top of page

Planet Rishon LeZion
Planet Rishon LeZion

İsrael'in en büyük sinema ve eğlence merkezlerinden biri olan Planet Rishon LeZion, yaklaşık 300 milyon şekel karşılığında Amy Group tarafından satın alındı.


İş insanı Shlomi Nechaisi'nin sahibi olduğu Amy Group, bu yatırımla ticari gayrimenkul ve eğlence sektöründeki büyümesini sürdürürken, kompleksin adının da "Amy Planet" olarak değiştirileceği açıklandı.


2012 yılında 200 milyon şekelin üzerinde bir yatırımla hizmete açılan Planet Rishon LeZion, Batı Rishon LeZion'da, Superland eğlence parkı, Live Park amfi tiyatrosu ve Elef iş merkezinin hemen yanında yer alıyor.


Yılda yaklaşık 1,5 milyon ziyaretçiyi ağırlayan tesis, İsrael'in en yoğun eğlence komplekslerinden biri olarak kabul ediliyor.


Yaklaşık 30 dönümlük arazi üzerine kurulu kompleks, toplam 25 bin metrekare kapalı alana sahip. Tesiste 24 sinema salonu ve iki konferans etkinlik salonu olmak üzere toplam 26 salon bulunurken, yaklaşık 3.600 seyirci kapasitesi, 20 mağaza ve restoran ile 2.000 araçlık otopark da yer alıyor.


Amy Group Yönetim Kurulu Başkanı Shlomi Nechaisi, satın almanın şirket açısından stratejik önem taşıdığını belirterek, kompleksin bulunduğu konumun, yüksek doluluk oranının ve yıl boyunca yoğun ziyaretçi trafiğinin büyük bir yatırım potansiyeli sunduğunu ifade etti.


Şirket, mevcut imar planında bulunan yaklaşık 10 bin metrekarelik ek yapılaşma hakkını kullanarak kompleksi daha da geliştirmeyi hedefliyor.


Bu satın alma, Amy Group'un son dönemde gerçekleştirdiği üçüncü büyük sinema yatırımı oldu.


Grup daha önce Netanya Poleg'deki eski Y-Center alışveriş merkezini ve Karmiel'deki Gan HaIr ticaret merkezini de portföyüne katmıştı.


Planet Rishon LeZion'un eklenmesiyle birlikte şirketin yönettiği ticari kompleks sayısı 18'e, sinema bulunan merkez sayısı ise 3'e yükseldi.


Uzmanlar, bu yatırımın yalnızca ticari bir satın alma olmadığını, aynı zamanda Rishon LeZion'un batı bölgesinde hızla gelişen eğlence, alışveriş ve yaşam merkezi konseptine duyulan güvenin de önemli bir göstergesi olduğunu değerlendiriyor.


Kaynak: The Jerusalem Post,

 

 


 


Theodor Herzl'in ölüm yıl dönümü (20 Tammuz) vesilesiyle şu ilginç tarihî soruyu sormak istiyorum: Acaba Herzl'in Sefarad kökleri de var mıydı?

Theodor Herzl, 1860 yılında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun kalbindeki Peşte'de (daha sonra Buda ile birleşerek Budapeşte adını almıştır) doğdu. Ancak daha kendi döneminde bile ailesinin kökenlerinin çok daha eski ve şaşırtıcı olabileceği yönünde görüşler dile getirilmişti.

 

Herzl'in yakın dostu, Hamburglu yazar Aaron Marcus'a anlattığına göre, kendisini 1465–1546 yılları arasında yaşamış büyük kabalist ve din âlimi Rabbi Yosef Taitatzak'ın soyundan gelmiş sayıyordu. Rabbi Yosef Taitatzak, Kastilya'da doğmuş; İspanya Sürgünü’ nün ardından Portekiz ve İtalya üzerinden Selanik'e yerleşmiş, burada Sefarad dünyasının en önemli dinî önderlerinden biri haline gelmişti.

 

Herzl, ilk biyografi yazarı Reuven Brainin'e de ailesinde anlatılan bir geleneği aktarmıştı. Bu geleneğe göre aile, İspanya'daki zorla Hristiyanlaştırılmış Yahudilerin (Marranoların) torunuydu. Rivayete göre iki kardeş zorla vaftiz edilmiş ve bir keşiş tarikatına katılmaya mecbur bırakılmıştı. Ancak İspanya dışındaki bir görev sırasında kaçmayı başarmış, Osmanlı İmparatorluğu'na ulaşarak yeniden açıkça Yahudiliğe dönmüşlerdi.

