top of page

Is literature only about writing beautiful sentences or reading and writing poems filled with romantic language and metaphors?


Sometimes I take a quiet journey through my old books. Partly to organize them, and partly to spend some time with myself. As I turn the pages, I touch the past and read again the sentences I underlined many years ago.


Today, I did the same.


As I stood in front of my bookshelf, one question came to my mind:

Why did all these writers, from the past until today, write? What was their real purpose?


I first picked up Stefan Zweig. The great writer who could fit all of humanity into his short novellas. The book I picked up was Amok Runner. I opened it to a random page.


The lines I had underlined read:

"The Southern Cross hung in the sky as if fastened to the invisible with shining diamond nails... The only thing moving was the ship, trembling quietly, moving through the dark waves like a giant swimmer breathing in silence... I felt as if I were in a bath with warm water pouring over me."


Yes...


These lines are undoubtedly the work of a great literary master.


But I thought that Zweig's purpose could not have been only to write beautiful sentences.


He wrote about the darkest corners of the human soul. He wrote about conscience, guilt, passion, and despair. Inspired by Freud's ideas, he brought an extraordinary depth of human psychology into his works. He witnessed Europe slowly surrendering to Hitler's darkness, fell into despair, and in 1942 ended his life together with his wife.


Then I reached for Virginia Woolf.


The woman who said that for women to write, they first needed financial independence and a room of their own.


Such a simple, yet deeply powerful observation.


Could a woman who carried the burden of the household, had no financial independence, and spent her whole day taking care of other people's needs still have time to write?


Virginia Woolf, too, could not bear the weight of life. In 1941, she filled her pockets with stones and walked into the waters of the River Ouse.


Then came Sylvia Plath.


Her story was not very different.


Now I ask myself again:

Did these people write only to "do literature"?


I don't think so.


Each of them had something important to say to the world.


Only words could carry the feelings that kept growing inside them, overflowing, refusing to remain silent.

I put the books down on the table.


Then I ask myself the question that has been discussed for years:

Is literature for art, or is it for people?


My answer is very clear:

It is for people.


Because literature is often born not from laughter, but from pain, longing, loneliness, and the human search for oneself.


When I think about my own writing, I see the same thing.


I never write with the intention of sounding "literary." I do not try to create beautiful sentences. I simply try to put into words a feeling, an idea, sometimes a protest, and sometimes the silent cry inside a human being.


Maybe Zweig was like that.


Virginia was too.


Sylvia was too.


Maybe what we call literature is simply the elegant name that was given to it later.


Because there is an old Turkish saying that many of us grew up hearing:

"Don't do literature."


People say this when someone speaks too much or hides the real point behind fancy words.

But true literature is exactly the opposite.


True literature is not about saying many words; it is about touching the human heart with only a few.

Maybe that is why I do not write to "do literature."


I write to tell the story of people.


And perhaps that is where real literature truly begins.


"Maybe we are not doing literature; we are simply trying to put into words the life that is sometimes too heavy to carry inside us."


Keep reading, because reading is one of the best ways to understand one another.


Rahel Çela Behar


IYT dip not:

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.

 *Daha önceki yazımı okudunuz mu?*


Have you read my previous post?


Güncelleme tarihi: 15 Tem

Bu arada arkeolojist büyükbabasının izindeki deneyimli arkeolog Eilat Mazar ekibe katılır ve ekibin büyük şansı olur.


Mazar kazılara uzman arkeolog olarak katılmakla kalmaz, mali kaynak bulmada da çok yardımcı olur.


Mazar’ın denetimindeki kazılardan bir de zeytin çekirdeği çıkar. Oxford Üniversitesinde yapılan C-14 analizi çekirdeğin milattan önce bin yılına ait olduğunu gösterir.


Bu Kral David zamanıydı.


Burada bir parantez açıp Arap yetkililerin kazıları pek çok kere sabote etmeye çalıştıklarını belirtmek gerekiyor. Zira yetkililer kazı bulgularının onların ‘’narrativ’’ine ters düşeceğinin bilincindeydiler.


Zeytin çekirdeği olayından fazla bir zaman geçmemişti ki dünya basınını ayağa kaldıran bir olay gerçekleşti.


Mazar’ın asistanlarından Yoav Farhi bir kazıda ufak bir kil mühür buldu.


Mühür incelendi ve görüldü ki Şelemiah’ın oğlu Yehuşal’a aitti.


Ve Tanah’ta bu kişinin öyküsü çok ayrıntılı bir şekilde anlatılıyordu.


Arkeolog Mazar önce Kral David’in sarayının yerini -doğru olarak- tahmin etmişti.


Tahmin ettiği yerde Kralın zamanına ait masif bir kalıntılar dizisi bulmuştu.


Şimdi de Tanah’taki ismiyle birebir örtüşen bir isim mührü bulmuştu.


Demek ki Tanah bir fanteziler kitabı değil, gerçekte yaşamış kişileri anlatan bir belgeydi.


Ve demek ki Yahudi milletinin bu topraklardaki 3000 yıllık varlığı tartışılamayacak kadar ispatlanmıştı.

 

Bir lağım patlamasıyla başlayan bir tesadüfler dizisi sonucu ekip 2004 yılının haziran ayında bir meyve bahçesinin altında gizlenmiş Siloam Havuzunu bulur.


