top of page


Dün akşam, 15 Şubat 2026, ana akım TV kanallarından birini seyrediyordum.


Ana haber İran’daki ayaklanmada yaşamını yitirenlerin kırkıncı günü   nedeniyle o günlerde olanlara odaklanıyordu.


Hemen sonrasında, yerdeki siyah örtülere sarılmış cesetler dışında, aynı görüntülere benzeyen bir ikinci olay daha ekranlara yansıdı.


Bu seferki görüntüler Tahran’dan değildi.


Bnei Brak’tandı !!

İsraelin göbeğinde aşırı dincilerin, (dindarların değil, dincilerin) , Haredilerin yoğunlukla yaşadığı Bnei Brak semtinden!


Meğer iki genç asker kızımız üniformalarıyla görevli olarak gittikleri Bnei Brakta bu aşırı dincilerin saldırısına uğramış.


Çöp bidonlarına saklanmak zorunda kalmışlar.


Güvenlik güçleri bu ikisini zor bela kurtarabilmişler.


Ancak güvenlik güçleriyle saldırıcılar arasındaki çatışmalar sonucu ortalık, Tahran’daki görüntülere benzer görüntüleri ekranlara taşıdı, (cesetler hariç, iyi ki)

Yaralılar, tutuklananlar, yanan polis motosikletleri, alevler...........


Yahu İsraelli askerlere saldırmak ne demek?


Hamas’a mı özendiniz?


Bu nasıl bir düşmanlıktır bu ülkeye beslediğiniz?


Bu ülkede laiklerin yanısıra inançlarına sıkı sıkıya bağlı milyonlarca inançlı insan var.


İsrael’de inançlı olmak anarşist olmayı gerektirmiyor ki.


Ama sizler dini, inancı kendi çirkin amaçlarınız için kullanıyorsunuz.


Tabii büyük çapta sizi yöneten ve bundan çıkar sağlayan liderleriniz, ravlarınız ve ucuz politikacılarınızın da teşvikiyle.


Seçtiğiniz bu yaşam şekliyle,

ülkenin askerlere büyük gereksinimi olsa da, yüzlere gencimiz, inançlı veya seküler, vatanı korumak uğruna canlarını tehlikeye atsa da, sizler

‘’ÖLÜRÜM DE ASKERE GİTMEM’’ *

 diyerek kanunlara karşı gelip her türlü taşkınlığı yapabilirsiniz.


Günün şartlarına uygun öğrenime karşı çıkarak ve dolayısıyla çalışmayarak ülkenin ekonomisine katkıda bulunmayı reddedebilirsiniz.


Tam tersine devletten, (ucuz politikacılarınızın gün be gün hükümeti düşürme şantajıyla), bol miktarda kaynak da çekebilirsiniz.


Şimdi büyüklerinizden aldığınız güçle askerlerimize saldırmayı da becerdiniz...

Nereye kadar?


İsrael Merkez İstatistik Bürosunun hesaplamalarına göre Harediler bugün ülke nüfusunun yüzde 14,3’ünü teşkil ediyor.


Oran 2036 yılında yüzde 18-19’a,

2046 yılında ise yüzde 22-24 oranına yükselecek.


Düşünün bir:

Ülke nüfusunun dörtte biri askere gitmeyecek, işgücüne katkıda bulunmayacak, aksine geri kalan yüzdenin emeğini sömürecek.


Siz çocuklarınızın, torunlarınızın böyle bir ülkede yaşamalarını ister miydiniz?


Vakit daha geç olmadan büyük ve kıdemli her türden politikacımıza- ve bu UCUZ

devlet adamlarımıza- dur demenin zamanı gelmedi mi?


Karar sizlerin tabii.

 

·      Az sayıda da olsa vatandaşlık görevlerini tümüyle yerine getiren haredi gençlerimiz de var. Onlar tabii ki bu sözlerimin muhatabı değil.

 

Bondi  CHAKIM


Bir önceki yazımı okudunuz mu?



IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.






Fragments of a memory stretching from 1975 to 2023.

A woman narrates; a “Tower” refuses to remain silent.


