
B.H.
🔥🔥HERKESİN SORDUĞU BİR SORU VAR:
Bilam gibi kötü bir kişinin hakkında Tora neden tam bir peraşa yazmıştır?
Aşağıda, Ben İş Hay'ın verdiği maşal ve nimşal ile bu sorunun cevabını anlayalım.
"Ve Midyan krallarını öldürdüler... Beor’un oğlu Bilam’ı da kılıçla öldürdüler."
(Bamidbar 31:8)
Şunu anlamak gerekir:
Bilam’ın öldürüldüğünü bilmemizin bize ne faydası vardır?
Bir başka soru da şudur:
Bilam neden böylesine farklı ve ağır bir ölümle öldürüldü?
Sonuçta İsrael’i kutsamayı hak etmişti ve şu dilekte bulunmuştu:
"Sonum onlarınki gibi olsun."
Öyleyse neden bu dileği gerçekleşmedi?
Bu konuyu yerli yerine oturtarak anlayabilmek için önce şu örneği verelim:
Bir zamanlar cahil ve bilgisiz bir adam vardı. Kutsallıkla ilgili hiçbir bilgisi yoktu. Hayatı boyunca sinagoga gitmemişti. Gitse bile, cemaat duasının ortasındayken gelirdi.
Günün birinde, Tora yolunda yaşayan bilgili bir kadınla evlendi. Kadın başka bir ülkedendi ve adam da onun ülkesine taşındı.
Orada geçirdiği ilk Şabat günü, yeni bulunduğu şehirdeki ilk Şabat’a saygı göstermek amacıyla erkenden sinagoga gitmeye karar verdi.
Sinagoga geldiğinde cemaat tam "Aşem Malah..." duasını okumaya başlamıştı.Bulunduğu yerin geleneğine göre cemaat bu dua okunurken ayağa kalkıyordu.
Adam etrafına bakındı ve herkesin neden ayağa kalktığını anlamaya çalıştı. Fakat gözüne çarpan belirgin bir sebep göremedi.Sonunda kendi kendine şöyle düşündü:"Demek ki benim onuruma ayağa kalktılar. Belli ki benim değerimi biliyorlar ve bana saygı göstermek istiyorlar."
Büyük bir memnuniyet içinde ağır ağır yürüyerek doğu duvarına kadar gitti ve kendisini çok önemli biri gibi hissederek şehrin hahamına ait olan koltuğa oturdu.
Tam yerine oturur oturmaz, cemaat da "Aşem Malah" duasını bitirdi ve herkes kendi yerine oturdu.Eğer o ana kadar adamın içinde insanların gerçekten onun için ayağa kalkıp kalkmadığına dair küçük bir şüphe varsa, artık tamamen ortadan kalkmıştı.
Kendi kendine şöyle düşündü:
"Ben içeri girdiğim anda herkes ayağa kalktı; ben oturunca da herkes oturdu. Bunun benden başka bir açıklaması olamaz."
Aradan birkaç dakika geçti.Şehrin hahamı sinagoga girdi.Hemen görevli (şamaş), o adama yaklaşıp nazikçe hahamın koltuğunu boşaltmasını rica etti.
Adam öfke ve kırgınlık içinde yerinden kalktı.Görevli onu alıp sinagogun en arka taraflarında bulunan uygun yerine götürdü.
Adam etrafına bakınca hahamın içeri girdiğini gördü.
Fakat dikkatini çeken bir şey oldu:Hahama kendisine gösterildiği kadar büyük bir saygı gösterilmemişti.
Kendisi sinagoga girdiğinde bütün cemaat tek bir kişi gibi ayağa kalkmıştı.Oysa haham içeri girdiğinde yalnızca hahamın yakınında bulunan kişiler ayağa kalkmıştı.
Adamın öfkesini tarif etmek mümkün değildi.
Kendi kendine şöyle söylendi:"Bu küstah görevli bana bunu yapmaya nasıl cüret etti? Buradaki herkesin gözünde ben hahamdan çok daha önemliyim! O hâlde neden hahamı doğu tarafındaki şeref yerine oturtuyor da beni sinagogun en arka kısmına gönderiyor?"
Adam eve döndü ve başından geçenleri eşine anlattı.Cemaatin kendisine ne kadar büyük saygı gösterdiğini, buna karşılık görevlinin herkesin önünde kendisini nasıl aşağıladığını uzun uzun anlattı.
Hatta neredeyse "kendisine hayran olan cemaate" görevliyi işten çıkarmalarını emredeceğini bile söyledi.
Akıllı olan eşi ona şöyle sordu:"Görevli seni sinagogun arka tarafına götürürken, cemaat yine senin onuruna ayağa kalktı mı?"
