top of page




Azerbaycan ile İsrael arasındaki ilişkiler son yıllarda enerji, savunma, teknoloji ve ticaret alanlarında dikkat çekici bir stratejik ortaklığa dönüştü.


Azerbaycan bugün İsrael’in en önemli petrol tedarikçilerinden biri olurken, iki ülke arasında savunma teknolojileri ve dijital altyapı alanındaki iş birlikleri de hızla büyüyor.


Uzmanlara göre Bakü ile Yeruşalayim arasındaki ilişkiler, bölgedeki en güçlü ve istikrarlı ortaklıklardan biri haline geliyor.


Jerusalem Post’ta yayımlanan habere göre, Azerbaycan merkezli NEQSOL Holding, İsrael ile ekonomik ve teknolojik iş birliklerini daha da genişletmeyi hedefliyor.


Şirketin CEO’su Kirill Rubinski, İsrail’in küresel teknoloji dünyasındaki konumuna dikkat çekerek, “İsrael, teknoloji ve her türlü öncü dijital inovasyon alanında dünyanın önde gelen merkezlerinden biridir.

Sadece Azerbaycan değil, dünyadaki tüm ülkeler İsrael ile çalışarak çok şey kazanabilir” ifadelerini kullandı.


Telekomünikasyon, enerji, madencilik ve inşaat alanlarında faaliyet gösteren NEQSOL Holding’in 11 ülkede 25 milyondan fazla müşteriye hizmet verdiği belirtiliyor.


Şirketin son dönemde İsrael merkezli teknoloji firmalarıyla çeşitli altyapı projeleri yürüttüğü ve özellikle dijital iletişim sistemlerinde İsrael teknolojilerini kullanmaya başladığı ifade edildi.

Haberde ayrıca, Azerbaycan’ın Müslüman çoğunluklu yapısına rağmen İsrael ile geliştirdiği yakın ilişkilerin bölgesel açıdan dikkat çekici olduğu vurgulandı.


Uzmanlara göre enerji ve savunma alanında başlayan Azerbaycan–İsrael yakınlaşması artık teknoloji, yatırım ve inovasyon eksenli çok daha geniş bir stratejik ortaklığa dönüşüyor.


Rubinski kimdir?


Rubinski Moskova'da doğdu ve sekiz yaşında, bilim insanı ve kıdemli Sovyet diplomatı olan babasının Fransa'daki Sovyet büyükelçiliğinde birinci danışman olarak atanmasıyla Paris'e taşındı.


Babası, Yahudi öğrenci kontenjanlarının son derece sınırlı olduğu bir dönemde, Sovyetler Birliği'nin seçkin uluslararası ilişkiler enstitüsü MGIMO'dan mezun olan az sayıdaki Yahudiden biriydi.


Rubinski daha sonra 1986'da aynı kuruma kaydoldu, Sovyet ordusuna alındı ​​ve eğitimini tamamlamadan önce iki yılını Sibirya'da geçirdi.


2003'ten beri Azerbaycan'ı yöneten Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, bir zamanlar Rubinski'nin MGIMO'daki hocasıydı. "İki yıl boyunca onun için sınavlara girdim."


Rubinski, Crédit Lyonnais'te on yıl boyunca yatırım bankacılığı alanında çalıştı ve Venezuela'dan Katar ve Rusya'ya kadar petrol ve doğalgaz anlaşmaları üzerinde görev aldı.


Amerikan takımı 11 Eylül saldırılarında büyük kayıplar verdi. "Takımımdan 92 kişi öldü," diye hatırladı.


"Bütün iş çöktü ve ben kurtarmak zorunda kaldım. İşletmeyi ABD'den Avrupa'ya taşımak yerine, ABD'deki pozisyonları kapatmak zorunda kaldım çünkü kelimenin tam anlamıyla hiçbir uzmanlık kalmamıştı."


Rubinski daha sonra özel sermaye sektörüne girdi, 2012'de 1,2 milyar dolarlık bir çıkış gerçekleştirdi ve Ukraynalı-Yahudi milyarder ve EastOne Group'un kurucusu Victor Pinchuk ile beş yıl çalıştı.


Rubinski daha yakın zamanlarda, OpenAI ve SpaceX'e erken yatırım da dahil olmak üzere aile ofisi yatırımlarını yönetti.


Kaynak;TJP


Bir önceki sosyalağlardan yazısını okudunuz mu?


 




Merhaba sevgili okuyucularım. Geçtiğimiz hafta çok önemli bir şahsiyeti kaybettik. Abraham Abe Foxman.


Savaşın bittiği 1945 yılında, hayatta kalabilen kimsesiz Yahudilerin, ailelerini çılgına dönmüş bir şekilde aradıkları dönemde, Henryk henüz küçük bir çocuktu.


