Yom Kippur ve İçimizdeki Günah Keçisi

Dün Yom Kippur'du. Yahudi dünyasının en kutsal, en sessiz, en ağır günlerinden biri… Sokakların boşaldığı, hayatın yavaşladığı, insanın ister istemez kendi içine döndüğü bir gün.
Ben Yom Kippur'u çocukluğumdan beri sevmişimdir. Belki “sevmek” doğru kelime değil. Bende hep başka türlü bir duygu uyandırmıştır. Biraz ürperti, biraz merak, biraz da hesaplaşma…
Şimdi yetmiş yaşımı doldurmuş biri olarak bugünün anlamı bana eskisinden daha farklı geliyor. Çünkü insan gençken önüne bakıyor. Yaş aldıkça arkasına dönüp bakmaya başlıyor. Önünde ne kadar zaman kaldığını değil belki ama geride ne bıraktığını daha fazla düşünüyor.
Yom Kippur da biraz bunun gibi değil mi?
Bir yılın bilançosunu çıkarmak…
Kime haksızlık ettim? Kimi kırdım? Hangi sözüm gereksizdi? Nerede sustum? Nerede konuşmam gerekirdi? Kimin kalbini bile bile incittim? Kim beni incitti ve ben bunu hâlâ içimde taşıyorum?
Ama Yom Kippur'un en temel sorusu belki de daha zor:
Kendime ne yaptım?
Çünkü başkalarına yaptıklarımızı hatırlamak bazen kolaydır. İnsan kendi acılarını daha iyi hatırlar. Fakat kendimize karşı işlediğimiz günahları görmek çok daha güçtür. Ertelediğimiz hayatlar, söylemediğimiz sözler, korkudan yapamadıklarımız, alışkanlıkların içine gömdüğümüz arzular…
Bazen insanın en büyük günahı, kendi hayatını yaşamaktan vazgeçmesidir.
Yıllardır Yom Kippur'un eski ritüellerinden biri beni düşündürür. Bet Hamikdaş döneminde günahların sembolik olarak üzerine yüklendiği bir keçi çöle gönderilirdi. Günah keçisi…
Ne güçlü bir sembol!
İnsanlık belki de çok eski zamanlardan beri suçluluk duygusundan kurtulmanın yollarını arıyor. İçimizde taşıdığımız ağırlığı bir başka varlığın üzerine bırakmak, sonra onu bizden uzaklaştırmak…
Keçiyi çöle gönderiyoruz ve sanki günahlarımız da onunla birlikte gidiyor.
Fakat gerçekten gidiyor mu?
İşte benim yıllardır aklımı kurcalayan soru bu.
Bir gün oruç tutmak, bütün gün dua etmek, günahlarımız için Tanrı'dan af dilemek ve ertesi gün yeniden eski hayatımıza dönmek… Bu gerçekten insanı arındırmaya yeter mi?
Bana göre yetmez.
Ama belki Yom Kippur'un amacı da bu değildir.
Belki oruç, günahlarımızı silmek için değil, onlarla yüzleşebilmek için vardır.
İnsan aç kaldığında bedeninin sesini daha fazla duyar. Günlük hayatın gürültüsü biraz çekildiğinde zihninin içindeki sesler belirginleşir. Ve insan, bütün yıl kaçtığı sorularla baş başa kalır.
“Ben nasıl bir insan oldum?”
Bu soru yaş ilerledikçe daha da önem kazanıyor.
Yetmiş yaşında insan artık kendisini gençliğindeki kadar kolay kandıramıyor. Bazı şeylerin değişmeyeceğini, bazı insanların değişmeyeceğini, bazı kayıpların yerine konulamayacağını biliyor. Ama aynı zamanda insanın kendisiyle ilgili hâlâ yapabileceği bir şey olduğunu da anlıyor.
Belki de Yom Kippur'un gerçek anlamı burada.
Affedilmek değil, değişebilmek.
Çünkü bir insanın başkasına yaptığı kötülüğü yalnızca Tanrı'dan af dileyerek ortadan kaldırması bana hiçbir zaman yeterli gelmedi. Eğer birini kırdıysam, onun gönlünü almam gerekir. Bir haksızlık yaptıysam, mümkünse telafi etmem gerekir. Bir sözüm bir insanın kalbinde yara açtıysa, “Tanrı beni affetsin” demek o yarayı kendiliğinden iyileştirmez.
Tanrı'dan af dilemek belki insanın vicdanını rahatlatır.
Ama vicdanın rahatlaması ile ahlaki sorumluluğun sona ermesi aynı şey değildir.
Belki de Yom Kippur'u bir tür savunma mekanizması olarak görmemin nedeni budur. İnsan, yaptığı hataların ağırlığı altında ezilmek istemiyor. Affedilme inancı ona yeniden başlayabilme gücü veriyor. “Geçmiş geçti” diyebilmek insan ruhu için büyük bir ihtiyaç.
Fakat geçmiş gerçekten geçiyor mu?
Hayır.
Geçmiş değişmiyor. Ama insan geçmişiyle kurduğu ilişkiyi değiştirebiliyor.
Belki Yom Kippur'un mucizesi burada.
Ben artık yetmiş yaşındayım. Hayatımın bilançosunu çıkarırken yalnızca yaptığım yanlışları düşünmüyorum. Yapamadıklarımı da düşünüyorum. Ertelediklerimi, sustuklarımı, fazla hoşgörü gösterdiklerimi, bazen kendimi gereğinden fazla geri çektiğim zamanları…
Ve şunu fark ediyorum:
İnsanın hayatında yalnızca başkalarına yüklediği günah keçileri yoktur. Bazen kendi içimizde de bir günah keçisi yaratıyoruz. Kendi mutsuzluğumuzun, başarısızlıklarımızın, kaçırılmış fırsatlarımızın bütün sorumluluğunu bir şeyin, bir insanın, bir dönemin üzerine yüklüyor ve sonra onu çöle gönderiyoruz.
Oysa insanın asıl olgunluğu, günah keçisini aramaktan vazgeçtiği yerde başlıyor.
Yom Kippur benim için artık “Tanrım beni affet” demekten biraz daha fazlası.
“Tanrım, bana kendime dürüst olma gücü ver” demek.
Geçmişimi inkâr etmeden onunla barışabilmek…
Kırdığım insanlardan özür dilemek…
Beni kıranları affetmeye çalışmak…
Ve en önemlisi, yeni bir yılın kapısından geçerken aynı insan olarak girmemek.
Çünkü bir gün oruç tutmak kolaydır.
Bir gün dua etmek de kolaydır.
Günahlarımızı çöle göndermek de kolaydır.
Zor olan, günah keçisi geri döndüğünde onunla birlikte eski hayatımıza dönmemektir.
Belki Yom Kippur'un gerçek anlamı budur.
İnsanın Tanrı karşısında değil, önce kendi vicdanının karşısında dürüst olabilmesi.
Ve yeni yıla, daha temiz bir vicdanla değil yalnızca, biraz daha iyi bir insan olma niyetiyle başlayabilmesi.
Gmar hatima tova.
Sevgiyle kalın.
SARA YANAROCAK
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?


Yorumlar