 

Bununla birlikte ihtiyatlı olmak gerekir. Tarihçi Amos Elon, 19. yüzyılda Batı Avrupa'daki birçok asimile Yahudi’nin kendilerine Sefarad kökeni atfettiğini belirtir. Bunun nedeni hem Orta Çağ İspanya Yahudiliğinin sahip olduğu kültürel prestijden yararlanmak hem de Doğu Avrupa Yahudilerinden (Ostjuden) kendilerini ayırmak istemeleriydi.

 

Ancak konu yalnızca aile geleneğinden ibaret değildir.

Tarihçi Jenny Lebel, Herzl'in amcası Leopold Paul Lebel'in (Yehuda ben Rafael Lebel) kaleme aldığı aile belgelerini ortaya çıkarmıştır. Bu belgelerde aile tarihine ilişkin ilginç bilgiler yer almaktadır.

Belgelere göre Loibel soyadını taşıyan iki kardeş, Innsbruck'ta Katolik rahibi olarak görev yaparken Marrano kökenli olduklarını öğrenmiş ve yeniden Yahudiliğe dönmeye karar vermişlerdir. Zemun'a (bugünkü Sırbistan) gelen kardeşler burada açıkça Yahudiliğe dönmüş; aile geleneğine göre Herzl ailesinin kolu da bu kardeşlerden birinden türemiştir.

 

Leopold Lebel ayrıca ailenin atalarının, 18. yüzyılda bugünkü Romanya sınırları içindeki Temeşvar'daki Sefarad cemaatinin önde gelen ailelerinden olan Amigo ve Taitatzak ailelerine mensup olduğunu da yazmaktadır.

 

Bazı araştırmacılar ise Herzl'in yalnızca Sefarad aile köklerini değil, aynı zamanda Sefarad düşünce geleneğini de miras almış olabileceğini ileri sürmektedir. Herzl'in dedesi Şimon Leib Herzl, Zemun'daki Sefarad sinagogunda şamaş (sinagog görevlisi) olarak hizmet vermişti. Burada, Siyonizmin öncülerinden ve Yahudilerin anayurtlarına dönüşü için ilk siyasi planlardan birini ortaya koyan Haham Yehuda Şelomo Alkalay görev yapıyordu. Dedesinin Alkalay'ın fikirlerinden etkilenmiş olması ve bu düşünceleri aile içinde sonraki kuşaklara aktarmış olması kuvvetle muhtemeldir.

 

Peki bütün bu anlatılar Herzl'in gerçekten İspanya Sürgünü Yahudilerinin torunlarından biri olduğunu kanıtlıyor mu?


Henüz hayır. Bugün elimizde bunu kesin olarak doğrulayan soy bilimsel kanıtlar bulunmamaktadır. Ancak Herzl'in kendi ifadeleri, aile geleneği ve daha sonra ortaya çıkarılan belgeler birlikte değerlendirildiğinde, üzerinde daha fazla araştırma yapılmayı hak eden son derece ilginç bir tarihî ihtimal ortaya çıkmaktadır.


Kaynak:

Jenny Lebel, "Leopold Paul Lebel: Herzl'in Amcası, Unutulmuş Herzl Öncesi Bir Siyonist", İsrail Devleti'nin 30. Yılı ve Yugoslavya'dan Organize Göçün 30. Yılı Anısına Araştırma ve İncelemeler, Yugoslavya Göçmenleri Birliği Yayınları, 1979.

Bu metin, tarihî iddiaları kesin gerçekler gibi sunmadan, araştırmacıların ortaya koyduğu belgeler ve aile geleneği çerçevesinde dengeli bir biçimde aktarmaktadır.

 

 


 




Yaz mevsiminin insana verdiği uyuşukluk başka hiçbir mevsimde yoktur. Öğle güneşi yalnızca asfaltı eritmez; düşünceleri de ağırlaştırır. İnsan sabah erkenden uyanır ama gün ilerledikçe zamanı taşıyamaz olur. Pencereden dışarı bakarken sıcak havanın titreşen görüntüsüyle birlikte ruhunun da aynı belirsizliğin içine girdiğini hisseder. Özellikle yaşı biraz ilerlemiş, hayatın büyük mücadelelerini geride bırakmış insanlar için yaz, yalnızca bir mevsim değildir; geçmişle bugünün hesaplaştığı uzun bir bekleyiştir.

