1908 – 1920: Vatandaşlıktan yabancılığa

Bir önceki yazıda, Tanzimat'tan II. Abdülhamid'in son yıllarına kadar Osmanlı Devleti'nin bütün tebaayı ortak bir vatandaşlık kimliği altında birleştirme çabasını ele aldık. Osmanlı Yahudileri de bu sürecin güçlü destekçilerinden biri olmuş, kendilerini yeni Osmanlı toplumunun ayrılmaz bir parçası olarak görmüşlerdi.
1920 ye geldiğimizde eşit vatandaşlıktan başlayan bu kısa sürecin sonunda Yahudiler yabancı olmuşlardı.
II. Meşrutiyet: Son Osmanlı Umudu
24 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanı Yahudilerin Osmanlı’nın bir parçası olma umutlarını daha da güçlendirdi. İttihat ve Terakki, din ve etnik köken ayrımı gözetmeyen ortak bir Osmanlı milleti fikrini yeniden gündeme getiriyordu. Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler artık anayasal haklara sahip eşit vatandaşlardı. İmparatorluğun 400,000 Yahudi’sinin çoğu yeni rejimin en sadık taraftarlarındandı. 1908, 1912 ve 1914 seçimlerinde meclise dörder Yahudi milletvekili girmişti. Bunlar arasında öne çıkan, Kamu görevlerinde Emanuel Karasu İttihat ve Terakki içinde etkin bir rol oynamış ve II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesini kendisine bildiren heyette de yer almıştı. Yahudi cemaat önderleri Meşrutiyet'i destekledi, Yahudi gazeteleri anayasal düzeni ve eşit vatandaşlık ilkesini savundu. Uzun yıllardır destekledikleri Osmanlıcılığın sonunda gerçekleştiğine inanıyorlardı.
Bu iyimserlik çok sürmedi. Balkanlar'daki gelişmeler ve imparatorluğun çözülme süreci, İttihat ve Terakki'yi birkaç yıl içinde eşit vatandaşlık anlayışından uzaklaştırarak devletin geleceğini bambaşka bir biçimde tanımlamaya yöneltecekti. Bu değişim, ayrılıkçı bir siyasi hedefi bulunmayan Osmanlı Yahudilerini de etkileyecekti.
1908–1920 arasında Osmanlı Devleti, içte ve dışta yaşadığı büyük travmalar karşısında, çözülmekte olan imparatorluğu ayakta tutacak yeni bir siyasal ve toplumsal kimlik arayışına girdi.

Balkan Felaketi ve Osmanlıcılığın Çöküşü
II. Meşrutiyet'in ilk yıllarında İttihat ve Terakki hala Osmanlıcılık ve eşit vatandaşlık fikrini savunuyordu. Ancak 1910'da Selanik'teki gizli kongrede eşit vatandaşlığın imparatorluğu ayakta tutmaya yetmeyeceği ve devletin Müslüman-Türk karakterinin korunması gerektiği yönündeki düşüncesi hakimdi.

1912–1913 Balkan Savaşları'nın yarattığı büyük travma bu fikri devletin yeni siyaseti haline getirdi. Osmanlı Devleti Rumeli'nin büyük bölümünü kaybederken yüz binlerce Müslüman muhacirin Anadolu'ya sığınması ve Balkan milliyetçiliklerinin başarısı, İttihatçıların Osmanlıcılığın artık imparatorluğu bir arada tutamayacağı sonucuna varmalarını hızlandırdı.
Osmanlıcılık giderek Türk-Müslüman hakimiyeti etrafında yeniden tanımlandı. İTC'nin 1911 kongre raporunda Osmanlıcılığın temelinde İslam, Türklük ve Hilafet vurgulandı. Vatandaşlığın ölçüsü de Osmanlı Devleti'ne sadakat olmaktan çıkarak giderek Türk ve Müslüman kimliğine dayanmaya başladı.
Önemli olan Yahudilerin devlete sadakati değil, devletin vatandaşını hangi kimlik üzerinden tanımlamaya başladığıydı.

