top of page


B.H.

Roş Haşana hakkında çok garip bir şey var. Bilmiyorum fark ettiniz mi? Roş Haşana, Yom Kipur'da doruğa ulaşır. Tövbenin On Günü olan ”Aseret Yeme Teşuva”nın başlangıcıdır. Bu nedenle, bu sürecin doğal olarak tövbe ile başlaması gerektiğini hiç düşündünüzmü merak ediyorum.

 

Günahlarımızı itiraf etmek; aşamnu, bagadnu, gazalnu…….

 

Oysa, Roş Haşana dualarına bakarsanız, Teşuva hakkında tek bir kelime bile yok. Var olan sadece Tanrı'nın evren üzerindeki Krallığı ve Egemenliği, hakkındaki konuşma ve koç boynuzunun sesi olan Şofarot’tur.  (malhiyot, zihronot ve şofarot) Musaf’ın temel yapısı budur. Tanrı ile ilgilidir, bizimle ilgili değil.

 

Roş Haşana’yı tanımlamaya çalışırsak, bu günün YARATILIŞ YILDÖNÜMÜ olan “hayom harat olam” olduğunu görüyoruz. Dünyanın doğum günü. Bunda teşuva hakkında hiçbir şey yok.

 

Küçük ipuçları dikkate almıyorum. (Zohrenu lehayim…, Avinu malkenu hadeş alenu ….), bizi Yaşam Kitabına yaz veya bizi mükemmel bir pişmanlıkla geri getir. Çünkü tüm bunları yılın diğer zamanlarında da söylüyoruz. 

 

Tövbe hakkında neredeyse hiçbir şey yok. NEDEN?

 

Neden tövbeyi son ana, Yom Kipur'a bırakıyoruz? Bu garip değil mi?

 

Bunun cevabı Avram’ın hikayesinde saklı. Çok sevdiği hayat arkadaşı, Sara ölüyor. Bu travmadan kurtulmak için farklı bir başa çıkma yöntemi sergiliyor. Eşi için bir hafta yas tuttuktan sonra İsak için gelin adayı bulmaya çalışıyor. Kendisi hakkında konuşmuyor. Çocuğuna bundan bahsetmiyor.

 

Ne yaptı? Yeniden bir hayat kurmaya, evlenmeye (Ketura), çocuk sahibi olmaya koyuldu. Ailesini güçlendirdi.  Kendi hikayesini torununa (Yaakov) aktardı. Basit olarak önce geleceği inşa etti. O zaman geçmişi hatırlayabilirsin.

 

Holokost kurtulanları da aynısını yaptı. O yıkıcı anlardan yıllarca hiç kimseye bir söz dahi etmediler. Konuşsalardı devam edemeyeceklerini biliyorlardı. Önce geleceklerini inşa etiller ve sonra konuştular.

 

Roş HaŞana ile Yom Kippur arasındaki ilişkide böyledir. Roş Haşana gelecekle ilgilidir. Bu nedenle ilk gün ne okuyoruz? İshak'ın doğumu ve (Peygamber Şamuel’in) Hanna’nın doğumu. Çocuklarımız, Yahudi geleceğinin sembolüdür ve biz de bunun hakkında okumayı seçiyoruz. Geleceğimizin güvence altında olması için Yüce Tanrı’ya dua ediyoruz. Artık Yom Kipur'da geçmişi hatırlayıp yas tutabiliriz. 

 

Geçmiş o kadar zordur ki, ona odaklanırsak depresyona ve umutsuzluğa kapılabiliriz. Biz sadece ileriye bakıp gelecek inşaa etmeliyiz. Geçmişe yas tutarak geçirmek yerine kırılanı onarmak, (aslımıza dönmek - Teşuva) yok olanı yeniden inşa etmek, (O’nunla bağlantı kurmak - Tefila) zarar görmüş olanı iyileştirmek (adalet dağıtmak – Tsedaka) ve geleceği birlikte inşa etmeye (tek yürek olarak – Ehad) başlamak için Yüce Tanrı'dan yardım isteriz.

 

Her biri, biçimden ziyade özün bir sınavıdır. 

 

Eğer "Teşuva" sadece bir ruh hali, "Tefila" sadece bir melodi ve "Tsedaka" sadece hissedilmeyen bir para ise, taslak neredeyse hiç değişemez.

 

Yom Kipur, "bir kişi ile Tanrı arasında" işlenen günahlar için kefaret öder, ancak eğer size karşı dürüstlük borcum varsa, Yom Kipur bu çeki yazmaz ve iftira attıysam, oruç itibarı geri getirmez.

 

Yom Kipur bir denetimdir, bir gösteri değil. Çare utanç değil dürüstlüktür. Bilgelik vaatleri uygulamaya dönüştürebilmektir.

 

Ketiva V'Hatima Tova – Yom Kipur, sadece açlık ve tekrarla değil, iyiliğe yönelen bir yaşamın özüyle mühürlensin ve ve suretlerimiz değişen kalplerimizin ağırlığını taşısın.

 

Moşe PASENSYA

 

Geçen haftanın peraşasını okudunuz mu?









