
Yahudiler diasporada yüzyıllar boyu “görünür” ama güçsüzdüler. Bu Orta Çağ’da öyleydi, Yakın Çağ’da da öyleydi. Yaşadıkları topraklardan sürüldüler, kıyımlara, pogromlara uğradılar, son olarak da altı milyonun katledildiği, gaz odalarında öldürüldüğü tarihin en acımasız soykırımına uğradılar. Günümüzde ise Yahudiler her alanda başarılılar ama güçsüz değiller. Çünkü bir ülkeleri ve güçlü bir devletleri var.
Netanyahu, hayatta olmayan son rehine Ran Gvili’nin Gazze’den getirilmesinin ardından yaptığı konuşmada, günümüzde insanların değil devletlerin İsrael’in güçlü olmasını çekemediklerini ve İsrael devletinin doğrudan antisemitizmin hedefi haline geldiğini ifade etti.
Ortaya atılan iğrenç iftiralar, komplo teorileri, yalan suçlamalar Orta Çağ’da ne idiyse günümüzde de aynı. Tek farkla ki bu defa kan iftiraları, kaçırılıp öldürülen çocukların kanlarının hamursuza katıldığı türünden yalanlar yerlerini Gazze’de kasten öldürülen ve hatta organları çalınan çocuklara bıraktı.
İsrael küçücük bir ülke, sadece on milyon nüfusa sahip. Buna rağmen yüksek teknoloji odaklı ekonomisi, kişi başı 50.000 USD üzerindeki milli geliriyle dünyanın en zengin ve gelişmiş ilk on beş ülke arasında yer almakta. Bölgedeki petrol zengini Körfez ülkeleriyle yarışırken, Avrupa ve diğer gelişmiş Batı ekonomileri düzeyinde bir refah seviyesinde…
İsrael ayrıca dünyanın en önde gelen savunma gücünü elinde bulundurduğunu İran’a karşı “On İki Gün” savaşında bir kez daha kanıtladı. Sadece ihraç ettiği teknolojisi, “exit”lerden elde edilen gelir bölgedeki pek çok ülkenin milli gelirinin çok üstünde.
Evet devletler de kıskanır. Bazılarının ise kıskanmanın ötesinde İran gibi tek amaçları İsrael’i haritadan silmektir. Oysa İran halkının İsrael halkını dost bildiğini son ayaklanmada gördük. Ayetullah rejiminin sadece İsrael’e değil İran halkına da düşman olduğunu, acımasızca on binlerce genci öldürdüğünü gördük.
Maalesef Hamas’ın başlattığı bir savaşta her fırsatta Filistinliler lehine gösteriler düzenleyen aktivistlerin İran’da işlenen katliam karşısında kılını kıpırdatmadığına da bir insanlık ayıbı olarak tanık olduk.
Sorarım sizlere, Yılmaz Özdil gibi doğrucu diye bildiğimiz bir yazar, deprem bölgesinde İsraelli bir organ tacirinin sahra hastanesi kurarak organ çaldığını Sözcü TV’de açıkça iddia edebiliyorsa, CNN Türk, 1999 depreminde İsrael’in Türkiye’den çocuk kaçırdığı gibi saçmalıklara yer verebiliyorsa ve bunu ciddi ciddi tartışma konusu yapabiliyorsa, yanlı/yansız medyada sürekli İsrael’in “çocuk katili” olduğu ve soykırım yaptığı yönünde kafalar yıkanıyorsa halka da bu nefretin büyük ölçüde aşılanmış olması son derece doğal.
1999 ve 2023 Hatay depremlerinde İsrael yardıma koşan ilk devletler arasında yer aldı. Gölcük depreminde İsrailli bir binbaşının günlerce enkaz altındaki bir kızı kurtarırken çekilen fotoğrafları basında yer almıştı. O depremde İsrael’den tırlar dolusu yardım malzemelerini Adapazarı’na taşıyan gönüllülerin arasında ben de vardım. Enkazların altından gelen koku ve yıkımın yarattığı hüzün ile yaptığım işten duyduğum gurur duygusunu bugün dahi hissediyorum.

