top of page


B.H.


1952 yılında Bnei Brak'ta küçük ve bakımsız bir apartman dairesinde, İsrail toplumunun görünüşte birbirine zıt iki kesimi arasında bir 'zirve toplantısı' gerçekleşti.

 

Kurucu baba ve Başbakan David Ben Gurion, Ultra-Ortodoks hareketinin ruhani lideri Rabi. Avraham Yeshaya Karelitz'le, 'Chazon Ish' olarak bilinen kişiyle bir toplantı yapmak için özellikle bu Ortodoks yerleşim bölgesine geldi.

 

Bu toplantının birincil amacı, yeni doğan İsrail toplumunda din ve devletle ilgili belirli ayrıntıları 'düzeltmek'ti - esas olarak haredi Yahudilerin IDF'ye kaydolması konusu etrafında dönüyordu.

 

Aralarındaki büyük farklılıklara rağmen, toplantı herkesin anlattığına göre dostçaydı. Ben Gurion, kişisel günlüğüne toplantının “iyi bir ruhla ve bol kahkahayla, bir fanatiğin öfkesinden yoksun” bir şekilde gerçekleştiğini bile yazmıştı.

 

Sonunda iki adam, sınırlı sayıda Ortodoks adamın sıkı Tora çalışmalarını sürdürebilmeleri için ordu muafiyeti alabilmeleri konusunda bir anlaşmaya bile varabildiler.

 

Ancak bu anlaşmanın bağlamına bakıldığında, bunun tam anlamıyla bir devrim niteliğinde olduğu anlaşılmalıdır.

 

Ateşli bir laiklik yanlısı olan Ben Gurion ile ateşli bir dindar olan Chazon Ish'in aynı odada buluşması, hatta böylesine alışılmadık bir anlaşmaya varması nasıl mümkün olabilir?

 

Dünya Yahudiliğinin görünüşte birbirine zıt iki ucundaki bu iki büyük lider, uyumlu ve başarılı bir toplum inşa etmek için tüm tarafların -ne kadar "acı verici" olursa olsun- KATKIDA bulunması gerektiğini anlamıştı.

 

Bu kavram, bu haftaki Peraşanın isminde vücud buluyor. İbranice TERUMA sözcüğü KATKI’dır.

 

Varoluşumuzun temel taşı olan aile kavramı, yavaş yavaş parçalanıyor. Bir zamanlar evrensel bir beklenti olan aile, şimdi endişe verici derecede azalan bir kesim için ayrıcalık gibi görünüyor.

 

Bazılarımız bu vebanın sadece dış dünyayla sınırlı olduğu yanılgısına düşüyor. Bu sessiz, zehirli çürüme kutsal alanlarımıza sızdı. Bu eğilim ebeveynlerin kalplerini parçalıyor, ancak en çok kan kaybedenler, çoğu zaman kör bir unutkanlık içinde olan bekarların kendileri oluyor.

 

Kendilerine ve kolektif varoluşumuzun ruhuna derin, görünmez bir yara açıyorlar. Bu yıkıcı bulaşmanın zehirli kökeni nedir ve amansız yok oluşunu nasıl durdurabiliriz?

 

Evlilik, hayatımızın her yönü gibi, itici bir amaca ihtiyaç duyar. Her eylem, verdiğimiz her karar, belirli bir hedefe ulaşma arzusuna dayanır. Güçlü bir motivasyon olmadan, eylem imkansızdır.

 

Eğer evlilik sadece menfaat alışverişi değilse, amacı nedir?

 

Yaratılış Kitabı şöyle fısıldıyor: “Bir adam anne babasını bırakır ve karısına bağlanır, ikisi bir beden olur” (Bereşit 2:24).

 

Bu “bir beden” bağı, ticari bir pazarlık değil; insan gelişimini tamamlayan, biyolojik ve ruhsal olgunluğa ulaşan kutsal, ilahi olarak örülmüş bir zorunluluktur. Kırılmak için değil, kalıcı bağlar kurmak için çiftler halinde yaratıldık. 

 

Bu, bir uzuv kadar benliğin bir uzantısıdır.  Bir el ağrıyorsa, koparılmaz. İyileşme ararız veya varlığına uyum sağlarız. 

 

Sina deneyimi, Tanrı ile İsrail arasında kutsal bir evlilik olarak tanımlanır. Bu birliği sağlamlaştırmak için İsrail, çölde birlikte bir tapınak inşa etti; şöyle yazılmıştır: “Ve bana bir kutsal yer yapsınlar ki, aralarında barınayım” (Şemot 25:8). 

 

Bene-YisraEL, Tanrı'nın ailesi olur.