Where Mazal believes she is telling her own story, she begins to uncover the traces of others. Lost memories, forgotten sorrows, and intimate reckonings…


Am I in this story?Perhaps…

But even within what I thought was my own story, there are the imprints of others.

I am only a single line in this tale.It is the others who carry the weight of the narrator.


                                                                        Back Cover Draft for the Novel Mazal Kısmet

Excerpt from the Book:

In the years when I first began to know myself, there was a sentence that often filled my ears, one my mother repeated to us children again and again:

“Don’t forget, Somos Judyoz — don’t forget, we are Jews.”


My restless, football-obsessed, mischievous brother Mordo was “Mordo” to my mother at home, but “Murat” in the outside world. When he was playing ball in the street, my mother would step out onto the balcony to call him in for dinner, shouting in her broken Turkish, half Turkish, half Ladino:

“Muraaat, come upstairs! Ven a kaza! Come home… don’t forget, Somos Judyoz.”


Years later, I began to wonder what lay beneath my mother’s insistence: “Don’t forget, Somos Judyoz.” Perhaps it was the residue of a memory stretching back four thousand years, to the ancient lands of the Eastern Mediterranean… A people scattered from Canaan to Babylon, and from there onto the roads of Roman exile — a journey that never truly ceased. A stubborn bond to a homeland from which they had been torn, yet never severed.


Or perhaps it was something simpler, more naked than that: the silenced cry that once ran through the veins of my ancestors, devastated simply for being Jewish, echoing again in my mother’s voice.

I do not know.


But I do know this: while my mother tried to preserve her children’s identity, she also gave them Turkish names. As if she wished both to conceal us and to make us visible at the same time. As if she wanted one of our hands in the past, and the other rooted in this land.


To my father, however, I was always “Mazali,” with the Hebrew possessive suffix -i — meaning, “My Mazal.”


Dear friends,

Today I would like to share a few lines about my novel Mazal Kısmet, which will soon go to print. Of course, I will not speak about its plot — that would spoil the whole magic of it. Instead, I would like to tell you a little about the stages a person goes through while writing a story or a novel.


This is, once again, an Istanbul story — a story set in the lands where I was born and raised. I had been carrying this story in my mind for a long time, and over the years, what began as a tiny seed gradually branched out, grew, and blossomed until it reached a point where it overflowed from my mind and began to live on the page. And for a long time now — ever since I began writing it — I have been living with this story in my mind.


In my bag, I constantly carried my pen and notebook — my little soldiers that helped bring to life the dialogues and scenes that appeared at the most unexpected moments, allowing them to breathe on the page through words and sentences. My pen, my notebook, and of course, my phone.


The scenes and dialogues that came alive in my mind would emerge at the most unlikely times. For example, at four in the morning, in darkness and heavy snow, while I was on the road, I would pull my car over at the most inconvenient spot just to record, by voice, the scenes flashing in my mind. At work, I scribbled dozens of notes on tiny scraps of paper in my pocket, and the moment I returned home, I would gather all the fragments of the day and either write them into my notebook or, if I had the time, sit at the computer.


There were days when snow was falling thick and heavy outside, and I continued writing at the keyboard, glancing out the window with a pang in my heart, lamenting the fading daylight.


Most importantly, during this process, I did not read much and did not watch much. Why? Because I did not want my story, in its purest state, flowing from my mind onto paper in my own words, to be influenced by anything else. I turned inward. I worked to ensure that the characters I created — born entirely from my own emotions and imagination — would remain authentic. Gradually, those characters grew stronger and began to guide the novel themselves; all that remained for me was to write.


Now, while the publishing house waits to print it, my characters are still speaking in my mind, still telling their stories — and I continue writing. Let’s see when I will finally place the last period.


You know, when I first began, I imagined it would be a hundred-page story. When I sent it to the publisher, I thought it was around three hundred pages — that’s what my Word document showed. But once it was formatted in the book template, it appeared as five hundred pages. It turns out my characters had far more to say than I ever imagined…


Who is Mazal Kısmet for?It is not a popular drama, not a fast-paced plot-driven novel, not a crime story, nor a romance. It is a novel of identity, written for the patient and emotionally perceptive reader.