Bu yazıyı hazırlarken YouTube’a girip o dönemle ilgili görseller aradığımda tüm o resimlerin yerini Gazze’de çekilen görüntülerin aldığını gördüm. Bulduğum ender bir filmi aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.
Hatay depreminin üçüncü yılı nedeniyle, “İsrail Türkiye’de” başlıklı bir Facebook adresinde Türk halkına geçmiş olsun dileklerini ileten bir mesajın altında şu yorumlar yer almakta:
- Yamyamlar kaç tane çocuk yediniz ALLAH’ın laneti üzerinizde olsun.
- Kayıp çocuklarımız sizde mi şerefsizler?
- Bebek katilleri
- Tarihi eser hırsızları…
Ne diyelim, fazla söze gerek yok…
Av.Yakup BAROKAS
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?



Bir insan yaşadığı ülkeden ne bekler? Çoğu zaman bu soruya büyük kelimelerle cevap verilir: Güvenlik, özgürlük, refah, adalet. Ama insanı gerçekten ayakta tutan şeyler bu kelimelerden daha sessizdir. İnsan, ait olduğu bir yer bilmek ister. İsmini söylediğinde yabancı hissetmediği, döndüğünde omuzlarını düşürüp rahatladığı bir yer.
Israel'de bu duygu tek bir cümlede toplanır: Başka evim yok.
Bu bir sitem değildir. Bir çaresizlik hiç değildir. Bu, hayatın içinden söylenmiş sade bir gerçektir. Çünkü bu sözün arkasında yaşanmışlık vardır: "Bu evi ben iki elimle kurdum, kusurlarını da ben onarırım." Bu sözün arkasında, başka kapıların bir türlü "eve" dönüşemediği bir tarih vardır. Ya da bu evi, taş taş, iki elle kurmuş olmanın bilincidir.
Israel'de hayat mükemmel değildir ama gerçektir. İnsanlar burada yaşar. Çalışır, üretir, sever, kavga eder ve barışır. Kimse bu ülkeyi uzaktan, steril bir fanusun içinden sevmez; tozunu yutarak, sıcağında terleyerek sahiplenir.
"Başka evim yok" diyen insan, kök salmıştır. Sabahları bildiği sokaklardan geçer, akşamları aynı gökyüzüne bakar. Bu bağ yüksek sesle, sloganlarla kurulmaz; zamanla, sessizce, alışkanlıkla oluşur.
Ve en önemlisi: "Çocuklarım burada doğdu." Bu cümle büyük laflar etmez ama her şeyi anlatır. Bir yere sadece kendin için değil, senden sonrakiler için de ait olmanın taahhüdüdür. Geleceği ertelememek, hayatı başka bir zamana ya da başka bir coğrafyaya bırakmamaktır.
Bir Israel'li için bu ülke sadece bir posta adresi değildir. Günlük hayatın kendisidir. Sabah kahvesi, okul yolu, cuma akşamı yemeği… Devlet eleştirilir, hükümetler kızılır, sistem tartışılır ama "ev" tartışılmaz. Çünkü ev, yaşayanların nefesiyle ayaktadır.
İnsan sonunda şunu söyler: Geleceğimi burada belirleyeceğim. Bu bir meydan okuma gibi durmaz. Daha çok sakin, sarsılmaz bir karardır. Gitmeyi değil, kalmayı ve inşa etmeyi seçmenin cümlesidir.
Israel kusursuz olmak zorunda değildir. Çünkü ev dediğin yer kusursuz olmaz. Ev, çatısı aktığında tamir ettiğin, duvarı kirlendiğinde boyadığın yerdir. Terk ettiğin yer değildir.
Ben buradayım. Çocuklarım burada doğdu. Onların çocukları da burada doğacak. Nesiller burada kuruldu. Nesiller burada sürecek.
Çünkü kusurlarıyla, zorluklarıyla ve güzellikleriyle; bu ev bizim. Ve başka evimiz yok.
Ezra BEHAR
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?


B.H.
Beş Yahudi, dünyaya bakış açımızı değiştirdi.