Adam biraz düşündü ve cevap verdi:"Hayır, kalkmadılar. Doğrusu ben de bunun nedenini anlamıyorum. Sinagoga ilk girişimle arka tarafa yürümem arasında ne fark vardı?"
Kadın ona şöyle dedi:"Demek ki cemaat senin onuruna ayağa kalkmamış. Onlar o sırada duanın düzeni gereği 'Aşem Malah' pasuklarını okuyorlardı ve bu bölümde ayağa kalkmaları gerekiyordu. Sen yerine varıncaya kadar pasuklar bittiği için tekrar oturdular."
Kadın sözlerini şöyle tamamladı:"Sonunda olanlar, başlangıçta olanları açıklıyor. Cemaat senin onuruna değil, duanın gereği olarak ayağa kalkmıştı."İşte Bilam'ın hikâyesi de aynen böyledir.Bilam, kendisinin Moşe Rabbenu kadar önemli olduğunu sanıyordu.
Nitekim Moşe hakkında Tora’da peraşalar yazıldığı gibi, Bilam hakkında da "Ma Tovu Oaleha Yaakov" bölümü yazılmıştı.
Fakat Tora, Bilam’ın bu iddiasını çürütmek için onun ne kadar aşağılayıcı bir şekilde öldürüldüğünü açıkça anlatmıştır.
Üstelik, Bilam’ın kendi kendisi için ettiği berahalar bile gerçekleşmedi.
Çünkü o,"Sonum onların sonu gibi olsun."diye dilekte bulunmuştu.
Oysa gerçekte İsrael güçlenip başarı kazanırken, Bilam kılıçla öldürüldü.Böylece Bilam’ın sonu, onun başlangıcının gerçek anlamını ortaya çıkarmıştır.
SonuçTora’da Bilam hakkında tam bir peraşa yazılmış olması, onun onuru için değildir.
Tam tersine, onun utanç verici sonu, başlangıçta sahip olduğunu sandığı büyüklüğün bir yanılgı olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu peraşa Bilam'ın onuru için değil, İsrael'in onuru için yazılmıştır.
Böylece dünya milletlerinin en büyük peygamberi bile, sonunda İsrael'in üstünlüğünü, kutsallığını ve gelecekte erişeceği yüceliği kabul etmek zorunda kalmıştır.(Ben İş hay Pnina)
Yisrael Mor
Geçen haftanın peraşasını okudunuz mu?


Tişa Beava ilerlerken... Sana hep karanlıkta bekleyen bir düşmandan bahsettiler. Sanki bütün savaş dışarıdaymış gibi…Sanki seni yolundan ayıracak güç, senden bağımsız bir varlıkmış gibi… Oysa Tora bize bambaşka bir şey öğretir. En büyük mücadele insanın kendi yüreğinde başlar. Bilgelerimiz, insanın içinde iki eğilim bulunduğunu söyler: Yetser A Tov ve Yetser Ara.
Biri insanı ışığa, merhamete ve hakikate çağırır; diğeri korkuya, öfkeye, umutsuzluğa ve ayrılığa çeker. Yetser A Ra'nın en büyük silahı ise günaha sürüklemekten önce sana kim olduğunu unutturmaktır. Önce kulağına fısıldar: "Yeterli değilsin." "Başaramazsın." "Artık çok geç." "Sen değişemezsin." İnsan bu seslere inanmaya başladığında, kendi etrafına görünmez duvarlar örmeye başlar.
Her korku yeni bir taş olur. Her umutsuzluk yeni bir kilit olur. Her değersizlik düşüncesi ruhun penceresini biraz daha karartır. Sonra insan o karanlığı gerçek zanneder ama Tora'nın müjdesi tam burada başlar. A Kadoş Baruh U insana yalnızca bir mücadele vermedi; o mücadeleyi kazanabilecek gücü de verdi çünkü insan yalnızca topraktan yaratılmadı. Ona ilahi bir nefes üflendi. O nefes hâlâ içinde. Ne kadar üzeri örtülmüş olursa olsun… Ne kadar yorulmuş olursa olsun… Ne kadar düştüğünü düşünürsen düşün… Neşaman ruhun özü kirlenmez; sadece üzeri örtülür.
Teşuva işte bu yüzden vardır. Teşuva yalnızca hataları düzeltmek değildir. Kendi özüne dönmektir. İçindeki ilahi kıvılcımı yeniden hatırlamaktır. Gerçek özgürlük, dışarıdaki düşmanı yenmekten önce, içerideki korkuya teslim olmamayı seçmektir çünkü seçim gücü sana verilmiştir.
Bugün de her insanın önünde iki yol vardır. Korkunun sesi… Ve Tanrı'nın ruhuna yerleştirdiği sessiz ama güven veren ses. Hangisini beslersen, o büyür. Belki de bugün yapman gereken tek şey, kalbini sessizce dinlemektir çünkü Şehina, kırık bir kalbi asla terk etmez. Ve kapıyı açacak anahtar, başından beri sana emanet edilmiştir.