 

Mişkan'ın inşası için altın, gümüş ve bakır getirmeye çağrılırlar; her kişi kalbinin arzu ettiği şeyi sunar. Katı beklentiler yoktu. Her bağış değerliydi, çünkü sadece bu içten, zorlamasız katkılar, bu evliliğin meskenini ortaya çıkarabilirdi.

 

Her eş, evlilik ilişkisine sürekli olarak benzersiz “KATKILAR” (Teruma) sunmalıdır. Bu katkılar, bir yükümlülük duygusundan değil, gerçek bir adanmışlıktan kaynaklanmalıdır.

 

Partnerimizin katkılarına her zaman değer vermeliyiz, hatta bunlar bizimkilerden önemli ölçüde daha düşük olarak algılansa bile……..

 

Segilerimle  -  Shabat Shalom

Moşe PASENSYA

 

Geçen haftanın peraşasını okudunuz mu?










Bu yazımda Devlet Başkanımız Isaac Herzog’dan söz etmek istiyorum. Geçtiğimiz günlerde eşi Michal ile Avustralya’ya dört günlük bir ziyarette bulundu. Ziyaretin amacı, aralık ayında Bondi Plajı terör saldırısını yaşayan Avustralya Yahudileri ile dayanışmaydı…

 

Herzog 7 Ekim'den bu yana, kendisine eşlik eden eşi Michal ile birlikte, 1.600'den fazla yaslı aileyi nasıl ziyaret edip kucakladıysa, onların acılarını paylaşmaya çalıştıysa 16 kişinin öldüğü 43 kişinin yaralandığı terör olayına maruz kalan Avustralya Yahudilerine de taziye ziyaretinde bulunmaktı hedefi.

 

Tabii ki Avustralya Başbakanı Anthony Albanese ve diğer siyasi liderlerle de görüştü, iki ülke arasındaki ilişkilerin daha iyi bir geleceğe doğru taşınması yönünde görüş birliğine varıldı.

 

Ne yazık ki Herzog ve eşinin Sidney ve Melbourn ziyareti İsrael karşıtı protestocuların şiddetli gösterileri ile engellenmeye çalışıldı. Her gittikleri yerde binlerce polis tarafından koruma altına alındılar, Adass İsrael sinagoguna planlanan ziyaretleri güvenlik nedeniyle iptal edildi.

 

Böylesi olumsuz bir ortama rağmen Herzog çifti farklı ortamlarda ülke Yahudileri ile bir araya geldi. Kurulan sıcak ortamın görüntüleri haber programlarına fazla yansımadı. Sosyal medyada rastladığım görüntüler devlet başkanı ve eşinin ne denli sevgi ve gururla karşılandığını yansıttı.

 

Avustralya’ya vardıktan kısa bir süre sonra Bondi Plajı'ndaki saldırı yerine gittiler, çelenk bıraktılar ve Yeruşalayim’den getirdikleri taşları olay yerine yerleştirdiler. Herzog şöyle diyordu orada; "Biz büyük bir aileyiz ve bir Yahudi incindiğinde, tüm Yahudiler onun acısını hisseder. Bu nedenle bugün buradayım kederli aileleri kucaklamak ve teselli etmek için…"

 

Bu arada Avustralya’nın 117 bin kişilik bir Yahudi nüfusuna sahip olduğunu öğrendim. Büyük çoğunluğu İsrael ile güçlü bir bağ hissediyor. Bu bağ, Herzog'un Sidney'in doğu banliyölerindeki geniş bir Yahudi gündüz okulları kompleksi olan Moriah Koleji'ni ziyaret ettiğinde de aynı derecede belirgindi; ilkokul öğrencileri İsrael bayrakları sallayıp "Am Yisrael Hai" şarkısını söyleyerek onu karşıladılar.

 

Sidney'deki Uluslararası Kongre Salonu'nda "Bir Işık ve Dayanışma Akşamı" başlıklı etkinlikte yaklaşık 7.000 kişiye hitaben konuşan Herzog, "Burada bulunmamızın amacı, İsrael'in sizin bir parçanız olduğu kadar, sizlerin de İsrael'in de bir parçası olduğunuzu ifade etmektir" mesajını verdi.

 

Tabii kongre salonu dışında toplanan İsrael karşıtı göstericilere net bir mesaj vermeyi de unutmadı. “Aralık ayındaki Bondi Plajı terör saldırısının ardından, İsrael'i ve onu destekleyen Avustralyalı Yahudileri değil, binlerce vatandaşını öldüren İran'ı protesto edin” tavsiyesinde bulundu.

