
B.H.
“Ağabeyin Aaron’a ONUR (Kavod) ve İHTİŞAM (Tiferet) için kutsal giyisiler yap.” (Şemot 28:2)
Moşe’den söz edilmeyen tek peraşa Tetzave’dir. Çünkü O’nun giysilere ihtiyacı yoktu.
…… çıplak olduklarını anladılar. İncir yapraklarını birbirlerine diktiler ve kendilerine kuşak (Hagorot) yaptılar. (Bereşit 3:7)
Adem ve Hava başta birbirlerini IŞIK (Ruh) olarak gördüler. Fiziksel tarafa odaklanınca KIYAFET kavramı doğdu.
Batı dünyası tipik olarak başkalarına fiziksel olarak bakar ve fiziksel görünüm ile açıklar. Uzun boylu, sarı saçlı vs….
Böylece batı, bizleri kilo, cilt ve moda ile ilgili takıntılı olmaya ikna etti. Medyanın da baskısı eklenince direnmek zorlaştı.
İnsanların içinde bulunduğu en trajik durumlardan biri dış görünüşü ile birini etkilemeye çalışmasıdır. Kıyafetlerin bizi bu kadar kolay kandırabilmesi ne kadar tuhaf. Bir şapka ve pelerin sizi bir oyuncuya dönüştürebilir. Bir takım elbise ve kravat sizi meşgul bir yönetici yapabilir. Bir not defteri ve baret sizi neredeyse her yere sokabilir.
Oysa insanın en önemli boyutu RUHSALDIR. Yetenekleri, Umutları, Düşleri ve Korkuları.
"İnsanlar dış görünüşe bakar, ama Tanrı kalbe bakar" (1 Samuel 16:7)
Bu yüzden Tora ONUR KIYAFETİ konusunda çok sıkı davranıyor. Bizi gerçek kişiliğimiz dışında görmemeleri için yüzeysel görünümümüz konusunda uyarıyor.
TORA; Tanrının imajında yaratılmış olan insanın giyinmekte olduğu giysilerin ONUR ve ŞANINI temsil ettiğini öğretiyor. Bu erkek ve kadınların meselesidir. İnsan haysiyeti meselesidir.
Çünkü gerçek elbiseler fiziksel değil ışık gibi manevidir. Karakterimizin penceresidir. Davranışlarımız ve eylemlerimizin içeriği ile başkalarının ruhunda bırakmış olduğumuz izlerdir.
Çünkü, kişilik ve kimliğimizi ifade eden sevgiyi – adaleti – barışı – kutsallığı ve nihayet bilgeliğimizi yansıtabildiğimiz sürece tüm ruhları Tanrı’nın ilahi ışığıyla örtebiliriz.
Charlie Chaplin ile Albert Einstein bir kokteylde karşılaşırlar. Einstein, Chaplin’e dönüp hayranlığını şöyle dile getirir.
“Sanatınızın en çok hayran olduğum yanı evrenselliği. Tek kelime etmiyorsunuz ama bütün dünya sizi anlayabiliyor”.
Chaplin tebessüm ederek karşılık verir.
“Doğru…… Ama sizin şöhretiniz çok daha büyük. Çünkü kimse ne dediğinizi tam olarak anlamıyor; buna rağmen bütün dünya size hayran”.
Gerçekten insanlar Einstein’in giydiği manevi elbiseyi anlamakta zorlanıyor olabilirler. Oysa bu sır küçük bir detayın ardında gizlidir.
Bir Macar Yahudisi olan Fizikçi Edward Teller “Hidrojen Bombasının” mücididir. Kendisine “Niye bu bombayi icâd ettiniz” sorusu yöneltilince şu cevabı verir. “Bilim ordaydı ve ben sadece onu ortaya çıkardım”.
Zaman içinde aynı soru Einstein’e de sorulur. “Atom Bombasının yapımını tetikleyebilecek bir çalışmayı neden yaptınız”. Yanıtını şöyle olur. “Bomba yapmak aklımda bile yoktu. Ben tüm bilimsel çalışmalarımı belki insanlığa bir faydam olur düşüncesiyle geliştirdim” der. Gerçekten de yaşamının sonuna kadar atom bombasının yapımına hiç destek vermez.