Makbul Vatandaşın İnşası
İttihat ve Terakki'nin yeni devlet anlayışı kısa sürede 1914'ten itibaren Milli İktisat politikasının uygulanmaya başlamasıyla hissedildi. Resmi söylemde amaç yabancı sermayeye bağımlılığı azaltmak ve yerli girişimciliği güçlendirmekti. Ancak "yerli" kavramı giderek Türk ve Müslüman girişimci ile özdeşleşti. Ekonomik hayatın Rum, Ermeni ve Yahudi tüccarlardan alınarak Türk-Müslüman bir burjuvaziye devredilmesi stratejik bir hedef haline geldi.
Bu politika ile 1913 ve 1914 yıllarında milli boykot hareketleri, basında sıkça kullanılan "milli iktisat", "milli sermaye" ve "milli tüccar" kavramları, ekonomik hayatın Türk ve Müslüman unsurlar lehine yeniden düzenlenmesini meşrulaştırıyordu.
Aynı dönemde devlet teşkilatında da benzer bir dönüşüm başladı. Kamu görevlerinde giderek Türk ve Müslüman kadrolar tercih edilmeye başlandı. Bu anlayış, Cumhuriyet döneminde hukuki zemine kavuşacak olan "devlet memuru Türk olmalıdır" ilkesinin de öncüsüydü.
Talat Paşa'nın yönlendirdiği iskan politikaları da Anadolu'da Türk ve Müslüman nüfusun güçlendirilmesini hedefliyordu. Böylece "makbul vatandaş" kavramı resmi bir kanunda tanımlanmamış olsa da ekonomi, nüfus ve bürokrasi politikalarında fiilen uygulanmaya başladı.
Osmanlıda antisemitizmin yükselmesi
1910-1914 yılları arasında Osmanlı Devleti ve basınında Yahudiler "potansiyel bir iç tehdit ve komplocu unsur" olarak görülmeye başlandı. Siyonizm tartışmaları, Yahudi cemaatinin tarihsel "sadakat" imajını devlet katında giderek bir beka sorununa dönüştürdü.
Yahudilerin yeni "makbul vatandaş" tanımının dışında bırakılmasının, herhangi bir açıklaması yoktu: Rumlar, Bulgarlar ve Ermeniler hatta Arnavutlar bile bağımsız devlet kurma hedefleri nedeniyle "ayrılıkçı unsur" olarak gösterilebiliyordu. Oysa Osmanlı Yahudilerinin böyle bir siyasi programı yoktu. Bu nedenle onları dışlamak için yeni bir ideolojik gerekçeye ihtiyaç vardı. Bu ihtiyacı, Avrupa'dan ithal edilen antisemitik söylem karşılayacaktı.
Bu yıllarda, Avrupa'da XIX. yüzyılın sonlarında yaygınlaşan modern antisemitizm Osmanlı topraklarına da taşındı. Yahudi karşıtı komplo teorileri Osmanlı aydın çevrelerinde ve basınında yer buldu. Daha önce dini önyargılarla ve çok sınırlı kalan Yahudi karşıtlığı söylemleri modern milliyetçilik, ekonomi ve siyaset alanlarında yer buldu.
Osmanlı toplumu, Siyon Liderlerinin Protokolleri ile de bu döneme tanıştı. İTC'ye karşı çıkan çevreler, örgütün arkasında “Masonik ve Siyonist bir gizli el” bulunduğunu ileri sürmeye başladı. Protokoller ‘deki “Yahudilerin dünyayı ve devletleri perde arkasından yönettiği” iddiası da İttihatçıları yıpratmak için propaganda malzemesine dönüştü.
Siyon Liderlerinin Protokolleri, 1903'te Rusya'da yayımlanan sahte bir komplo belgesidir. 1921'de The Times tarafından sahte olduğu ortaya konmasına rağmen, dünya çapında antisemitizmi besleyen önemli araçlardan biri haline geldi.
Böylece Yahudiler yalnız “gayrimüslim” değil, potansiyel olarak güvenilmez ve şüpheli bir unsur olarak görülmeye başlandı. Antisemitizm bu süreçte değişimin nedeni değil, devletin yeni vatandaşlık anlayışını meşrulaştıran ideolojik araçlardan biri oldu.

“Dönmeler Masonlar Yahudiler”
1908 Devrimi’nden sonra İTC’ye karşı çıkan muhalifler, Selanik’in Yahudi nüfusu, Yahudi Emanuel Karasu ve dönme Mehmet Cavid bey’in İTC içindeki rolleri ve bazı İttihatçıların Mason localarıyla ilişkilerinden hareketle İTC’nin Yahudiler, Masonlar ve dönmeler tarafından yönetilen gizli bir örgüt olduğu söylemini yaydı. Avrupa’daki antisemitik komplo anlayışından beslenen bu anlatı, İTC ile İngiltere arasındaki ilişkilerin bozulmasıyla İngiliz diplomatlar tarafından da benimsendi ve yayıldı.