Henryk dadısıyla birlikte yaşıyordu. Dadı, çocuğun babasının isteği üzerine onu yanına almış, kendi çocuğu gibi bakmış, yedirmiş içirmişti. Onu Nazilerden korumuştu. Aslında kadın bunu yaptığı için hayatını tehlikeye atmıştı ama, çocuğu çok seviyordu.

 

Aslında dadı çocuğun babası olan Joseph Foxman’ın hayatta kaldığına hiç ihtimal vermiyordu. Çünkü etraftaki bütün Yahudiler öldürülmüşlerdi. Bir tanesi bile geriye dönememişti. Mahvedilmiş Vilna Gettosu’ndan geriye hiçbir şey kalmamıştı. Dadı çocuğun babasının da Auschwitz’e   gönderildiğinden şüphesi yoktu. Oradan da kimsenin sağ çıktığı duyulmamıştı. O yüzden tereddüt etmeden çocuğu evlat edinmişti. Onu bir Katolik Kilisede hemen vaftiz ettirmiş, oradaki papazdan din dersi aldırmaya başlamıştı.

 

Henryk’in babasının döndüğü gün, Simha Tora bayramıydı. Son derece üzgün olan dadı, çocuğun giysilerini bir çantaya doldurdu. Küçük dua kitabını da en üste koydu. Babasına da çocuğun çok iyi bir Katolik olduğunu söyleyiverdi. Joseph Foxman oğlunun elini tuttu ve onu doğruca Vilna’daki Büyük Sinagoga götürdü. Yolda oğluna onun esas adının Avraham olduğunu ve aslında Yahudi olduğunu anlattı.

 

Evden biraz uzaklaşmışlardı ki, çocuk karşı köşedeki kilisenin papazını kapının önünde görünce, koşarak yanına gitti ve elini saygıyla öptü. Papaz onunla bir süre konuştuktan sonra, onun Katolik dinine ait olduğunu hatırlattı. Babası oğlunu acı içinde izliyordu.

 

Joseph oğlunu elinden tutarak, sürüklercesine kiliseden uzaklaştırdı. Ama aslında böyle davranmanın doğru olmadığını biliyordu. Oğluna sıkıca sarıldı ve aslında bu insanların oğlunu kötülüklerden koruduklarını ve iyi baktıklarını düşünmeye çalıştı. Çocuk onların sayesinde hayatta kalabilmişti.

Oğluna Yahudi olmayı, Yahudi dinini sevmeyi öğretmeliydi. Böylece yavaş yavaş diğer dini ve öğretilerini unutacaktı.

 

İkisi birlikte Büyük Vilna Sinagogundan içeri girdiler. Hayat dolu Yahudi mahallesinden geriye sadece bu sinagog kalmıştı. İçeriye girdiklerinde, Auschwitz’den geriye kalmış, hayatta kalmayı başarmış birkaç kişi ile karşılaştı. Bunlar yeniden Vilna’ya dönmüş, hayatlarını ve kırık Yahudi ruhlarını tamir etmeye çalışıyorlardı. O kadar acı çekmişlerdi ki, onlardan geriye pek bir şey kalmamıştı zaten. Ama yine de büyük bir sevinç ve coşkuyla dans edip, Simha Tora’yı mutlulukla kutluyorlardı. Herkesin bakışları küçük Avraham’ın üzerinde toplanmıştı. Ona dikkat ve hayranlıkla bakıyorlardı. Çocuğun eline parçalanmış bir dua kitabı verdiler. Çocuk da bu atmosferden çok etkilenmişti. Kendisini dansa katılmamak için zor tutuyordu.

 

Üzerinde Sovyet askeri üniforması olan bir adam gözlerini çocuktan alamıyordu. Joseph’in yanına yaklaşarak:

“Bu çocuk Yahudi mi?” dedi. Sesinde hayranlık vardı. Baba ona çocuğun Yahudi olduğunu, kendi oğlu olduğunu söyledi. Asker çocuğu bakakalmıştı. Gözyaşlarını tutamıyordu.

“Bu berbat dört yıl içinde, ben binlerce mil yol aldım. Bunca zaman içinde karşıma çıkan tek Yahudi çocuk bu oldu”. Oğlana bakarak:

“Omuzlarımın üzerinde dans etmek ister misin?” diye sordu. Çocuk babasının arkasında hareketsiz duruyor, askeri büyülenmiş gibi izliyordu.

 

Babası izin verince, asker çocuğu havalandırdığı gibi, omuzlarına oturttu. Askerin gözlerinden sevinç göz yaşları akıyor ve omuzlarındaki çocuğu sevinçle hoplatıyordu.

“Bu benim Sefer Tora’mdır” diyerek ağlıyordu.


Abe Avraham Foxman, “Anti-Defamation League” (ADL) derneğinin geçmiş ulusal başkanıdır. Abe, bu öykünün içindeki küçük Avraham’dır. Bu hikâye onun, Yahudiler ve Yahudi dini ile ilgili en önemli duygularla tanıştığı günün öyküsüdür.