“Annem Şefika” Nuriye Ortaylı’nın yazdığı bir anı-biyografi kitabıdır.

Nuriye Ortaylı kimdir?

Nuriye Ortaylı ünlü tarih profesörü İlber Ortaylı’nın kız kardeşidir. Üzün yıllar kadın hastalıkları ve doğum uzmanı, halk sağlığı uzmanı ve uluslararası sağlık politikaları alanında çalışmış bir Türk hekimdir. Annesinden dinlediği hikayeden yol çıkarak roman gibi bir anı- biyografi yazdı.

 

Bu kitapta Nuriye Ortaylı sadece kendi annesinin değil bütün bir ailenin hikayesini anlatıyor. Bir anlamda samimi bir anlatım ile adeta bir tarih dersi veriliyor. Kitabın etkileyici olmasına neden olan birçok kavramların ve tarihsel olayların dip not gibi anlatılması. Böylece fikriniz yoksa bile bu notlarla hikayeyi daha iyi ansıyabiliyorsunuz.

 

Şefika Rus Devrim’inin yaşandığı çalkantılı dönemde Kırım’da dünyaya geldi. Aile devrim ile tüm mal varlığını kaybeder. Bu Şefika’nın hayatını kökten değiştiren ilk büyük kırılmadır. Daha sonra Stalingrad’a taşınırlar. Orada yıkım açlık ve savaş ile karşı karşıya kalır. Kampta esir olarak yaşar.  Savaşın ardından Avrupa’ya mülteci olarak gider. Bu dönem, belirsizlik, yoksulluk ve hayatta kalma mücadelesiyle geçer.  Son olarak ailesi birlikte Ankara’ya gelir. Yeni bir ülkeye uyum sağlamak, iş bulmak ve hayatı yeniden kurmak kolay olmaz; ancak eğitim ve çalışkanlık sayesinde yeni bir başlangıç yaparlar.  Rusça bilgisinin fark edilmesiyle üniversitede görev alır ve uzun yıllar Rus dili eğitimi verir. Dönemin imkânlarının kısıtlı olduğu yıllarda pek çok öğrencinin ilk Rusça öğretmeni olur. 

 

Kitabın ana mesajı, savaş, göç ve büyük kayıplara rağmen insanın eğitim, onur ve azimle yeniden bir hayat kurabileceği fikridir. Şefika Ortaylı’nın yaşam öyküsü, yalnızca bir aile hikâyesi değil; 20. yüzyılın büyük tarihsel olaylarının birey üzerindeki etkisini de yansıtır. Şefika Hanım'ın bir anne, bir akademisyen ve bir kadın olarak gösterdiği o muazzam entelektüel ve insani direnişi etkileyicidir.

 

Bu kitapta beni en çok etkileyen iki pasajdan söz etmek isterim.

İlk olarak Şefika “hayatta kalmak için Yahudi olmadığımı kanıtlamam gerekiyordu” diyordu.

Anne ve babası ise şu tavsiyede bulunuyordu. “Eğer gittiğin yer senin şartlarına uymuyor ise sen gittiğin yerin şartlarına intibak et”

Kitabın can alıcı bir başka bölümü ise “piyano parkı”

Rusya’da ailelerin en değerli eşyaları piyanoları. Yıkım sırasında kişiler piyanolarının zarar gelmesin diye şehrin parklarına ve bulvarlarına bırakıyorlar. Birçok piyano sokak ortasında… Gerçekten etkileyici bir görüntü.

 

Bu kitabı okurken ben de Şefika Hanım’ın şahsında kendi ailemin tarihini ve izini sürmem gerektiğini düşündüm. Bizim ailelerimizde de aile bağlarını kuvvetlendiren, bizleri doğruluk, dürüstlük ve çalışkanlık ilkelerini öğreten   Şefika Hanım gibi vakur kadınlarımız vardır.


Feride PETİLON

 


Bir önceki kitap tanıtımını gördünüz mü?







İnsan gençliğinde birlikte olmanın sırrını aşkta arar. Kalbin hızlı atışlarında, özlemde, heyecanda ve karşısındaki insanı düşünmeden geçiremediği saatlerde... Oysa yıllar geçtikçe anlar ki birlikte olmanın gerçek sırrı, yalnızca aşk değildir. Aşk bazen güçlenir, bazen zayıflar; bazen görünür olur, bazen sessizce geri çekilir. Ama iki insanı onlarca yıl boyunca yan yana tutan şey, her gün yeniden verilen küçük ve görünmez bir karardır: "Bu insanla hayatı paylaşmayı sürdüreceğim."

 

Uzun bir evlilikte alışkanlık çoğu zaman küçümsenir. İnsanlar alışkanlığı aşkın düşmanı gibi görürler. Oysa alışkanlık, güvenin başka bir adıdır. Aynı evde uyanmak, aynı sofraya oturmak, yıllardır tanınan bir sesin evin içinde dolaştığını bilmek, insanın ruhuna sessiz bir emniyet verir. Gençlikte heyecan aranan yerde, yaş ilerledikçe huzur aranır. Huzur ise çoğu zaman alışkanlığın içinde saklıdır.

