top of page


B.H.

Her yıl, toplu yas günümüz olan Tisha B'Av yaklaşırken, hem kadim kederi hem de kendi zamanımızın kırılmalarını taşıyoruz.

 

Hatırlanacak bir tarih parçasında yaşadığımızı, gelecek nesillerin soracağı bir dönemde olduğumuzu hissediyoruz. Savaşla parçalanmış, korku ve kutuplaşmayla yönünü kaybetmiş, netlik, barış ve bağlantı özlemi içindeyiz.

 

William Henry Harrison, Amerika Birleşik Devletleri'nin dokuzuncu başkanıydı. Yeni başkan, yaklaşık iki saat süren tüm zamanların en uzun açılış konuşmasını yaptı. Bunu günümüzde beş dakikalık bir televizyon görüntüsünün veya bir tweet'in seçim sonucunu belirleyebilecek olan modern çağla kıyaslayın.

 

Konuşmasından üç hafta sonra zatüre oldu ve yatalak kaldı. Göreve başlama konuşmasından tam olarak bir ay sonra, Harrison görev başında ölen ilk başkan oldu.

 

Harrison'ınki tarihteki en kısa başkanlık dönemiydi. Yani en kısa başkanlık ve en uzun açılış konuşması rekorunu elinde tutuyordu. Uzun olsa da, Harrison'ın konuşması, Moşe'nin ölmeden önce Bene-Yisrael’e yapmış olduğu son konuşmasından çok daha kısaydı.

 

Ve Moşe’nin tüm Yisrael’e konuştuğu sözler şunlardır. (Devarim 1:1)

 

Bu cümle Moşe’nin ilk kez Tanrı'nın sesiyle değil, kendi sesiyle konuştuğu Devarim Kitabının başlangıcıdır. Moşe, “on birinci ayın ilk gününden” (Devarim 1:3) ölümüne kadar (Devarim 31:2) beş hafta boyunca konuştu.

 

“Sözleriyle öldürmeyi” ima eden Moşe (Şemot 2:14); Tanrı'ya "Sözcükler adamı" olmadığını söyleyen aynı Moşe (Şemot 4:10) ve Sina Dağı'nda “Tanrı'nın sesiyle konuşan” Moşe (Şemot 19:19), şimdi nihayet konuşma şansı buldu ve bundan en iyi şekilde yararlandı. 

 

Önceki kitaplarını gözden geçirdi, atlanan detayları ekledi, açık olmayan noktaları netleştirdi ve halkına kendi uyarılarını ve nimetlerini (berahalarını) verdi. Sözleri Tanrı'nınkinden daha sertti, vaatleri daha belirgindi.

 

Sözlerinin yerini bulacağının garantisi yok. Konuşan ve dinleyen, geçmiş ve gelecek arasındaki mesafe çok büyük. Ama yine de deniyor.

 

Moşe, deneyimi ifadeye dönüştürüyor ve asla ulaşamayacağı bir yerde bulunanlara – yani bizlere dokunuyor.

Kesinlik değil, yoldaşlık sunuyor.

 

"Ve Tanrı'nın kulu Moşe orada, Moab diyarında, Tanrı'nın sözü üzerine öldü" (Devarim 34:5)

 

Kapılar kapanıyor gibi göründüğünde, hikaye ve hayal gücünün yeni kapılar açabileceğini; bedenimizle daha ileri gidemediğimizde, sesimizle ulaşabileceğimizi gösteriyor.

 

Bugün biz de, uçsuz bucaksız ve belirsiz bir şeyin kıyısında duruyoruz. Önümüzdeki ufuk bulanık. Önümüzdeki sular soğuk ve derin. 

 

Tisha B'Av'a hazırlanırken, kadim ve yakın geçmişin yıkımıyla baş başa kalıyoruz ve bu kadar kayıptan nasıl bir gelecek doğabileceğini merak ediyoruz.

 

Her hasta ziyareti sonrasında her anın değerli ve her saniyenin önemli olduğu gerçeğini kendime hatırlatıyorum.

 

Bunların son sözlerimiz olduğunu bilsek ne söylerdik? Her zaman böyle hatırlanacağımızı bilseydik hangi fikirleri ifade ederdik?

 

Harrison, göreve başlama konuşmasının aynı zamanda son konuşması olacağını bilmiyordu. Moşe ise son sözlerini hazırlamak için yüzyirmi yılını harcadı. 

