
YARI ŞAKA YARI CİDDİ
(Bu başlık altındaki yazılar yaklaşık 2000-2005 yılları arasında İsrail'deki Türkiye'liler Birliği'nin tarihi Bülten gazetesinde yayınlanmıştır.)
Hayatını tereddütler arasında bocalamakla geçiren bir kişi olarak, derin bir inançla siyahı veya beyazı seçmiş insanlara her zaman gıpta etmişimdir. Demek ki kendilerini bu kadar emin kılacak bilgiyi toplayıp sindirebilmişler ve son kararlarını ona göre vermişler.
Geçenlerde Charles Darwin’in 200. doğum günü ve ünlü evrim teorisini sunduğu “Türlerin Kökeni” adlı kitabının 150. yılı kutlandı. Darwin, teorisini, sadece dış çevreye uyum sağlayabilen, daha elverişili özellikleri olan organizmaların “doğal seçilim“ veya “doğal ayıklanma” yoluyla ortaya çıktığını öngören bir kuram üzerine oturttu. Bu teoriye göre, benzerlerine kıyasla daha işe yarar (veya dayanıklı diyelim) özelliklere sahip olan canlılar, genetik yapılarının değişmesi ile soylarını devam ettirme şansını arttırıyorlar.
Saygıyla başımı eğerim.
Bunun karşısında, bütün canlıları tanrının bir anda yarattığını öngören dinsel inanç var.
Başımı tekrar, en az yukarıdaki kadar, saygıyla eğerim. Ya doğrusu bu ise diye.
Darwın’in yolunda giden araştırmacılar tüm canlıların ortak bir atadan geldikleri için akraba olduklarını söylerler. Bunlara göre, tüm memelilerin ortak atası yaklaşık 150 milyon yıl önce yaşamış faremsi bir canlı, tüm canlıların ortak atası 600 milyon yıl önce yaşamış su solucanları, tüm canlı ve bitkilerinkilerinkilerin ise yaklaşık 3,5 milyar yıl önce yaşamış bakterimsi mikro organizmalarmış!
Bunu okuduktan sonra farelerden daha az iğrenmeye, oltalarının ucuna solucan takanlara ise iyice gıcık olmaya başladım. Ulan oltanızın ucuna dedenizi oturtacağınıza ekmek parçası taksanıza.
Dinsel teoriye inanananların Darvincilerinkilere karşı en büyük kozları (çürütücü ispatları) şimdiye kadar hiçbir “ara fosil” bulunmaması idi. Yani, “nasıl oluyor da bir tipten öbürüne doğru geçiş dönemindeki canlılara ait ara fosiller bulunamadı?” Diye soruyorlar. Onlara göre, bunun anlamı, canlıların aslında hiç değişmeden, yaratıldıkları gibi kalmış olmalarıdır. Yani “Darwin’in anlattıkları palavra” diyorlar.
Ama değerli bilim dergisi “Nature”, Darwin’in yaş gününü kutlama vesilesi ile bombayı patlattı: 150 Milyon yıl önce yaşamış, tüylü sürüngen fosillerinin bulunmuş olduğunu açıkladı. Yani bunlar aslında kuşların ataları imiş. Ayrıca, pulları, yüzgeçleri ve solungaçları olan, artık yavaş yavaş denizde yaşamaya hazırlanan ama o dönemde henüz karada yaşayan sürüngeç fosilleri de bulunmuş. Hele hele balina ve benzeri memelilerin karadan denize geçtikleri bilinmiyor mu ki?
Ben bütün bunları okuyunca, etrafıma biraz daha dikkatli bakar oldum. Örneğin, bizim apartmanda bir üstümüzde oturan ailenin, hiç olmazsa davranışları itibariyle, atalarının orangutan olduğundan artık hiç şüphe etmiyorum diyebilirim.
Sizi bilmem ama, ben ne olur ne olmaz diyerek orucumu duamı eksiksiz yerine getirmekle beraber, kafam şu evrim teorisine takıldı kaldı. Acaba bu evrim olayı- yani güçlünün ayakta kalma meselesi- insanlığın sosyal hayatı için de geçerli olabilir mi diye kafayı biraz kırıyorum.
