koyun.
Aynı balık, tamamen başka bir dünya.
Hrayme ya da chraime, Libya ve Tunus Yahudilerinin mutfağından gelen, domates, sarımsak, biber ve baharatla yapılan acılı balık yemeği. Kırmızı sosu görünce zaten sakin bir yemek olmadığını anlıyorsunuz. Özellikle cuma akşamları Kuzey Afrika kökenli ailelerin sofralarında çok yaygın. Ama artık aile kökeni Libya veya Tunus olmayan birçok Israelli de yiyor.
Irak Yahudileri de Israel mutfağına kendi imzalarını bırakmış. Sabich bunun en güzel örneklerinden. Kızarmış patlıcan, haşlanmış yumurta, salata, tahin, turşu ve amba pita ekmeğinin içine giriyor. Irak Yahudileri bunu Şabat sabahları yerken, bugün sabich Tel Aviv'den Beer Şeva'ya kadar sıradan bir sokak yemeği. Yemeğin geçmişini bilmeden yiyen binlerce insan var.
Irak ve çevresinden gelen bir başka büyük miras kubbe. İrmikten yapılan dış kısmın içine genellikle et konuyor ve ekşi ya da sebzeli çorbaların içinde pişiriliyor. Kırmızı pancarlı kubbe çorbası ayrı, bamyalısı ayrı, ekşi olanı ayrı bir dünya. Bir zamanlar belirli ailelerin mutfağı olan yemek bugün Israel'in rahat yemeklerinden biri haline gelmiş.
Bir de shakshuka var. Domates, biber ve yumurta. Kuzey Afrika'dan geldi, Israel'de kahvaltının vatandaşlığını aldı. Bourekas ise Balkanlar ve Osmanlı coğrafyasının mirasını taşıyor; peynirli, patatesli, ıspanaklı çeşitleriyle fırınların değişmezlerinden.
İşin güzel tarafı şu:
Bu yemekler artık geldikleri yerde durmuyor.
Yemen kökenli olmayan biri cahnun yiyor. Polonya'yı hayatında görmemiş biri gefilte fiş seviyor. Iraklı olmayan biri sabich için şehrin öbür ucuna gidiyor. Aşkenaz bir aile cuma akşamı hrayme yapabiliyor. İranlı gelin, Faslı kayınvalideden tarif öğreniyor.
Bir süre sonra hangi yemeğin kime ait olduğunu takip etmek zorlaşıyor.
Belki de Israel mutfağı tam olarak burada başlıyor.
Herkes beraberinde bir şey getirmiş. Biri acısını, biri baharatını, biri hamurunu, biri büyükannesinin balık tarifini. Kimse kendi geçmişini tamamen bırakmamış. Ama yan komşunun tabağından da yemeye başlamış.
Sonunda ortaya tek bir mutfak çıkmamış.
Daha güzel bir şey çıkmış:
Aynı masada onlarca mutfak.
Israel'de bazen bir insanın ailesinin nereden geldiğini soyadından anlayamazsınız.
Ama önüne koyduğu tabaktan hâlâ anlayabilirsiniz.
Vaadedilmiş topraklara herkes kendi hikâyesiyle geldi.
Yanında tarifini de getirdi.
Ezra BEHAR
Not: bu yazıda yapay zeka kullanılmıştır.
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?


Human beings always seek approval for the things they do. As we are validated, we gain confidence and feel we are on the right path. When choosing topics for my own writing, I sometimes find myself hesitating, almost waiting for that same approval. This is because my pen tends to step away from the current global agenda, focusing instead on my own inner journeys. I often ask myself, "Should I write more about the news and similar topics?" Yet, for some reason, putting my intellectual journeys into words always wins. At that exact moment, I turn inward and tell myself: "Just be who you are and write. Otherwise, it would have no meaning or distinct value anyway."
Regarding this concept of "approval" that I mentioned at the beginning, Jean-Paul Sartre’s book Nausea gave me the strength to validate myself. I truly struggled to grasp what Sartre wanted to convey in this two-hundred-page book. On the surface, the book seemed tedious and the subject matter quite depressing. But I did not give up. I told myself, "If the world has recognized it, he must have something meaningful to say." In the end, I finished it in a week. The protagonist of Nausea was sharing a slice of his life through internal monologues. As I wandered through Sartre's long inner dialogues and tried to enter his intellectual world, I realized this narrative was taking me on a profound philosophical journey.
Ultimately, this entire reading process served as a mirror, allowing me to approve of myself. Yes, I know that I mostly do not write about gossip, history, or current events. But just as I struggled through Sartre's long sentences to finally understand the situations he wrestled to explain; with an optimistic mindset, I realized that my spontaneous, internal, and thoughtful writings carry meaning too. I came to the conclusion that not everyone has to write about politics or celebrity gossip.
In fact, the other day, I experienced a day that was deeply meaningful to me, even if it held no news value for the general public. But that day, I realized once again that every branch of art, especially the art of writing, is vital. The most beautiful part of September 28, 2026, was meeting writer friends in Tel Aviv, whom I previously only knew through their work.

That day, I met the lovely Sara Yanarocak. She gifted me her book, Letters to My Grandchild. When I returned home and started reading, I realized this book is a beautiful work that reminds us of human values—a gift not just for a grandchild, but for all of humanity. This book will now be my bedside read, and I will pass it down as a gift to my children.
Furthermore, Letters to My Grandchild gave me immense inspiration to keep writing. We live in an era where even books and authors have "trends," and certain names are inflated for commercial concerns. For unassuming people like me, who live in their own shells, reaching a genuine reader feels so difficult, almost impossible. I often find myself asking, "Why do you even put in this effort?" In times like these, Sara’s book reminded me once again how valuable the writings of us unassuming people truly are, and how much value they add to our lives. And I repeated to myself: "So, what's the verdict? Keep writing. Keep writing as if no one will ever read it!"
I want to end my piece with a line from Sara’s book. This is what dear Sara wrote to her grandchild: "...as I wrote to you in my very first letter, the greatest faith is Kindness..."
The arrows of kindness we shoot will one day surely reach their target.
Thank you, dearest Sara, for this wonderful book.
Rahel Çela Behar
IYT dip not:
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
*Daha önceki yazımı okudunuz mu?*
Have you read my previous post?






