Bu iki Yahudi bilim adamının verdiği cevaplar onların özünü (ruhani elbisesini) ortaya koyuyor. Einstein “Şehina’nın Kudreti Altında” (İlahi Mevcudiyet) olduğu için yaptıkları sadece insanlığa katkı sunmak içindi – imha etmek için değil.
Bizler de kendi içsel niteliklerimiz ölçüsünde birçok şey yapabiliriz. Örneğin bir “Aile Hikayesi” yaratabilirsek çocuklarımıza, torunlarımıza ve onlardan sonra gelecek olan kuşaklara bir iz bırakabiliriz.
Tıpkı babamız Avraam’ın yaptığı gibi…. O da sadece kendi çekirdek ailesinden başlayarak yola çıkmıştı.
Kohen Gadol, gerçek özünü, Tanrı'nın bir parçası olan ilahi kıvılcımını ifade edecek şekilde giyiniyor ve bu kıyafetler aracılığıyla kendisini ışık gibi ifade etme fırsatı buluyor.
Bu nedenle artık yıl olmayan her yılda Purim'den önceki Şabat günü Peraşa Tetzave’nin konusu olan “GİYSİLER” okunur.
Peki… ya siz, Purim’de hangi KOSTÜMÜ giyeceğinize karar verdiniz mi?
Sevgilerimle – Shabat Shalom – Purim Sameah
Moşe PASENSYA
Geçen haftanın peraşasını okudunuz mu?


Çok sevdiğim bir dostumun damadı uluslararası avukattı ve çok enteresan davalardan söz ederdi. Bunların bir tanesi domates tohumu ithal eden bir ülkenin toprağında yetişmeyen ürün için bir diğer ülkeyi mahkemeye vermesi ile ilgili idi. Bizim avukat tohumun sahibi ülkeyi savunuyordu ve şöyle diyordu: “Her iki ülkenin güneşi topraklarına aynı açıdan ulaşmıyor, her iki ülkenin toprağı minerallere sahip değil. Verim almak için bu kriterleri çok iyi incelemek gerekiyor” Ve tabii ki her toprakta her çiçek yetişmez diyerek tereyağından kıl çeker gibi davayı kazanıyor.
Bizler bile evimize çiçek alırken dikkat ederiz. Balkon saksısı mı? Salon saksısı mı? Suyu nasıl vermek gerekiyor? Toprak ve çiçek ince sanattır. Doğru ortam, doğru sulama ve en önemlisi doğru ilgi gerektirir.
Bizler de kendi gelişimimiz olsun, çocuklarımızın gelişimi olsun dikkat etmemiz gereken konuların başında kişiliğimizin ve bulunduğumuz coğrafyanın olmak istediğimiz için yeterli koşullara sahip olup olmadığımızdır. Yeteneklerimiz yeterli mi? Çalışma koşullarımız uygun mu? Sahip olduğumuz değerler yapmak istediğimiz ile örtüşüyor mu? Yoksa olmak istediğimiz için nelerden vazgeçmeliyiz? Bu artı eksi terazisi dengede mi? Yoksa bir taraf ağır basıp diğer tarafı baskılamak zorunda mı kalıyor?
Soruyu bir başka şekilde sorduğumuz zaman farklı anlamlar bulmak mümkün. “Eğer bir toprakta çiçek açamıyorsa ait olduğun toprağı ara” Eğer bulunduğun yerde soluyorsan sorun sende olmayabilir toprak verimli değil, güneş ışınları doğru açıdan gelmiyordur. Yön değiştir biraz kıpırda cesaret et seni anlayacak toprağa eriş. Doğru yerde olmamak kişiyi köreltir. Gitmek bir kaçış değil bir arayıştır. Potansiyelin ortaya çıkabileceği ortamı bulmak için çabalamaktır. Bazı hayatlarda kök salman mümkün olmayabilir. O zaman “git” ve dene.