Its reader enjoys “reading the soul,” because between the lines wander both the memory of families and the traces that recent history has left upon us.


"I’m off — I’ll continue chatting with the characters of my novel."


RahelÇela Behar


IYT dip not:

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.

 *Daha önceki yazımı okudunuz mu?*

Have you read my previous post?






2026 yılının bir Şubat sabahında, rüzgar sadece mevsimin sertliğini değil, aynı zamanda koca bir devrin kapandığını da kulaklarımıza fısıldıyor.

İsrael müziğinin ve toplumsal belleğinin en temel taşlarından biri yerinden oynadı; "ulusal hafıza" olarak nitelendirebileceğimiz o devasa kütüphane, derin ve vakur bir sessizliğe büründü.

Şarkısında bizi "yazın öleceğine" ikna etmişken Matti Caspi, bu kez kimseye haber vermeden bizleri gafil avladığı bir kış sabahında, o yüksek âlemlere, notaların asıl kaynağına doğru sessizce çekip gitti.

 

 


1949 yılında Kibbutz Hanita’da dünyaya gözlerini açan bu "Sabra" ruhu, modern İsrael tarihinin sadece bir tanığı değil, bizzat o tarihin 60 yıllık soundtrack’ini besteleyen adamdı.

O, nesilleri birbirine bağlayan, geçmişin tozlu raflarıyla geleceğin belirsiz tınıları arasında kurulmuş sarsılmaz bir köprüydü.


Keskin Bir Zekâ: Mizah ve Dilin Egemenliği       

​Caspi’nin sanatsal dehası, sadece teknik bir başarıdan ibaret değil; o, keskin bir zekâyı rafine bir mizah anlayışıyla harmanlamayı başarmış nadir bir sanatçı. Bu dehanın en somut ve belki de en ikonik tezahürü, modern İbranicenin babası sayılan Eliezer Ben-Yehuda üzerine kaleme aldığı ve bestelediği eseridir. Caspi bu eserde, dilin o katı, sarsılmaz ve bazen soğuk gelen kurallarını kasten, adeta muzip bir çocuk edasıyla ihlal etmiştir. Ben-Yehuda’nın ismini, o meşhur "Yekke" aksanıyla vurgulayarak bestelemiş, bu küçük ama etkili "linguistik manipülasyon" sayesinde dili, akademik kürsülerden alıp halkın samimi sofralarına iade etti. Kendi deyimiyle "Umarım bu hatayı fark etmezler" diyerek şarkıya kattığı o gizli dokunuş, bugün ironik bir şekilde İsrael sokaklarında hâlâ onun o "hatalı" ama ölümsüzleşmiş vurgusuyla yankılanmaya devam ediyor. Bu, sanatın kuralları yıkarak nasıl yeni bir gerçeklik inşa edebileceğinin en saf örneği.


Ehud Manor ve Jonathan Geffen gibi İbrani edebiyatının ve lirik dünyasının dev isimleriyle kurduğu o benzersiz ortaklıklar, Caspi’nin müziğini sadece bir eğlence aracı olmaktan çıkarıp manevi bir vatana dönüştürmüştür. Onu dinlemek, aslında "Israel Shel Pa’am" yani "Bir Zamanlar İsrael" kavramının antropolojik ve sosyolojik kaydına kulak vermektir. Onun şarkıları; evlerin kapılarının anahtarla kilitlenmediği, insanların birbirine sadece komşu değil kardeş olduğu, sınırsız ayçiçeği tarlalarının arasından geçilip yol kenarındaki mütevazı karpuz tezgahlarından alışveriş yapıldığı o saf, güven dolu ve huzurlu günlerin sese bürünmüş halidir. Caspi, o günleri sadece hatırlatmaz, onları notalarıyla bugüne taşır.