 

Galiba bizler de zaman zaman günlük koşuşturmacamıza ara verip geleceğe bir iz bırakmak üzere hazırlık yapmalıyız.

 

Çok güzel bir hayat ile kutsanmanız dileğiyle……….

 

Moşe PASENSYA

 

Geçen haftanın peraşasını okudunuz mu?










Edebiyat yalnızca güzel cümleler kurarak yazılar yazmak ya da romantik bir dille, mecazlarla bezeli şiirler okumak ve yazmak mıdır?


Bazen eski kitaplarımın arasında sessiz bir yolculuğa çıkarım. Biraz düzenlemek, biraz da kendi içime dönmek için… Sayfaların arasından geçmiş günlere dokunur, yıllar önce altını çizdiğim cümlelere yeniden göz atarım.


Bugün de öyle yaptım.


Kitaplığımın önünde dururken aklıma tek bir soru takıldı:

Geçmişten bugüne bütün bu yazarlar neden yazdı? Asıl amaçları neydi?


Raftan önce Stefan Zweig'i aldım. İncecik novellalarına koca bir insanlık sığdırabilen o büyük yazarı... Elime Amok Koşucusu geçti. Rastgele bir sayfa açtım.


Altını çizdiğim satırlar şöyleydi:

"Güneyhaçı takım yıldızı, parıldayan elmas çivilerle görünmezliğe takılmıştı... Hareket eden tek şey gemiydi; sessizce titreyerek, nefes alıp veren göğsüyle karanlık dalgaların arasından ilerleyen devasa bir yüzücü gibiydi... Kendimi yukarıdan sıcak suyun döküldüğü bir banyoda hissediyordum."


Evet...


Bu satırlar kuşkusuz büyük bir edebî ustalık taşıyor.


Ama Zweig'in amacı yalnızca güzel cümleler kurmak olamazdı diye düşündüm.


Çünkü o, insan ruhunun karanlık dehlizlerini yazıyordu. Vicdanı, suçluluğu, tutkuyu, çaresizliği anlatıyordu. Freud'un düşüncelerinden beslenerek insan psikolojisini benzersiz bir derinlikle eserlerine taşıdı. Avrupa'nın yavaş yavaş Hitler'in karanlığına teslim oluşunu gördü; umutsuzluğa kapıldı ve 1942 yılında eşiyle birlikte yaşamına son verdi.


Sonra elim Virginia Woolf'a uzandı.


Kadınların yazabilmesi için önce ekonomik özgürlüğe ve kendilerine ait bir odaya ihtiyaç duyduklarını söyleyen kadın...


Ne kadar yalın ama ne kadar sarsıcı bir tespit.


Evin yükünü omuzlarında taşıyan, ekonomik bağımsızlığı olmayan ve bütün gününü başkalarının ihtiyaçlarıyla geçiren bir kadının yazacak zamanı kalabilir miydi?


Virginia Woolf da yaşamın ağırlığını taşıyamadı. 1941 yılında ceplerini taşlarla doldurarak kendini Ouse Nehri'nin sularına bıraktı.


Ardından Sylvia Plath...


Onun hikâyesi de çok farklı değildi.


Şimdi kendime yeniden soruyorum:

Bu insanlar yalnızca "edebiyat yapmak" için mi yazdılar?

Sanmıyorum.


Hepsinin dünyaya söylemek istediği bir söz vardı.


İçlerinde büyüyen, taşan, susturamadıkları duyguları ancak kelimeler taşıyabiliyordu.

Kitapları masanın üzerine bırakıyorum.


Sonra yıllardır tartışılan o soruyu kendime soruyorum:

Edebiyat sanat için midir, insan için mi?


Benim cevabım çok net:

İnsan için.


Çünkü edebiyat çoğu zaman kahkahalardan değil; acılardan, özlemlerden, yalnızlıklardan ve insanın kendini arayışından doğuyor.


Bu düşünceyi kendi yazarlığıma çevirdiğimde de aynı şeyi görüyorum.


Yazarken hiçbir zaman "edebî" görünme kaygısı taşımıyorum. Güzel cümle kurmaya çalışmıyorum. Ben sadece anlatmak istediğim bir duyguyu, bir düşünceyi, bazen bir isyanı, bazen de insanın içindeki sessiz çığlığı kelimelere dökmeye çalışıyorum.