 

Fakat bu yazın ağırlığı yalnızca sıcaklardan kaynaklanmıyor. İçinde yaşadığımız günler de insanın omuzlarına görünmeyen bir yük bindiriyor. Gazeteler, televizyon ekranları ve telefonlardan akan haberler birbirini kovalıyor. Bir gün güvenlik gelişmeleri, ertesi gün siyasi krizler, ardından ekonomik sıkıntılar... İnsan, sabah kalktığında hangi haberle karşılaşacağını kestiremiyor. Belirsizlik artık olağanüstü bir durum olmaktan çıktı; gündelik hayatın bir parçası hâline geldi.

 

Uzun süredir devam eden savaş ortamı toplumun ruhunu sessizce değiştirdi. Bir zamanlar siren sesi yalnızca olağanüstü günleri hatırlatırken, bugün birçok insan için hayatın sıradan seslerinden biri oldu. Çocuklar sığınakların yerini ezbere biliyor. Anne babalar, dışarı çıkarken yalnızca cüzdanlarını değil, olası bir alarmı da düşünerek hareket ediyorlar. İnsan ruhu her şeye alışıyor belki ama alışmak, yaşananların normal olduğu anlamına gelmiyor.

 

Savaşın cephede yaşandığını düşünmek büyük bir yanılgıdır. Gerçek savaş bazen mutfak masasında yaşanır. Bir annenin oğlundan gelecek kısa bir mesajı saatlerce beklemesinde yaşanır. Bir eşin gece telefon çaldığında yüreğinin sıkışmasında yaşanır. Küçük bir çocuğun babasının sesini yalnızca görüntülü konuşmalarda duymasında yaşanır.

 

Aylar boyunca yedek görevine çağrılan insanlar yalnızca üniforma giymiyor; hayatlarını askıya alıyorlar. İş yerleri onları beklemeye çalışıyor. Küçük işletmeler deneyimli çalışanlarını kaybediyor. Serbest çalışanlar gelirlerini kaybedebiliyor. Eşler hem anne hem baba olmaya çalışıyor. Çocuklar büyüyor ama babalarının ya da annelerinin yokluğunda büyüyorlar. Bu görünmeyen bedel, savaşın resmi raporlarında yer almıyor. Oysa toplumun en derin yorgunluğu tam da burada birikiyor.

 

Ekonomi de bu yükü sessizce taşıyor. Markete giren herkes aynı soruyu soruyor: "Geçen hafta aldığım ürün neden bugün daha pahalı?" Kiralar, vergiler, günlük yaşamın maliyeti giderek ağırlaşıyor. İnsanlar yalnızca güvenlik kaygısıyla değil, geçim kaygısıyla da yaşıyor. Ekonomik baskı arttıkça insanlar daha sabırsız, daha kırılgan ve daha öfkeli oluyor.

 

Bütün bunların üzerine siyasi tartışmalar ekleniyor. Demokrasi elbette farklı seslerin birlikte yaşayabilmesidir. Ancak farklı sesler ortak bir hedefi tamamen unuttuğunda demokrasi yorucu bir gürültüye dönüşebiliyor. Herkes konuşuyor ama kimse karşı tarafın cümlesini sonuna kadar dinlemiyor. Televizyon tartışmaları çözüm üretmek yerine kutuplaşmayı besliyor. Sosyal medya ise düşünmeyi değil, anlık tepki vermeyi ödüllendiriyor.

 

Bugün toplumun en büyük ihtiyacı belki de haklı çıkmak değil, birbirini anlayabilmektir. Çünkü aynı ülkenin vatandaşları giderek birbirini tanımayan iki ayrı topluma dönüşme riski taşıyor. Dindarlar kendi dünyalarında, sekülerler kendi çevrelerinde, gençler kendi dijital evrenlerinde, yaşlılar ise geçmişin anılarıyla yaşıyor. Ortak bir hikâye giderek silikleşiyor.

 

Oysa ortak hikâyesini kaybeden toplumların ortak geleceği de zayıflar.