Teknik Deha ve Sesin Mühendisliği

​O, müzik dünyasında bir "akustik mimari" ustası olarak kabul edilir. Nahariya Konservatuvarı’ndan aldığı disiplinli eğitim, onun doğuştan gelen yeteneğini teknik bir mükemmeliyetle birleştirdi. Müzikologları her defasında hayran bırakan o karmaşık akor geçişleri ve alışılmadık ritmik yapıları, dinleyicinin beyninde adeta bir dopamin fırtınası estirerek yeni bir müzikal dilin mimarı oldu.



1970’li ve 80’li yıllarda birçok meslektaşı Batı’nın popüler ve tekdüze akımlarına kapılıp giderken, Caspi rotasını bambaşka diyarlara kırdı. Bossa Nova’nın yumuşak ritimlerini, Fas ezgilerinin mistik havasını ve Balkan tınılarının hırçın ruhunu bir araya getirerek özgün bir küresel sentez yarattı. O piyano başında bir dâhi, gitar tellerinde bir büyücü ve davul vuruşlarında bir matematikçiydi. En karmaşık armonileri bile sıradan bir insanın kalbine zahmetsizce, sanki dünyanın en doğal şeyiymiş gibi akıtmayı bildi.


Cepheden Sahneye: Toplumsal Bir Merhem

​Matti Caspi’nin müziği hiçbir zaman steril, dış dünyadan kopuk stüdyolarda hapsolmaz. Onun sanatı, ülkesinin en karanlık, en sancılı ve en umutsuz günlerinde, o acıların tam ortasında şekillenir. 1973 Yom Kippur Savaşı’nın o ağır atmosferinde, efsanevi Leonard Cohen ile omuz omuza vererek cephedeki askerlere moral konserleri düzenlemesi, ulusal belleğin en dokunaklı ve unutulmaz sahnelerinden biridir. Bu tarihi buluşma, müziğin sadece bir sanat dalı değil, kaosun ve yıkımın ortasında bir "merhem", tükenmek üzere olan ruhlar için bir "moral oksijeni" olduğunu tüm dünyaya kanıtlar.

Caspi, toplumun canı yandığında orada olan, o acıyı notalarıyla dindirmeye çalışan bir şifacıdır aynı zamanda.

 

​Ölümsüz Bir Mirasın Gölgesinde

​Genellikle hiçbir duygu belirtisi göstermeyen o meşhur "poker yüzü" nün ironik dokunuşunun ve o ciddi ve mesafeli maskesinin ardında, en yakınlarını bile kahkahaya boğan, hayata ironiyle bakan şakacı ve hayat dolu bir ruh gizler.

Matti Caspi, 2005 yılında ACUM Yaşam Boyu Başarı Ödülü'ne layık görüldüğünde, başarısı: "yüksek müzikal yeteneğin devasa bir duygusal güçle birleşimi" olarak tanımlandı.

 

Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un vedasında belirttiği gibi, o gerçekten de "kuşağımızın en büyük bestecisi" unvanını sonuna kadar hak ediyor.

Caspi, hayatın en karmaşık düğümlerini müziğiyle basitleştirirken; en derin hüzünleri ise ebedi bir teselliye, bir umut ışığına dönüştürdü.

​Kendi dizelerinde de vurguladığı gibi:                                              

 "Davulun sesi asla kesilmeyecek...". 

Bugün fiziksel varlığıyla aramıza veda etmiş olsa da, bıraktığı devasa mirasla o artık bu toprakların, bu kültürün ve her bir dinleyicisinin ortak hafıza mekanlarından biridir. Matti Caspi gitmiş olabilir, ama onun yarattığı o muazzam ses sarayı sonsuza dek ayakta kalacak.



O tek ve biricik… Halefi de yok Selefi de….

Anısı daim – Müziği Sonsuz Olsun


Malka AZARYAD



 Bir önceki yazımı okudunuz mu?








Featured Posts
Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
WhatsApp Image 2020-09-08 at 20.52.59 (1

İLETİŞİM

Telefon                           :+97236582936
Mail                                :turkisrael@gmail.com

 

KÜNYE

İYT Web Sitesi Künyesi:
Editör                             :Av.Yakup Barokas
Grafik Tasarım              :Şemi Barokas 
                                       Ovi Roditi Gülerşen

© 2018 by Turkisrael.org

bottom of page