Olmuyor ise vardır bir keramet diye de düşünmek mümkün. Israr doğru olmayabilir. Ayakları yere basmayan bir ısrar şartları zorlar. Israr ile yapılanlar ise kişiyi yorduğundan doğru yere varmak mümkün olmaz. İşte bu noktada bazen bırakmak evrenin durdurduğunu düşünmek ve devam edebilmek için gerekli enerjiyi toplamak için ara vermek önemlidir. Ara vermek bir vazgeçiş değildir. Ara vermek güç kazanmaktır.
İlerlemek istediğimiz konumunun tepesinde olmayı düşünmek kişinin hayaller arasına girer. O hayale erişmek için gidilen yol da kişiyi geliştirir. Sanatçı olmak için çaba sarfederken bu “sıfata” erişmek herkese nasip değil. Ama bu yolda ilerlerken öğrendiklerimiz bizi “sanatsever” olmaya yönlendirebilir. Bu da büyük bir kazanımdır. Yazar olamayabiliriz. Ama “edebiyat” ile olan bağımızı güçlendirirsek “hayata bakış açımızı” da güçlendiririz.
Haydi şimdi çiçek açma zamanı toprağı havalandırın ve gökkuşağı gibi ışık saçın…
Not: “Bazı çiçekler bazı topraklarda yetişmez” sözü futbol camiasından Aykut Kocaman’ın ünlü bir sözü imiş. Futbol ile uzaktan yakından ilgisi olmayan bir olarak bu sözü yorumladığıma inanamıyorum. Futbol severlerin bu deyiş hakkında söyleyecek çok sözleri olduğunu düşünüyorum.
Feride PETİLON
Bir önceki yazımı okudunuz mu?
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Yeni Netflix Dizisi:
Masumiyet Müzesi

Zeynep Günay Tan’ın yönetmenliğini yaptığı, Ertan Kurtulan’ın senaryosunu yazdığı Netflix’in Masumiyet Müzesi uyarlaması, Orhan Pamuk’un aynı adlı romanının büyülü, takıntılı ve zamana yayılmış aşk hikâyesini görsel dile aktarma konusunda cesur bir girişim. Romanın en büyük gücü, Kemal’in iç monologları ve saplantılı hafızası üzerinden kurulan öznel anlatımıydı. 8 Bölümlük dizi ise bu iç dünyayı dışavurumcu bir görsellikle, uzun planlarla ve nesnelere yüklenen sembolik anlamlarla anlatmayı tercih ediyor. Bu tercih, edebi metnin derinliğini birebir yansıtmasa da, farklı bir sanat formu olarak kendi atmosferini kurmayı başarıyor.
Yapımın en dikkat çekici yönü sanat yönetimi. 1970’ler ve 80’ler İstanbul’u; renk paleti, kostümler ve iç mekân tasarımlarıyla nostaljik ama steril olmayan bir gerçeklik içinde sunuluyor. Eşyaların –küçük bir küpe, bir sigara izmariti, porselen bir fincan– neredeyse karakterleşmesi, romanın “nesnelerle hafıza kurma” fikrine sadık bir duruş. Bu açıdan bakıldığında dizi, müze fikrini soyut bir metafor olmaktan çıkarıp görsel bir ritüele dönüştürüyor.
Kemal Basmacı rolünde Selahattin Paşalı’nın, Füsün rolünde Eylül Lize Kandemir’in, Sibel rolünde Oya Ustacı’nın oynadığı dizide Tilbe Saran gibi usta oyuncular da yer almakta.
Ne var ki baş rolde yer alan sanatçıkların oyunculuk performansları ise tartışmalı. Kemal karakterinin içsel çatışmasını yansıtma çabası yer yer etkileyici; ancak karakterin saplantı ile romantizm arasındaki ince çizgisi her zaman dengeli verilemiyor. Füsun’un temsili ise romanın gizemli ve erişilmez aurasını tam olarak yakalayamıyor; daha somut ve açıklanmış bir karakter olarak çiziliyor. Bu da hikâyedeki belirsizlik ve özlem duygusunu bir miktar azaltıyor.