Belki Zweig de böyleydi.


Virginia da...


Sylvia da...


Belki edebiyat dediğimiz şey, aslında bunun sonradan verilmiş süslü adıdır.


Çünkü eskiden sıkça duyduğumuz bir söz vardır:

"Edebiyat yapma."


Birisi sözü uzattığında, asıl meseleyi süslü ifadelerin arkasına sakladığında bu söz söylenirdi.

Oysa gerçek edebiyat bunun tam tersidir.


Gerçek edebiyat, çok söz söylemek değil; az sözle insanın içine dokunabilmektir.

Belki bu yüzden ben yazarken "edebiyat yapmak" için yazmıyorum.


İnsanı anlatmak için yazıyorum.


Ve galiba gerçek edebiyat da tam burada başlıyor.


"Belki biz edebiyat yapmıyoruz; sadece içimizde taşımakta zorlandığımız hayatı kelimelerele anlatmaya çalışıyoruz.’


Okumakla kalın okumak birbirimizi anlamanın en iyi yoludur.


Rahel Çela Behar


IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.

 Bir önceki yazımı okudunuz mu?

 












İsrael'in ulusal su şirketi Mekorot, ülkenin su güvenliğini güçlendirecek önemli bir projeyi daha hayata geçirdi.


Emek HaMaayanot bölgesinde inşa edilen Shluhot Rezervuarı, yaklaşık 600 milyon şekellik ulusal su altyapı projesinin önemli bir parçası olarak düzenlenen törenle hizmete açıldı.


Yeni proje sayesinde Beit She'an, Emek HaMaayanot ve Ürdün Vadisi, ilk kez tam anlamıyla İsrael'in Ulusal Su Şebekesine bağlanacak.


Yaklaşık 50 kilometrelik ve 64 inç çapındaki ana su iletim hattını kapsayan yatırımın, bölgedeki içme suyu arzını güçlendirmesi, tarımsal sulamayı desteklemesi ve gelecekte artacak nüfusun su ihtiyacını güvence altına alması hedefleniyor.


Yaklaşık 10 bin metreküp su depolama kapasitesine sahip Shluhot Rezervuarı, 18 milyon şekellik yatırımla inşa edildi.


Mekorot yetkilileri, tesisin önümüzdeki onlarca yıl boyunca bölgenin su altyapısının temel unsurlarından biri olacağını belirtiyor.


Proje, bölge için tarihi bir dönüşüm anlamına geliyor.


Beit She'an ve çevresi yaklaşık 70 yıldır ağırlıklı olarak yerel kuyular ve doğal kaynaklardan sağlanan suya bağımlıydı.


Yeni sistemle birlikte yerel su kaynakları, İsrael'in ulusal su ağıyla entegre edilerek hem normal dönemlerde hem de kuraklık veya acil durumlarda çok daha güvenilir ve esnek bir su temin sistemi oluşturulacak.


Mühendislik açısından da dikkat çeken projede, dağ yamacında geniş kazı çalışmaları yapıldı, eğim güçlendirme sistemleri kuruldu ve tüm çalışmalar çevreye en az etki oluşturacak şekilde planlandı.


Rezervuara, eski Başbakan Yardımcısı ve bakanlardan David Levy'nin adı verildi.


1957 yılında Kuzey Afrika'dan İsrail'e göç eden Levy, yaşamı boyunca Beit She'an'da yaşamış ve ülkenin en etkili siyasetçilerinden biri olarak özellikle İsrael'in gelişmemiş bölgelerinin kalkınmasına önemli katkılar sağlamıştı.


Açılış töreninde konuşan Enerji ve Altyapı Bakanı Eli Cohen, David Levy'nin İsrael'in kalkınmasında önemli izler bırakan liderlerden biri olduğunu belirterek, rezervuara onun adının verilmesinin anlamlı bir vefa örneği olduğunu söyledi.


Mekorot Yönetim Kurulu Başkanı Moshe Shimoni ise projenin yalnızca yeni bir su tesisi olmadığını, aynı zamanda Beit She'an ve çevresinin gelecek nesiller boyunca güvenli ve sürdürülebilir su kaynaklarına kavuşmasını sağlayacak stratejik bir yatırım olduğunu ifade etti.


Kaynak: The Jerusalem Post 

 

 


 

Featured Posts
Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Whatsapp
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page