top of page

Sarı Odam ve Sartre’ın Fısıltıları

37 dakika önce
2 dakikada okunur



Sarı Odam ve Sartre’ın Fısıltıları

 Her çeşit serüveni tatmak isterdim. Yanlış trene binmek. Bilmedik bir şehirde inmek. Cüzdanımı kaybetmek…


Bence serüven, ille de olağanüstü olması gerekmeyen, ama olağanın dışına çıkan bir olay diye tanımlanabilir efendim. J.P Sartre - Bulantı


Uzun bir yolculuktan sonra Telaviv’e geldim. Ve Yom Kipur  bayramını harika bir Türk topluluğu ile Jerusalem’de geçirdim. Ana dilimi konuşmayı özlemişim ve etrafımda Türkçe konuşmalar duymanın olağanüstü hazzını yaşadım. Hiçbir bayram diğerine benzemez bu yılki de anlam dolu ve diğerlerinden çok farklı idi. 


Sartre’nin dediklerini yorumladığım kadarı ile her yolculuk bir serüvendir. Ama ben bugün size seyahatimi değil  öncesinde yaşadığım deneyimimden kısaca bahsetmek istiyorum.


Bir yolculuğa çıkmadan önce siz ne yaparsınız?

Sizi bilmem ama eğer sağlığım iyi, gücüm yerindeyse evimi organize ederim. Dolaplar elden geçer; atılacaklar, verilecekler, uzun süredir “Bir gün kullanırım” diye bekleyen birtakım şeyler ayıklanır ve gereken yerlere ulaştırılır. Gerçi bu işler için illa bir yolculuk beklemem ama yolculuk öncesinde nedense bu telaşımı daha da artırırım. Bilmem neden…


İşte yine öyle bir yolculuk öncesi, sıra çalışma odama, yani benim elcağızımla boyadığım o sarı

odama geldi.


Bir yandan temizlik yaparken, bir yandan birikmiş kâğıtları ayıklıyor, diğer yandan da bu odada istiflediğim kitaplarımı düzenliyordum. Büfenin ve komodinin yerini değiştirerek odaya kendime göre yeni bir nefes aldırdım. Arada tabii kitaplara elim gidip tozlarını alırken düşünsel bir yolculuğa da çıkmadım değil. Ve yolculuk boyunca uçakta bana eşlik edebilecek birkaç eski kitap seçtim. Odadaki işimi bitirip biraz dinlendikten ve öğle yemeğimi yedikten sonra, kendime seçtiğim o kitaplarla verandada bir mola verdim.


Seçtiğim kitapların nereden geldikleri belli değildi. Ama epey eskiydiler. İki tanesi Jean-Paul Sartre’a aitti.

Önce biraz Bulantı’yı okudum. Sonra zihnim, elimdeki sararmış eski kitabın tarihine bakmak istedi. 


Birinci baskı: Kasım 1961.

Allahım! Bu kitap bana nereden gelmişti? Kafa patlattım. İstanbul’da bir sahaftan mı almıştım? Yoksa yıllar önce bir şekilde valizime girip benimle mi gelmişti?


Sonra aynı yazarın diğer kitabına geçtim: Denemeler. Buradaki asıl çarpıcı detay, kitabın Fransızcadan çevirisini yapanların Sabahattin Eyüboğlu ve Vedat Günyol olmasıydı. Kitap, Cağaloğlu’nda, Aralık 1964’te basılmıştı.


“Cağaloğlu” kelimesini okuyunca zihnimde bir zaman tüneli açıldı. Yetmişli yıllara doğru bir yolculuk yaptım. Babamın iş yeri ve çocukken Cağaloğlu’na yaptığım o unutulmaz ziyaretler... Bu iki eski kitabın bana düşündürdüklerini anlatmaya kalksam, satırlar yetmez.


Ta 1960'larda basılmış bu iki Türkçe kitap, benimle beraber okyanus aşmış ve şimdi Québec’te, bir verandada, sonbaharın serin esintisinde yeniden karşıma çıkmıştı.


Eski kitapların sanal zekayı beslemek için dijitalleştirilip yok edildiği, yeni yazılanların  ise yapaylık şüphesi taşıdığı bir dönemde yaşıyoruz. Maalesef ki sevgili dostlar; bugün soframıza giren yapay, hormonlu domates ve salatalıklar kadar, bu çağda yazılan hiçbir şeyin de tam anlamıyla insan elinden ve düşüncesinden çıktığına inanamıyorum artık. O nedenle bu iki kitabın kulağıma fısıldadıkları, bana o kadar gerçek, o kadar "insandan" geldi ki içim tarifsiz bir sevinçle doldu.


Babam küçükken bize sorardı: "Bugün en çok sizi ne mutlu etti?"

İşte o gün beni o zaman tünelinden çıkıp gelen ve insan kokan o kitaplar mutlu etmişlerdi.


Serüvenle, kitapla ve sevgiyle kalın


Rahel Çela Behar


IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.

 Bir önceki yazımı okudunuz mu?

 











Yorumlar


Bizi Takip Edin
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page