Senaryo, romanın ağır ve içe dönük temposunu televizyon izleyicisine uyarlamak için dramatik yoğunluğu artırmış. Bazı yan karakterlere daha fazla alan açılması, hikâyeyi genişletiyor; fakat ana ilişkinin takıntılı doğasını seyreltme riskini de beraberinde getiriyor. Özellikle müze fikrinin ortaya çıkış süreci, romandaki kadar felsefi değil, daha pratik ve dramatik bir çerçevede sunuluyor.
Sonuç olarak Masumiyet Müzesi dizisi, romanın birebir görsel karşılığı olmaktan ziyade, ondan ilham alan bağımsız bir yorum niteliğinde. Edebiyatın içsel derinliği yer yer kaybolsa da, görsel estetik ve dönem atmosferiyle güçlü bir izleme deneyimi sunuyor. Romanı bilenler için karşılaştırmalı bir keşif; bilmeyenler için ise İstanbul’un melankolisi eşliğinde anlatılan, takıntılı bir aşkın modern bir trajedisi.
İlgilenenler için Orhan Pamuk’un 2008 yılında yayınlanan 530 sayfa gibi oldukça kapsamlı kitabının tanıtımını da aktarıyoruz.

Orhan Pamuk ve Masumiyet Müzesi
Orhan Pamuk’un 2008 yılında yayımlanan romanı Masumiyet Müzesi, aşkı bir duygu olmaktan çıkarıp bir hafıza biçimine, hatta bir koleksiyona dönüştüren benzersiz bir anlatıdır. Roman, 1970’ler İstanbul’unda varlıklı bir ailenin oğlu olan Kemal ile uzak akrabası Füsun arasında yaşanan tutkulu ve takıntılı ilişkiyi merkezine alır. Ancak bu hikâye yalnızca bir aşk hikâyesi değildir; aynı zamanda zaman, sınıf, modernleşme ve hatıralar üzerine derin bir sorgulamadır.


Kemal’in nişanlı olduğu dönemde Füsun’a âşık olmasıyla başlayan süreç, kısa bir mutluluğun ardından uzun yıllara yayılan bir özlem ve arayışa dönüşür. Füsun’un hayatından çıkışı, Kemal’in iç dünyasında büyük bir boşluk yaratır. Bu boşluğu doldurmak için yaptığı şey ise sıra dışıdır: Füsun’a ait ya da onunla bağlantılı her nesneyi saklamak, biriktirmek ve anlamlandırmak. Sigara izmaritlerinden tokalara, çay bardaklarından elbiselere kadar her obje, Kemal’in gözünde aşkın maddi bir kanıtına dönüşür.
Romanın en özgün yönlerinden biri, bu nesneler etrafında kurulan “müze” fikridir. Pamuk, hikâyeyi anlatırken okuru adeta bir sergi salonunda dolaştırır. Bölüm başlıkları ve anlatım biçimi, müze gezintisini andırır; her eşya bir anıyı, her anı bir duyguyu temsil eder. Bu yönüyle eser, edebiyat ile görsel sanatlar arasında bir köprü kurar.
Masumiyet Müzesi, aynı zamanda İstanbul’un değişen yüzünü de arka plana yerleştirir. 1970’lerden 2000’lere uzanan süreçte şehrin sosyal yapısı, sınıf farklılıkları ve kültürel dönüşümü satır aralarında hissedilir. Roman, bireysel bir aşk hikâyesi anlatırken, Türkiye’nin modernleşme sancılarını da görünür kılar.
Dili yalın ama yoğun, duygusal ama mesafelidir. Pamuk, Kemal’in takıntılı bakış açısından ilerlerken, okuru hem empati kurmaya hem de sorgulamaya davet eder: Aşk ne zaman masum kalır, ne zaman saplantıya dönüşür? Bir insanı hatıralar üzerinden yaşatmak mümkün müdür?
Masumiyet Müzesi, aşkın zamanla yarışını ve hafızanın kırılganlığını anlatan, çağdaş Türk edebiyatının en özgün ve tartışmalı romanlarından biridir.
Kaynak: ChatGPT
Bir önceki sanat yazımızı okudunuz mu?






