Not: Bu hikâye Ruth Benjamin tarafından anlatılmıştır. Öykünün orijinali “Kosher Spirit” adlı kitapta yayınlanmıştır. Hepinize kutlu, mutlu, sağlıklı ve barış dolu bir yıl diliyorum.


SARA YANAROCAK

 

 IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.

 Bir önceki yazımı okudunuz mu?









Torunuma Mektuplar-Sara Yanarocak
Satın Al



Kırmızısı solmuş, güneşten ve zorlu hava şartlarından yıpranmış, yorgun yüzlü emektar şezlongumdan toprağa uzanan yalın ayaklarım, toprağın gece çiğ yemiş yüzeyinde hoşnutlukla ağır ağır ufacık kımıldanışlar yapıyor. En nihayetinde yüzünü gösteren yemyeşil çimler, yeşilin en koyu hâlini sonunda aldılar. Uzun bir kıştan sonra, eksi 20’leri hatta -30’ları gören ve yün çorapların içine saklanmış bedenimin tüm yükünü çeken uzuvlarım bu özgürlükten son derece keyifliler.

 

Milou ve Oro (köpeklerim), mutlulukla güneşle ve toprakla buluşmanın sarhoşluğu içindeler sanki. Sessiz bir huşu içinde güneşe yayılmışlar ve gözlerimin içine bakıp hafif hafif kuyruk sallıyorlar. Siz onların konuşmadığını sanıyorsunuz değil mi? Yanılıyorsunuz. Bizim aramızda özel antenler var; biz gözlerimizle anlaşıyoruz.

 

Ve ben bu satırları yazarken Quebec’li bir kuş, bahçemde eski usul gerilmiş çamaşır teline konuyor, ötüyor; bir diğeri hemen yanına gelip ona cevap veriyor, sonra bilinmedik yerlere uçuyorlar.

Gözlerim, ağaçların dallarına konan kuşlar ve yeşillenmiş doğa arasında geziniyor.

 

Toprağa değmekten hoşnut ayaklarım, iyice uzayan çimenlerin arasında kaybolarak üç yıl kadar önce küçücük bir saksıda, bir doğa pikniğinde hediye edilen ve bahçeme ne olduğunu bilmeden ektiğim bir fidenin, şimdi boyumu geçen bir ağaca dönüşmüş gövdesine doğru ilerliyor. Yapraklarına yakından bakıyorum; ne kadar da büyümüşler. Hiçbir bilgim olmadan ektiğim bu fidenin uzun ömrün sembolü olduğunu öğreniyorum; Google Lens’e yapraklarını tuttuğum zaman, adı “gürgen”miş ve meğerse şimdilerde boyumu aşan o küçücük fide yirmi beş metreyi bulacakmış. Her baktığımda doğanın mucizesini hatırlatan bir abide gibi salınıyor bahçemde...

 

Tekrar amaçsızca ektiğim bitkiler arasında geziniyorum. Geçen yıl ektiğim sümbüllerim de mor mor salınıp kokularını yayıyorlar etrafa.

Bizim burada durumlar şimdilik böyle... Sonra size ne yazayım diye düşünüyorum.

 

Geçen hafta yapay zeka ile ilgili yazmıştım ve yapay zekanın yaratıcılığa sekte vuracağını savunmuştum ve tam bu esnada arkadaşım Çağla Pelin’in Facebook’ta yapay zekâ ile ilgili paylaştığı bir bilgi karşıma çıktı. 2024’te Japon yazar Rie Kudan, Akutagawa Prize ödülünü kazandığında yaptığı açıklamada, romanında yapay zekâdan faydalandığını ve metnin yüzde beşinin yapay zekâ destekli olduğunu söylüyor. Ve biliyor musunuz, bu açıklama skandala dönüşmüyor; çünkü yapay zekâ cümle kurabilir ama niyet taşımaz, sorumluluk almaz ve fikrin arkasında durmaz diye açıklıyor Çağla Pelin Üstün paylaştığı yazıda...

 

Ben de bu yazının altına Çağla’ya şöyle bir yorum bıraktım:

“Bir şeyler yazmak isteyen insan, önce kendi iç dünyasına, sonra doğaya, sonra da topluma ve tabii ki insana bakarsa zaten yeteri kadar malzeme bulacaktır; geri kalanı ise düşüncelerin ağından kelimelere, cümlelere ve yazıya dökülmekten ibaret kalıyor. Eğer ansiklopedik bir bilgi gerekiyorsa yapay zekâ, Google, Wikipedia vs. okeydir tabii ama geri kalanı için çok da gerek var mı yapay zekâya, bilemedim?”

 

Siz ne dersiniz?

Bu günlük bu kadar... Buralar çok yeşillendi ve ben de iyice yeşili özlemişim...


Rahel Çela Behar


IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.

 Bir önceki yazımı okudunuz mu?

 











Featured Posts
Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page