Tanrı sana özgür iradeyi verdi. Tora sana yolu gösterdi. Ve ruhun, eve dönüşü her zaman hatırlayacaktır. Tişa Beavın özü budur: eve dönüş yolunu hatırlamak. Kendine güven, sevgiyi bir şifaya dönüştür ve bu sene acı günlerin anısına tutulacak oruç gününü bireysel ve toplumsal neşeyle kutlanacak kurtuluş zamanı olarak hayal et....
Riva N. ESSEMİNİ
Bir önceki yazımı okudunuz mu?



Mantar sever misiniz? Bizim neslin oldukça temkinli yaklaştığı bir doğa harikasıdır. Annemin evindeki saf Sefarad mutfağında adı garnitür olarak bile geçmez. Mantar bir bitki değildir, bir hayvan da değildir. Kendilerine ait bir alemleri vardır. Adeta bir krallık bir koloni. Ama ne enteresan bir olgu ki kimileri çok faydalı iken bazıları zehirli. Yendiğinde yaşamınızı yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalırsınız. Zehirli ile faydalı olanı birbirinden nasıl ayırt edilir diye sorulduğu zaman bunun hiçbir şekilde cevabını verebilecek birileri yok. Sadece tecrübe konuşuyor. Onun için mantar toplamaya büyük anne ile çıkmak gerek. Onun tecrübelerinden yararlanmak gerek.
Mantar Misel adı verilen ipliksi yapılarla toprak altında yayılırlar. Mantar bu yapının toprak üzerinde görünen kısmıdır. Misel toprakta organik maddeleri parçalayarak besin döngüsüne katkı sağlar. Bir anlamda doğanın çöpçüsüdür.
İnsan doğası ile mantar çok benzeşir. Mantarın görünmeyen yüzü toprakta yayılır. İnsanın bilinçaltı da insanın görünen kısmından çok daha derindir. Tehlike ve güzellik mantarda iç içe geçmiş gibidir. Her güzel olanın faydalı olmadığını hatırlatır. Yüzeyde görünenin gerçek olmadığı düşüncesi mantar ile özdeşleşir. Mantarın iyisini bulmak bir tecrübe işidir. İnsanın da bilgelik anlayışı tecrübe ile anlamlı hale gelir. Hayat sürprizler ile doludur. Tıpkı güzel bir mantarın ne zaman karşınıza çıkacağını bilmediğimiz gibi bizleri daha iyiye götürecek olan ile ne zaman karşılaşacağımızı bilemeyiz.
Doğa cömerttir ve özgürdür. Ama özgürlük de bazen tehlikelidir. Cömert doğa ile insan arasında çok sıkı bir bağ vardır. Ancak doğa üretebildiği kadar üretecektir. Bir gün tükenebileceği gerçeğini unutmamak gerekir. İşte bu noktada mantar yavaş yavaş üretir ve doğayı korurken, insan aceleci ve sabırsız davranır. Koparır ve tüketir. Halbuki mantar toprak altında her türlü canlı ile bağ kurar. İnsan tabiatı yöneteceğini düşünür ve kendisini toprağın efendisi ilan eder. Mantar ise doğanın eşitliğine inanarak ürer. İnsanoğlu geçmişi ile yüzleşmek istemez zaman zaman. Ama mantar en ufak bir parçası ile tekrar tekrar geçmişe döner ve kendini yeniler.
Çoğu insan hayatında tehlikelere yer vermek istemez. Garanti oynar. İşte bu yüzden bu tür insanlar asla mantar yemezler. Ve sanırım aynı tip insanlar adrenalin ve heyecan duygusunu sevmezler, sınırları zorlamamak gibi düşünceleri yoktur. Dolayısıyla dağ yürüyüşleri veya yamaç paraşütü gibi sporları denemek bile istemezler.
Mantar seçmek üzerime bir kitap yazılmadı. Ve bunun tehlikesini yok etmek amacı ile yapay mantar üretimine başlandı. Aynı lezzet ve aynı derecede faydalı olan kültür mantarları hayatımıza girdi. Ne yazık ki dost seçmek üzerine de bir kitap yazılmadı (her ne kadar bazı tavsiyelerde bulunulsa da) ve ne yazık ki kültür dostluklar üretilmedi. Dolayısıyla tehlike hep devam ediyor. Zararlı ilişkilerden korunmak hiç de kolay olmuyor. Ve bu konuda üretim tesisleri veya kontrollü üretim söz konusu değil. Yazımın başında ifade ettiğim gibi tek çıkar yol tecrübelerden yararlanmak.
Feride PETİLON
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?




