 

Yıllar boyunca birlikte yaşayan insanlar, zamanla birbirlerinin kelimelerinden çok sessizliklerini anlamaya başlarlar. Bazen bir bakış, uzun bir konuşmadan daha fazla şey anlatır. Bir fincan çayın sessizce masaya bırakılması, üşüyen eşin omzuna örtülen bir hırka, hastalık günlerinde söylenmeyen ama hissedilen bir kaygı... Bunlar aşkın sessiz dilidir. Çünkü gerçek sevgi çoğu zaman yüksek sesle konuşmaz; gündelik hayatın içinde küçük hareketlerle kendini gösterir.

 

Birlikte olmanın sırlarından biri de kusursuzluk beklentisinden vazgeçmektir. İnsan gençken sevdiği kişiyi idealleştirir. Ancak yıllar geçtikçe herkesin eksikleri, huysuzlukları ve zayıflıkları ortaya çıkar. Gerçek yakınlık, karşımızdaki insanın kusurlarını görmemek değil, onları gördüğümüz halde yanında kalabilmektir. Çünkü sevgi, mükemmelliğe duyulan hayranlıktan çok, kusurlarıyla kabul edilmeye duyulan ihtiyaçtan beslenir.

 

Yaş ilerledikçe insan daha kırılgan olur. Bazen küçük bir söz incitir, bazen anlaşılmadığını düşünür, bazen de içindeki yalnızlık duygusu sebepsiz yere büyür. İşte böyle zamanlarda birlikte olmanın sırrı güçlü görünmeye çalışmak değil, kırılganlığını paylaşabilmektir. "Bugün kendimi iyi hissetmiyorum" diyebilmek, "Canım sıkkın" diyebilmek, "Bana biraz yakın olmanı istiyorum" diyebilmek yılların oluşturduğu duvarları yıkar. Çünkü samimiyet, insanın güçlü yanlarından değil, kırılgan yanlarından doğar.

 

Öte yandan iyi bir birliktelik, iki kişinin tamamen birbirinin içinde kaybolması anlamına gelmez. Her insanın kendine ait düşünceleri, hayalleri, okumaları ve iç dünyası olmalıdır. Yan yana yürümek, aynı insan olmak değildir. İki ayrı hayatın birbirine saygıyla dokunmasıdır. Kendi iç zenginliğini koruyabilen insanlar, ilişkiye de canlılık taşırlar.

 

Uzun yıllar birlikte yaşamak aynı zamanda affetmeyi öğrenmektir. Çünkü yarım asırlık bir evlilikte kırgınlıklar, yanlış anlaşılmalar ve hayal kırıklıkları mutlaka olur. Affetmek unutmak değildir; geçmişin yükünü sürekli bugüne taşımamayı seçmektir. İnsan yaşlandıkça anlar ki kalpte biriktirilen öfke, karşıdakinden önce insanın kendisini yorar.

 

Bazen insan, gerçekleşmemiş aşklara ya da geçmişte kalan ihtimallere bakıp onların daha parlak olduğunu düşünebilir. Ancak o aşklar günlük hayatın sınavlarından geçmemiştir. Hastalıkları, yorgunlukları, maddi sıkıntıları, yaşlılığı ve sıradan günleri yaşamamışlardır. Gerçek sevgi ise tam da bu sıradanlığın içinde sınanır. Parlak olmayabilir ama köklüdür. Gürültülü olmayabilir ama derindir.

 

Belki de birlikte olmanın en büyük sırrı budur: Her şeyi görerek kalabilmek. Yılların yüzlere bıraktığı izleri, değişen bedenleri, azalan güçleri, tekrarlanan hikâyeleri, aynı şakaları ve aynı alışkanlıkları görerek... Buna rağmen değil, tam da bunlar yüzünden birbirine bağlanabilmek.

 

Çünkü hayatın sonunda insanlar büyük aşk hikâyelerinden çok, kendileriyle aynı yolu yürüyen kişiyi hatırlarlar. Bir ömür boyunca yan yana yaşlanan iki insanın hikâyesi dışarıdan bakıldığında sıradan görünebilir. Oysa içinde sabır, emek, affetme, sadakat, dostluk ve derin bir bağlılık vardır. Birlikte olmanın gerçek sırrı da belki tam burada saklıdır: Her gün yeniden seçilen, sessiz ama köklü bir sevginin içinde.

 

Sevgili okuyucularım dün yani 5 Eylül günü eşimin doğugünüydü.72 yaşına geldi. Oysa onu tanıdığımda 21 bile değildi. Genç, çalışkan, neşeli ve saygı dolu bir üniversite öğrencisiydi. Birlikte yaşanan yılları aklımdan geçirince çoğunda sevgi ve şefkat, fedakârlık ve cesaret geçiyor.

İyi ki tanışıp güzel bir aile kurmuşuz. Her şey için teşekkürler sevgili David. Nice mutlu yılların olsun.


Sevgiyle kalın.

SARA YANAROCAK

 

 IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.

 Bir önceki yazımı okudunuz mu?









Torunuma Mektuplar-Sara Yanarocak
Satın Al

Featured Posts
Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Whatsapp
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page