 

Isaac Herzog, henüz Avustralya’dan İsrael’e dönüş yolundayken, ABD Başkanı Donald Trump kamuoyuna açık bir şekilde Başbakan Binyamin Netanyahu’yu affetmesi için yeniden çağrıda bulundu ve bunu yapmadığı için Herzog’un “utanması gerektiğini” söyledi. Bu ağır hakaret Herzog’a eve dönüş uçuşu sırasında ulaştı.


Herzog, 30 bin feet yükseklikte bir yanıt oluşturmak üzere danışmanlarını topladı. Uçaktan yayımlanan yazılı açıklamada, başbakanın af talebinin şu anda hukuki görüş alınması için ilgili komisyonda olduğu ve bu süreç tamamlandıktan sonra Herzog’un talebi değerlendireceği belirtildi.

 

Açıklamada, “Süreç tamamlandıktan sonra devlet başkanı, yasaya, devletin çıkarlarına ve kendi vicdanına uygun olarak herhangi bir dış ya da iç baskının etkisi olmaksızın talebi inceleyecektir,” denildi.

 

Ayrıca Herzog’un, “İsrael Devleti’ne ve güvenliğine yaptığı önemli katkılardan dolayı Başkan Trump’a takdirlerini sunduğu” ifade edilirken, İsrael’in “hukukun üstünlüğüyle yönetilen egemen bir devlet” olduğu vurgulandı. Ve verilen yanıtta Herzog’un; Ben Israel’in Devlet Başkanıyım” ifadesi dikkat çekti…

 

Sizlerin ne düşündüğünüzü bilmiyorum ama ABD Başkanı Donald Trump’ın İsrael Devlet Başkanı Isaac Herzog hakkında “utanmalı” şeklinde bir ifade kullanması, bence diplomatik nezaket ve devletler arası saygı açısından son derece talihsiz bir davranıştır.

 

İsrael’de hukuki süreçler bağımsız kurumlar tarafından yürütülür, bu süreçlere dışarıdan baskı veya hakaret yoluyla müdahale etmeye çalışmak demokratik ilkelere gölge düşürür.

 

Isaac Herzog’un; “I am President of Israel” ifadesi aslında Trump’a verilmiş en anlamlı yanıt kanımca…



Nelly BAROKAS


İYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.


Bir önceki yazımı okudunuz mu?




YARI ŞAKA YARI CİDDİ

 (Bu başlık altındaki yazılar yaklaşık 2000-2005 yılları arasında İsrail'deki Türkiye'liler Birliği'nin tarihi Bülten gazetesinde yayınlanmıştır.)


Belki duymuşsunuzdur, kısa bir süre önce hesapta olmayan ağır bir ameliyat geçirdim. Hayatım birden kaydı, ama şimdi, Allahtan, yavaş yavaş eski yörüngesine oturuyor. Bu arada Bülten’e yazımı verme zamanı geldi çattı. Hem bir şey yazmamış olduğumu, ama daha kötüsü, bir şey yazamadığımı farkettim. Sanki yazmayı unutmuşum. Hissediyorum ki, Nesim Güveniş ağabeyim birazdan kapımı çalacak “Ee? hastaydın mastaydın anladık da, yazın nerde yazın?” diye soracak.

  

Sanki bütün ilhamım kurumuş. Ameliyatımla ilgili bir şey yazmamağa karar verdim. O kısmı şimdilik unutmağa çalışıyorum. Bütün kötü şeyler gelecekte olumlu bir bakış açısı alabilir ya, o zaman belki bir şeyler yazarım.

  

Bugün bilgisayarın başına oturdum, bütün gücümü ve dikkatimi toplayarak bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Nafile. Ne yazayım yahu? Peki bir arkadaştan benim için bir şeyler yazmasını istesem altına da ben kendi adımı yazsam ne olur? kimse fark eder mi? Alt tarafı yazıyı okuyan, ya, “narkozun etkisi ile biraz kafasının ayarı bozulmuş” der. Ya da, “ameliyat yaramış bak bu sefer ne güzel yazmış” der? İkisi de olabilir vallahi.

 

Peki ben, mesela, ünlü Türk mizah yazarı Gani Müjde’ye gitsem yalvar yakar ayaklarına kapansam, bu kez benim adımla Bülten’e bir yazı yazmasını istesem. Adam da beni kafasından atmak için, defi bela, on dakikada bir şey yazıp elime verse, altına da ben ismimi yazsam ne olurdu acaba? “Vay be! Mitrani’ye bak, bu kez ne biçim güzel yazmış” dermiydiniz?

 

Aslında, deli bir düşünce ama, hayattaki ünlü simaları, meşhur olmuş kişileri alsak, tombala torbası içine atıp karıştırsak ve sonradan yeniden çeksek her şey allak bullak mı olurdu? Yoksa her şey bir süre sonra yeniden bir şey olmamış gibi yeniden yerine otururmuydu?