Bu iddia, 1. Dünya savaşında Müslümanların Osmanlıya karşı savaşmalarını teşvikte de bir propaganda aracı olarak kullanıldı. “Osmanlıyı Yahudiler yönetiyorsa Halifenin sözü geçmiyordur.”
Paradoksal olarak İTC bir yandan Yahudileri devlet yönetiminden ve ekonomiden uzaklaştırmaya çalışırken, diğer yandan Yahudiler ve dönmeler tarafından yönetilmekle suçlanıyordu. Bu komplo teorileri, İTC muhalefeti ile Avrupa antisemitizminin birleşmesiyle güç kazandı.
Sonuçta hem ITC hem muhalefet, kısacası tüm Osmanlı Yahudilere karşıydılar.
Osmanlıcılıktan Milli Yahudi kimliğine
Osmanlı kimliğinin zayıflaması ve Yahudilerin yeni “makbul vatandaş” tanımının dışında kalması, Yahudi toplumunda kimlik tartışmalarını derinleştirdi. Ancak bu doğrudan ve kitlesel bir siyasi Siyonizm'e yönelme anlamına gelmedi. 1908–1923 arasında Osmanlı Yahudileri içinde Osmanlı kimliğini savunanlarla Siyonizm'e daha sıcak bakanlar arasındaki tartışma giderek büyüdü. Yahudiler hakkında komplo teorileri düzenlenir, milli ekonominin dışında bırakılırken hala Osmanlıcılığa inananlar vardı.

1908 Devrimi'nin ilk yıllarında, özellikle İstanbul ve İzmir’deki Sefarad entelektüelleri için Siyonizm, Avrupa'daki gibi ‘ayrılıkçı/devlet kurucu’ bir siyasi hareket değil, Osmanlıcılık üst kimliği altında Yahudi kültürel kimliğini ve İbraniceyi yaşatma çabasıydı. Emanuel Karasu ve meclisteki diğer Yahudi mebuslar, Siyonizm'i imparatorluğa sadık bir kültürel hareket olarak görüyor, ayrılıkçı emelleri reddediyorlardı. “Osmanlı Siyonizmi” Avrupa Siyonizminden çok farklıydı.
1910 Selanik Kongresi sonrasında belirginleşen Türk-Müslüman milliyetçi yöneliş ile meclis ve basında yükselen sert Siyonizm karşıtlığı, Osmanlı Yahudilerinde ilk büyük kırılmayı yarattı. Devletin ve basının kendilerini "potansiyel hain/komplocu" olarak yaftalamaya başlaması, Yahudi aydınları arasında "Biz ne kadar Osmanlıyız desek de bizi asla eşit kabul etmeyecekler" düşüncesini yani asimilasyonun imkansızlığı fikrini doğurdu.
Bu dışlanma, o güne kadar Siyonizm'e mesafeli duran sıradan Osmanlı Yahudilerinin de Avrupa kökenli Siyonist örgütlerin kültürel, eğitimsel ve sosyal ağlarına, özellikle okullarına ve yardım derneklerine, daha sıcak bakmasına neden oldu.
Adato ve Duenyas aileleri
Balkan Savaşları'nın Yahudiler üzerindeki etkisi, Duenyas ailesinin yaşadığı Dimetoka'nın Bulgarların eline geçmesiyle somut bir aile hikayesinde de görülür. Bulgarların özellikle Müslüman ve Yahudilere yönelik yağma ve şiddet hareketleri üzerine, Sefarad Yahudi cemaati, güvenliğini sağlamak adına evlerini terk etti ve Edirneye göç etti. Yağmurdan kaçıp doluya tutulan mülteciler, birkaç hafta içinde çok daha büyük bir askeri kuşatmanın ortasında kaldılar. Yaklaşık beş ay süren kuşatma sırasında Dimetokalı mülteciler açlık, yakacak sıkıntısı, ağır bombardıman ve kolera salgınıyla karşılaştı. Osmanlı ordusu birkaç ay sonra Dimetoka’yı geri alınca evlerine dönen Yahudiler, harabeye dönmüş evler ve yağmalanmış işyerleriyle karşılaştı. Bunun ardından Müslüman halk arasında Yahudi komşularına yönelik sert bir ekonomik boykot ve yer yer şiddet olayları görüldü.
Dimetoka 1915’te tekrar Bulgarlara bırakıldı. Yehuda Duenyas ve ailesinin de 1913–1915 arasında Dimetoka’dan ayrılarak Edirne’ye yerleştiği bilinir.