İsmini izni olmadan burada vermeye karar verdiğim çok yakın bir arkadaşım, (affet Jeff) eşek gibi ağır çalıştıktan sonra kazandığının büyük bir kısmına el koyan vergi idaresinin, kesilen vergilerle İsrael’deki parazitleri beslemesine son derece bozulur. O kadar ki, asalak ve zayıf fertlerin sosyal yaşamda yerlerinin olmadığına yani, yok olmaları gerektiğine inanır.
Ben bu işe başka açıdan bakmayı tercih ediyorum:
İsrael’e geleli beri 40 yıl geçti. O günkü insanlarla bugünküler arasında fark var gibi geliyor bana. Şiddet, medeniyetin gelişmesi ile ters orantılı olarak, azalacağına, arttı. Sanki bugünkü insanlar çok daha hırçın, kaba ve hedefe odaklanmış tipler. İnsanlardaki utanç duygusu kaybolma yolunda. Geçinmek için, daha fazla para kazanmak için, her şey mubah.
Bugünkü çocuklara bir bakın. Her biri birer canavar. Eskiden anne ve babalarımız bizi öğretmenlere teslim edip “eti sizin kemiği bizim” derlerdi. Bugün öğretmene verdikleri, “bana bak, çocuğumu fazla üzme yoksa karşında beni bulursun” mesajı. Öğretmenler velilerden korkuyor. Temel eğitimlerini ailelerinden alan çocukların karşılarındaki “örnek eğitmen” simaları kendi anne ve babaları. Komşularına küfreden, deli gibi araba süren, para için her türlü kaypaklığı yapabilen, her yerde bağıra çağıra konuşan kaba anne babalar. Aile çerçevesinde bu şekilde yetişen çocukların hayatta değişik kişiler olma şansı var mı sizce? Bu çocuklar artık hiç değişmeden, aynen bu şekilde, İbrani ırkına imzalarını atacaklar...
Geçenlerde polis, arama esnasında bir evde 60 otel havlusu bulmuş! İsrotel zincirinin 2008 yılı bilançosu: otellerinden 346 bin Shekel değerinde 25 Bin kalem mal çalınmış. 2009 yılının ilk 4 ayındaki durum ise 190 Bin Shekel değerinde,10 Bin kalem çalınmış mal. Yani iş vahimleşiyor. Japonya ve Amerika, seyyar satıcılık yapan, gelen geçene sülük gibi yapışıp mal satan İsrael’li gençlerden yaka silkiyor. Ama o ülkelerdeki dükkancılara “işinde nasıl bir satıcı isterdin?” sorusuna alınan cevap “İsrail’li bir satıcı isterdim” oluyor. Ne büyük şeref!!.
İnsanlarda utanma duygusu yok olma yolunda demiştim ya, en hasta olduğum şeylerden biri trafik ışıklarında burnunu karıştıran, yan araçtaki şöförü süzen sürücüler. Geçen gün trafikteyken yandaki şoför utanmadan beni süzüyordu. Hışımla ona geri bakış atarken parmağımın derin bir şekilde burnumda takılı olduğunu fark ettim, yerime sindim!.
Neyse konumuza dönelim.
Arkadaşlar, eğer aslında Allah haklıysa bizi (beni) affetsin ama görünüşe göre, tüm İsrael halkının şu anda birer "ara fosili" olduğunu kabul etmek zorundayız galiba! Bu demektir ki, daha dayanıklı (yani iyice seçme-chozen- ve giderek kalıcı-durable-) bir millet olma yolunda hızla ve yılmadan koşuyoruz...
Moşe MİTRANİ
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?



B.H.
Her yıl, toplu yas günümüz olan Tisha B'Av yaklaşırken, hem kadim kederi hem de kendi zamanımızın kırılmalarını taşıyoruz.
Hatırlanacak bir tarih parçasında yaşadığımızı, gelecek nesillerin soracağı bir dönemde olduğumuzu hissediyoruz. Savaşla parçalanmış, korku ve kutuplaşmayla yönünü kaybetmiş, netlik, barış ve bağlantı özlemi içindeyiz.
William Henry Harrison, Amerika Birleşik Devletleri'nin dokuzuncu başkanıydı. Yeni başkan, yaklaşık iki saat süren tüm zamanların en uzun açılış konuşmasını yaptı. Bunu günümüzde beş dakikalık bir televizyon görüntüsünün veya bir tweet'in seçim sonucunu belirleyebilecek olan modern çağla kıyaslayın.