 

Bundan aylar önce, Washington Post’da ilginç bir deneyin hikâyesi anlatılmıştı. Belki de bildiğiniz gibi, Joshua Bell bugün yaşayan en büyük keman virtüözlerinden biridir (40  yaşında). Konserlerine bilet bulabilen şanslıların yüzlerce dolara veda etmeleri gerekir. Kendisinden ilginç bir deneye ortak olması istenmiş. Deney kapsamında, Joshua Bell, 3.5 Milyon dolar değerindeki Stradivarius kemanını alıp, sabahın alacakaranlığında Washington’daki bir Metro istasyonu çıkışına yerleşmiş. Önüne mendilini serip, bütün maharetiyle 3 saat boyunca en güzel klâsik parçaları çalmış.

  

Joshua Bell’in önünden aceleyle işine koşan binin üstündeki insan arasından sadece yedi Allahın kulu müziği dinlemek için bir dakika duraklamış, o kadar. Üç saat sonra da mendilin üstünde 32 dolar toplanmış!

 

Eğer önünden hızla geçenlere çalmakta olan sokak çalgıcısının kim olduğu anlatılsaydı, herşeylerini biyana bırakarak durup dinlemek için karşısına çökerlermiydi acaba? Neden yaparlardı bunu? Beleş konser dinlemek için mi? yoksa sonra “bak ben Joshua Bell’i dinleme fırsatı buldum” diye etraflarına ballandırarak anlatma fırsatı için mi? Yoksa jötonun düşmesiyle, müziği gerçekten zevkle dinlemek için mi?


Peki, bilmem hangi müzedeki ünlü bir resmi alıp basit bir çerçeveye takarak duvarlarında amatör ressamların resimlerini sattığı bir lokantaya assanız, sizce kaç kişi o resmin güzelliğini fark edip satın almak için üstüne atlardı?

  

Tabii ki, ele alınacak temel sorular şunlar olmalı: İnsanlar dehayı uygun olmayan ortamlarda da tanıyıp değerini verebilir mi? Güzellik nedir? Ölçülebilir mi? Bu, kişiden kişiye göre değişebilen bir tanım mı? Bildiğim kadarı ile bütün bu sorular filosofların yüzlerce hatta binlerce yıldır tartıştıkları ve içinden çıkamadıkları meseleler.

  

Örneğin ben, ne zaman Louvre müzesine girsem, 45 dakika sonra kendimi çıkış kapısındaki kafeterya’da oturur bulurum. Buna karşılık, o müzeyi günlerce dolaşıp halâ sindiremedikleri için hayıflanan kişiler de tanırım. Demek ki anlamayana davul zurna az!

  

Acaba, içine su katılarak hazırlanan instant çorbalar gibi ünlü oluvermiş (Pop Star, Big Brother, ...) kişilerin kim olduklarını bilmeseydik, sokakta başımızı çevirirmiydik onlara doğru? Acaba, üniformasını artık çıkarmış yüksek rütbeli bir subayla onun kim olduğunu bilmeden beraber olsanız, onun liderliğini keşfedip hemen ona hayranlıkla bakarmıydınız. Acaba beni (evet beni!) başka bir ülkeye İsrael’i temsilen büyükelçi olarak gönderseler, oradaki arkadaşlar benimle yarım saat durduktan sonra “yok canım bu işte bir yanlışlık olmalı, kim bu hıyar” derlermiydi?

  

Acaba Binyamin Netanyahu’yu yanlız başına Afrika’daki bir kabile ile yaşamaya yollasalar bir süre sonra o kabilenin “başbakanı” oluverirmiydi? Yoksa onu  kısa zamanda çorba kazanının içine atıp kaynatıp yerler miydi? Acaba Shimon Peres’i bir süpermarketin kapısına çantaları açıp bakan bir güvenlik görevlisi olarak koysalar (başka ülkede canım!) bir süre sonra işini iyi yaptığı için maaşını arttırırlarmıydı?

 

Ah, başıma ağrı girdi.

 

Haydi Hoşçakalın!

Gani Müjde

                                                                                   

Moşe MİTRANİ     


IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.


Bir önceki yazımı okudunuz mu?


          


Featured Posts
Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
WhatsApp Image 2020-09-08 at 20.52.59 (1

İLETİŞİM

Telefon                           :+97236582936
Mail                                :turkisrael@gmail.com

 

KÜNYE

İYT Web Sitesi Künyesi:
Editör                             :Av.Yakup Barokas
Grafik Tasarım              :Şemi Barokas 
                                       Ovi Roditi Gülerşen

© 2018 by Turkisrael.org

bottom of page