Son yıllarda insanların diline yerleşen kelimeler bile değişti. Eskiden gelecek planları konuşulurdu; şimdi güvenlik değerlendirmeleri yapılıyor. Eskiden çocukların hangi üniversiteye gideceği tartışılırdı; bugün hangi bölgede yaşamanın daha güvenli olduğu konuşuluyor. Hayatın ekseni fark edilmeden değişti.

 

Belki de en üzücü olanı, gençlerin gözlerindeki yorgunluk. Gençlik normalde acelecidir; geleceği değiştirmek ister. Oysa bugün birçok genç geleceği planlamak yerine günü kurtarmaya çalışıyor. Kimisi ülkesinde kalıp mücadele etmek istiyor ama yoruluyor. Kimisi başka ülkelerde yeni bir hayat arıyor. Kimisi ise hiçbir yere ait hissedemiyor.

 

Toplumların gerçek gücü yalnızca ordularıyla ölçülmez. Asıl güç, vatandaşlarının birbirine duyduğu güvenle ölçülür. Eğer insanlar birbirlerini rakip değil kader ortağı olarak görmeye devam edebilirlerse, en ağır krizler bile aşılabilir. Fakat bireysel çıkarlar ortak iyinin önüne geçtiğinde, çözülme sessizce başlar.

 

Bugün belki de en büyük tehlike benmerkezciliktir. Herkes kendi doğrusu etrafında küçük bir dünya kuruyor. Başkasının acısını anlamak zorlaşıyor. Oysa savaş zamanlarında en çok ihtiyaç duyulan şey empati ve dayanışmadır. Cephede savaşan asker yalnızca kendi ailesini değil, hiç tanımadığı insanların çocuklarını da korumaya çalışmaktadır. Aynı şekilde evinde sabırla bekleyen aileler de görünmeyen bir fedakârlığın parçasıdır.

 

Bir ülke yalnızca silahlarla korunmaz. Adaletle korunur. Birlik duygusuyla korunur. Kurumlarına duyulan güvenle korunur. İnsanların birbirine karşı hissettiği sorumlulukla korunur. Eğer bu bağlar zayıflarsa, en güçlü ordular bile toplumun içindeki boşluğu dolduramaz.

 

Yine de umudu tamamen kaybetmek için erken. Bu topraklar tarih boyunca çok daha ağır sınavlardan geçti. Savaşlar gördü, göçler yaşadı, acılar biriktirdi. Ama her defasında yeniden ayağa kalkmayı başardı. Bunun nedeni yalnızca güçlü kurumlar değildi. İnsanların, bütün farklılıklarına rağmen ortak bir gelecek kurabileceklerine dair inançlarını bütünüyle yitirmemeleriydi.

Bugün yeniden aynı soruyla karşı karşıyayız.

Nereye doğru gidiyoruz?

 

Belki cevabı siyasetçiler tek başına veremeyecek. Belki generaller de veremeyecek. Bu cevabı öğretmenler, doktorlar, işçiler, bilim insanları, din adamları, sanatçılar, anne babalar ve gençler birlikte oluşturacak. Çünkü bir ülkenin kaderi yalnızca meclis salonlarında değil, evlerin mutfaklarında, okul sıralarında, hastane koridorlarında ve cephede nöbet tutan genç askerlerin sessiz bekleyişlerinde yazılır.

 

Bir toplumun geleceği, birbirine bağıran insanların değil, birbirini dinlemeyi başarabilen insanların omuzlarında yükselir.


Belki bugün ihtiyacımız olan ilk şey, yönümüzü değiştirmek değil; önce aynı haritaya yeniden bakabilmektir. Çünkü aynı ülkeye farklı gözlerle bakan insanlar, sonunda aynı yolu da kaybedebilirler. Oysa ortak bir gelecek, ancak ortak bir sorumluluk duygusuyla kurulabilir. Belki de asıl soru artık "Nereye doğru gidiyoruz?" değil, "Birlikte gitmeyi hâlâ başarabiliyor muyuz?" sorusudur.


Sevgiyle kalın...

SARA YANAROCAK

 

 IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.

 Bir önceki yazımı okudunuz mu?









Torunuma Mektuplar-Sara Yanarocak
Satın Al

Featured Posts
Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Whatsapp
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page