Konuşmasından üç hafta sonra zatüre oldu ve yatalak kaldı. Göreve başlama konuşmasından tam olarak bir ay sonra, Harrison görev başında ölen ilk başkan oldu.
Harrison'ınki tarihteki en kısa başkanlık dönemiydi. Yani en kısa başkanlık ve en uzun açılış konuşması rekorunu elinde tutuyordu. Uzun olsa da, Harrison'ın konuşması, Moşe'nin ölmeden önce Bene-Yisrael’e yapmış olduğu son konuşmasından çok daha kısaydı.
Ve Moşe’nin tüm Yisrael’e konuştuğu sözler şunlardır. (Devarim 1:1)
Bu cümle Moşe’nin ilk kez Tanrı'nın sesiyle değil, kendi sesiyle konuştuğu Devarim Kitabının başlangıcıdır. Moşe, “on birinci ayın ilk gününden” (Devarim 1:3) ölümüne kadar (Devarim 31:2) beş hafta boyunca konuştu.
“Sözleriyle öldürmeyi” ima eden Moşe (Şemot 2:14); Tanrı'ya "Sözcükler adamı" olmadığını söyleyen aynı Moşe (Şemot 4:10) ve Sina Dağı'nda “Tanrı'nın sesiyle konuşan” Moşe (Şemot 19:19), şimdi nihayet konuşma şansı buldu ve bundan en iyi şekilde yararlandı.
Önceki kitaplarını gözden geçirdi, atlanan detayları ekledi, açık olmayan noktaları netleştirdi ve halkına kendi uyarılarını ve nimetlerini (berahalarını) verdi. Sözleri Tanrı'nınkinden daha sertti, vaatleri daha belirgindi.
Sözlerinin yerini bulacağının garantisi yok. Konuşan ve dinleyen, geçmiş ve gelecek arasındaki mesafe çok büyük. Ama yine de deniyor.
Moşe, deneyimi ifadeye dönüştürüyor ve asla ulaşamayacağı bir yerde bulunanlara – yani bizlere dokunuyor.
Kesinlik değil, yoldaşlık sunuyor.
"Ve Tanrı'nın kulu Moşe orada, Moab diyarında, Tanrı'nın sözü üzerine öldü" (Devarim 34:5)
Kapılar kapanıyor gibi göründüğünde, hikaye ve hayal gücünün yeni kapılar açabileceğini; bedenimizle daha ileri gidemediğimizde, sesimizle ulaşabileceğimizi gösteriyor.
Bugün biz de, uçsuz bucaksız ve belirsiz bir şeyin kıyısında duruyoruz. Önümüzdeki ufuk bulanık. Önümüzdeki sular soğuk ve derin.
Tisha B'Av'a hazırlanırken, kadim ve yakın geçmişin yıkımıyla baş başa kalıyoruz ve bu kadar kayıptan nasıl bir gelecek doğabileceğini merak ediyoruz.
Her hasta ziyareti sonrasında her anın değerli ve her saniyenin önemli olduğu gerçeğini kendime hatırlatıyorum.
Bunların son sözlerimiz olduğunu bilsek ne söylerdik? Her zaman böyle hatırlanacağımızı bilseydik hangi fikirleri ifade ederdik?
Harrison, göreve başlama konuşmasının aynı zamanda son konuşması olacağını bilmiyordu. Moşe ise son sözlerini hazırlamak için yüzyirmi yılını harcadı.
Galiba bizler de zaman zaman günlük koşuşturmacamıza ara verip geleceğe bir iz bırakmak üzere hazırlık yapmalıyız.
Çok güzel bir hayat ile kutsanmanız dileğiyle……….
Moşe PASENSYA
Geçen haftanın peraşasını okudunuz mu?


Edebiyat yalnızca güzel cümleler kurarak yazılar yazmak ya da romantik bir dille, mecazlarla bezeli şiirler okumak ve yazmak mıdır?
Bazen eski kitaplarımın arasında sessiz bir yolculuğa çıkarım. Biraz düzenlemek, biraz da kendi içime dönmek için… Sayfaların arasından geçmiş günlere dokunur, yıllar önce altını çizdiğim cümlelere yeniden göz atarım.
Bugün de öyle yaptım.
Kitaplığımın önünde dururken aklıma tek bir soru takıldı:
Geçmişten bugüne bütün bu yazarlar neden yazdı? Asıl amaçları neydi?