MOŞE şöyle dedi; "Yasa her şeydir."
YEOŞUA şöyle buyurdu; "Sevgi her şeydir."
MARX şöyle demiştir; "Sermaye (para) her şeydir."
FREUD şöyle demiştir; "Cinsellik her şeydir."
ve sonra EINSTEIN geldi... şöyle dedi: "Her şey görecelidir!"
Bugünkü yasalar; büyük sineklerin delip geçtiği, küçüklerin de takılıp kaldığı bir örümcek ağı gibidir.
(Honoré de Balzac)
TORA kelimesi antik Yunanca ’ya “NOMOS TORA” olarak tercüme edilmiştir. (Düzen anlamında) Arapça, Farsça, Kürtçe ve Urduca’da NOMOS kelimesi devşirilerek “NAMUS TORA” şeklini almıştır.
Bilinenin aksine NAMUS sadece cinsellik kuralları değil Yasa, Töre, Onur sözcükleri altındadır ve izafi bir kavramdır. Yani tam da Ezgi, Armoni dediğimiz kelimeyle bir ve aynı şeydir. Ve yurttaşlık bağı ile ilgilidir. Ve bu yasalar üstünde fikir birliğine varıldığı an artık söz konusu olan NORM’dur.
Toplumun NORM olarak kabul ettiği yükümlülükleri Yahudilerin üç bin yıl önce, insanın hiç de nazik olmadığı bir dünyaya bunları tanıtması devrim niteliğindeydi.
Ancak, Yahudiliğin insanlığa armağanını sadece toplumsal olarak sınırlandırmak, asıl noktayı kaçırmak olur. Yahudiler dünyaya kadınlar ve çocuklar, zayıflar ve ezilenler için adaletten çok daha fazlasını getirdiler.
Bazen Yahudi Hukuku bir kısıtlama olarak görülür ve küçümsenir. Ancak karanlık bir dünyada fiziksel varlığımızı aydınlatan bir ışık giysisidir.
Yazılı Tevrat'a bakarsanız, "HAKLAR" kelimesinin tek bir kez geçtiğini bulmakta zorlanırsınız.
Bu haftaki Yasalar (Mişpatim) bölümüne bakarsanız;
Efendinin köleye karşı yükümlülükleri; çocuğun anne babasına karşı yükümlülükleri, öğrencinin öğretmenine ve öğretmenin de öğrenciye karşı yükümlülükleri; topluluğun yoksullara karşı yükümlülükleri, bireyin topluluğa karşı yükümlülükleri; yetimlere, hastalara, din değiştirenlere karşı yükümlülükleri; insanın Tanrı'ya karşı yükümlülüklerini, kısaca “YÜKÜMLÜLÜKLERİMİZİ” okursunuz.
Ancak “HAKLAR”, Tevrat'ın neredeyse hiç bahsetmediği bir konudur.
Neden?
Çünkü benim yükümlülüklerim olduğu sürece, sizin haklara ihtiyacınız yoktur.
İnsanların haklarını belirten bir hukuk sistemi kurabilirsiniz veya yükümlülüklerini sıralayan bir kanun yazabilirsiniz.
"Bütün insanlar eşit yaratılmıştır ve Yaratıcıları tarafından belirli devredilemez haklarla donatılmıştır" (ABD Bağımsızlık Bildirgesi- Thomas Jefferson) ifadesi,
"Ve bunlar, onların önüne koymanız gereken kanunlardır" (Şemot 21:1) ifadesiyle aynı anlama gelir.
Sonuç aynı olacaktır, ancak büyük bir farkla.
Haklara odaklanan bir sistem, “ALAN” bir ulus yaratır. Yükümlülüklere odaklanan bir sistem ise “VEREN” bir ulus yaratır.
Bir Yahudi hayata yükümlü olarak başlar. Çünkü Hayat ve Yükümlülük eş anlamlıdır.
Sevgilerimle - Shabat Shalom
Moşe PASENSYA
Geçen haftanın peraşasını okudunuz mu?





