1. Dünya savaşı ve Osmanlının sonu
1. Dünya savaşında tahminen 15 – 20,000 kadar Yahudi askere alınmıştı. Çanakkale’de büyük bir kısmı Yahudi olan 588 gayrimüslim asker savaşta öldü. İleride İsrail'in kuruluşunda büyük rol oynayacak ve o yıllar İstanbul’da talebe olan Ben Gurion ve Ben Zvi Osmanlı ordusunda gönüllü olup bir Yahudi birliği kurmak istediler. Cemal paşa bu teklifi önce kabul ettiyse de sonraları Siyonizm ve güvenlik şüpheleriyle reddetti.
Savaş sırasında İTC'nin askeri baskıları ve Yafo Yahudilerinin 1917'de casusluk şüphesiyle sürülmeleri, Filistin’deki Yahudileri Osmanlı Devleti'nden uzaklaştırdı ve İngilizlerin, Filistin'de bir Yahudi yurdu kurulması sözüyle somutlaşan siyasi Siyonizm'in korumasına yöneltti.
Bu savaş, farklı ülkelerdeki Yahudileri de karşı karşıya getirdi. Osmanlı Yahudileri Çanakkale’de İngilizlerin Yahudilerden oluşan silahsız katırcı taburuna karşı ve Filistin'de İngilizlere karşı savaşıyordu. Nitekim El Moravi’nin oğullarından, Liya’nın kardeşi Bohor Adato Filistin cephesinde İngilizlere esir düşmüş ve savaşın sonuna kadar Mısır’da esir kampında kalmıştı. Kötü şartlarda esaret sonucu savaş sonunda evine döndüğünde ailesinin onu tanımadığı anlatılır.
1908 Meşrutiyeti ile gayrimüslimlere askerlik hakkı (ve ödevi) gelmesi sevinçle karşılanmıştı. Ancak I. Dünya Savaşı başlayınca güvenilmez bulunan Yahudi, Ermeni ve Rum askerler silahsızlandırılarak "Amele Taburları"na (İş Ocakları) sevk edildiler. Yahudilerin eşitlik inancını yıkan en somut askeri ve hukuki travmalardan biri budur.
Savaşın sonunda İstanbul'un işgalinin ardından Meclis-i Mebusan 11 Nisan 1920'de feshedildi; 23 Nisan'da Ankara'da Büyük Millet Meclisi açıldı. Osmanlı Meclisi'nden farklı olarak yeni mecliste Yahudi veya başka bir gayrimüslim mebus bulunmuyordu. Böylece Osmanlı'nın çok dinli meclis düzeninden yeni bir siyasi yapıya geçildi.
Bu mecliste hiçbir Yahudi veya gayrimüslim mebus yoktu. Olmamasının nedeni, Milli Mücadele'nin ve bu Meclis'in tamamen İslami/Müslüman bir dayanışma, kimlik ve egemenlik temeli üzerine kurulmuş olmasıdır. Misak-ı Milli sınırları içinde kalan halk resmi olarak "birbirine öz kardeş, dini ve etnik haklarına saygılı Müslüman unsurlar" (Türkler, Kürtler, Çerkesler, Lazlar vb.) olarak tanımlanmıştı. Gayrimüslim azınlıklar bu ittifak tanımının dışındaydı.
TBMM’ye gayrimüslim ve özellikle Yahudi milletvekillerinin yeniden girmesi, ancak 1935’te Atatürk'ün kontenjan ayırmasıyla mümkün oldu.
Sonuç
Osmanlı tarihe gömülmüştü, fakat Osmanlı Yahudilerinin prensipleri değişmemişti. Büyük çoğunluğu devlete sadık, ayrılıkçı talepleri olmayan ve kendilerini toplumun ayrılmaz bir parçası olarak gören vatandaşlardı. Değişen devletin kendisiydi. Balkan Savaşları'nın yarattığı travmayla başlayan süreçte hükümetin Osmanlıcılıktan uzaklaşıp Türk milliyetçiliğini ve Türk-Müslüman kurucu unsur anlayışını benimsemesi, Yahudilerin 1920'de Meclis'te temsil edilmemesiyle birlikte onları daha da dışladı. Böylece 1908'de eşit vatandaşlık umudundan 1920'de dışlanmış bir azınlık konumuna geldiler.
Devletin kapsayıcı "Osmanlı vatandaşı" idealinden uzaklaşması Yahudilerin toplumunu Siyonizm'e daha sıcak bakmalarının önemli nedenlerinden oldu.
Siyaset bilimci Carles Boix 2025 tarihli çalışmasında, Yahudilere siyasi eşitlik tanınmasının onları yaşadıkları ülkenin milli kimliğiyle bütünleştirdiğini, eşitliğin reddedilmesinin ise ayrı bir Yahudi milli kimliği ve siyasi kendi kaderini tayin arayışını güçlendirdiğini savunur. Osmanlı Yahudilerinin yaşadığı dönüşüm de bu teze somut bir örnek oluşturmaktadır.
Bu dışlanma sürecinin devamını bir sonraki yazımızda işleyeceğiz.
İsak DUENYAZ
Daha fazla bilgi için
II Meşrutiyet: Son Osmanlı umudu
Balkan Felaketi ve Osmanlıcılığın Çöküşü
Makbul Vatandaşın İnşası
Osmanlıda antisemitizmin yükselmesi
“Dönmeler Masonlar Yahudiler”
Osmanlıcılıktan Milli Yahudi kimliğine
Adato ve Duenyas aileleri
Bir zamanlar Kırklarelinde Yahudiler yaşardı – Erol Haker
1. Dünya savaşı ve Osmanlının sonu
Bir zamanlar Kırklarelinde Yahudiler yaşardı – Erol Haker
Sonuç
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?



Yorumlar