Raftan önce Stefan Zweig'i aldım. İncecik novellalarına koca bir insanlık sığdırabilen o büyük yazarı... Elime Amok Koşucusu geçti. Rastgele bir sayfa açtım.
Altını çizdiğim satırlar şöyleydi:
"Güneyhaçı takım yıldızı, parıldayan elmas çivilerle görünmezliğe takılmıştı... Hareket eden tek şey gemiydi; sessizce titreyerek, nefes alıp veren göğsüyle karanlık dalgaların arasından ilerleyen devasa bir yüzücü gibiydi... Kendimi yukarıdan sıcak suyun döküldüğü bir banyoda hissediyordum."
Evet...
Bu satırlar kuşkusuz büyük bir edebî ustalık taşıyor.
Ama Zweig'in amacı yalnızca güzel cümleler kurmak olamazdı diye düşündüm.
Çünkü o, insan ruhunun karanlık dehlizlerini yazıyordu. Vicdanı, suçluluğu, tutkuyu, çaresizliği anlatıyordu. Freud'un düşüncelerinden beslenerek insan psikolojisini benzersiz bir derinlikle eserlerine taşıdı. Avrupa'nın yavaş yavaş Hitler'in karanlığına teslim oluşunu gördü; umutsuzluğa kapıldı ve 1942 yılında eşiyle birlikte yaşamına son verdi.
Sonra elim Virginia Woolf'a uzandı.
Kadınların yazabilmesi için önce ekonomik özgürlüğe ve kendilerine ait bir odaya ihtiyaç duyduklarını söyleyen kadın...
Ne kadar yalın ama ne kadar sarsıcı bir tespit.
Evin yükünü omuzlarında taşıyan, ekonomik bağımsızlığı olmayan ve bütün gününü başkalarının ihtiyaçlarıyla geçiren bir kadının yazacak zamanı kalabilir miydi?
Virginia Woolf da yaşamın ağırlığını taşıyamadı. 1941 yılında ceplerini taşlarla doldurarak kendini Ouse Nehri'nin sularına bıraktı.
Ardından Sylvia Plath...
Onun hikâyesi de çok farklı değildi.
Şimdi kendime yeniden soruyorum:
Bu insanlar yalnızca "edebiyat yapmak" için mi yazdılar?
Sanmıyorum.
Hepsinin dünyaya söylemek istediği bir söz vardı.
İçlerinde büyüyen, taşan, susturamadıkları duyguları ancak kelimeler taşıyabiliyordu.
Kitapları masanın üzerine bırakıyorum.
Sonra yıllardır tartışılan o soruyu kendime soruyorum:
Edebiyat sanat için midir, insan için mi?
Benim cevabım çok net:
İnsan için.
Çünkü edebiyat çoğu zaman kahkahalardan değil; acılardan, özlemlerden, yalnızlıklardan ve insanın kendini arayışından doğuyor.
Bu düşünceyi kendi yazarlığıma çevirdiğimde de aynı şeyi görüyorum.
Yazarken hiçbir zaman "edebî" görünme kaygısı taşımıyorum. Güzel cümle kurmaya çalışmıyorum. Ben sadece anlatmak istediğim bir duyguyu, bir düşünceyi, bazen bir isyanı, bazen de insanın içindeki sessiz çığlığı kelimelere dökmeye çalışıyorum.
Belki Zweig de böyleydi.
Virginia da...
Sylvia da...
Belki edebiyat dediğimiz şey, aslında bunun sonradan verilmiş süslü adıdır.
Çünkü eskiden sıkça duyduğumuz bir söz vardır:
"Edebiyat yapma."
Birisi sözü uzattığında, asıl meseleyi süslü ifadelerin arkasına sakladığında bu söz söylenirdi.
Oysa gerçek edebiyat bunun tam tersidir.
Gerçek edebiyat, çok söz söylemek değil; az sözle insanın içine dokunabilmektir.
Belki bu yüzden ben yazarken "edebiyat yapmak" için yazmıyorum.
İnsanı anlatmak için yazıyorum.
Ve galiba gerçek edebiyat da tam burada başlıyor.
"Belki biz edebiyat yapmıyoruz; sadece içimizde taşımakta zorlandığımız hayatı kelimelerele anlatmaya çalışıyoruz.’
Okumakla kalın okumak birbirimizi anlamanın en iyi yoludur.
Rahel Çela Behar
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?






