Bu havuz milattan önce sekizinci yüzyıla aitti ve bu keşif havuzdan eski şehirdeki Tapınağa giden Hac Yolunun bulunmasının ilk adımıydı.


Pek çok bürokratik engel ve sabotaj, (Arap tarafının gayretleri) aşıldı ve altı ay sonra Hac Yolu merdivenleri günyüzü gördü.


(Ama arada kazı olayı İsrael Yüksek Mahkemesine kadar intikal etti.)


Bu etapta ekip bir ikilemle karşılaştı.


Öncelik su yoluna mı, yoksa Hac yoluna mı verilmeliydi?


Ekip birinci seçeneği seçti. Zira su yolunun iki tarafa bağlanması da Yahudilerin bu topraklardaki kadim varlığını ispatlamaya yeterliydi.

 

Gelelim Givati Park Yerine.


Givati Park Yerinin öyküsü bu kazılara damgasını vurdu.


Givati Park yeri, ufak, dört dönüm kadar bir yer.


Ama konumu çok önemli.


Zira bulunduğu yer David’in Şehri ile Yeruşalayim’in eski şehrini ayırıyor.


Yer bir Arap ailesine ait. Ne var ki bir süre sonra iki Yahudi müteahhit yatırım amacıyla araziyi satın alıyorlar.


Ekip Başkanı David’le yerin kazılardaki son derece önemli konumunu biliyor ve Yahudi müteahhitlerin araziyi satın aldığını duyunca rahatlıyor, ‘’nasıl olsa bize satarlar’’ diye düşünüyor.


Fena halde yanılıyor, zira yalan narrativlerinin çökmesini ne pahasına olursa olsun önleme niyetindeki Filistin Özerk Yönetimi müteahhitlere itiraz edemeyecekleri bir fiyat teklif ediyor.


Müteahhitlerden biri milliyetçi duygularla araziyi daha ucuza da olsa ekibe satmayı kabul ederken, diğeri ona karşı çıkıyor.


Sonuçta ‘’özel’’ ikna yeteneğini kullanan vatansever ortak müteahhiti ikna ediyor ve Hac Yolunun açılmasına artık başka bir engel kalmıyor.


Kazılarda diğer ilginç bir bulgu da Kohenlerin Beit Hamikdaş’ta giydiği giysilere dikilen, içinde ufak bir çan içeren altın bir kürenin bulunmasıydı.


2000 sene önce suyoluna düşen ve bulunmayı bekleyen ufacık canlı küçük altın küre.

 

Hac Yolunun açılması çok para gerektirdi ancak Adelson ailesi, Oracle’ın sahibi Larry Ellison gibi barışseverlerin başını çektiği bir grup büyük bağışlarda bulundu ve gayeye ulaşıldı.


Hac yolu geçtiğimiz günlerde halka da açıldı.


Günümüzde üniversite kampüslerinde, medyada, parlamento veya mahkemelerde Yahudilerin Yeruşalayim’e (Kudüs) aidiyetleri istendiği kadar tartışılsın, 1800’lü ve 2000’li yıllarda yapılan bu kazılar bu topraklardaki Yahudi varlığının Hristiyanlığın ve İslam’ın doğuşundan binlerce yıl öncesine dayandığının ispatıdır.


Ve Yahudiler gerçek ‘’indigenous’’, yerli, bu toprakların sahibi bir ulustur.


 

·      Bu yazı dizisinin başlığı Doron Spielman’ın aynı başlığı taşıyan kitabından alınmıştır.


Kitabı Nereden Alabilirsiniz?



Bir önceki yazı dizisini okumak tıklayınız...


 



YARI ŞAKA YARI CİDDİ

 (Bu başlık altındaki yazılar yaklaşık 2000-2005 yılları arasında İsrail'deki Türkiye'liler Birliği'nin tarihi Bülten gazetesinde yayınlanmıştır.)

  

Hayatını tereddütler arasında bocalamakla geçiren bir kişi olarak, derin bir inançla siyahı veya beyazı seçmiş insanlara her zaman gıpta etmişimdir. Demek ki kendilerini bu kadar emin kılacak bilgiyi toplayıp sindirebilmişler ve son kararlarını ona göre vermişler.

 

Geçenlerde Charles Darwin’in 200. doğum günü ve ünlü evrim teorisini sunduğu “Türlerin Kökeni” adlı kitabının 150. yılı kutlandı. Darwin, teorisini, sadece dış çevreye uyum sağlayabilen, daha elverişili özellikleri olan organizmaların “doğal seçilim“ veya “doğal ayıklanma” yoluyla ortaya çıktığını öngören bir kuram üzerine oturttu. Bu teoriye göre, benzerlerine kıyasla daha işe yarar (veya dayanıklı diyelim) özelliklere sahip olan canlılar, genetik yapılarının değişmesi ile soylarını devam ettirme şansını arttırıyorlar.

Saygıyla başımı eğerim.

  

Bunun karşısında, bütün canlıları tanrının bir anda yarattığını öngören dinsel inanç var.

Başımı tekrar, en az yukarıdaki kadar, saygıyla eğerim. Ya doğrusu bu ise diye.

 

Darwın’in yolunda giden araştırmacılar tüm canlıların ortak bir atadan geldikleri için akraba olduklarını söylerler. Bunlara göre, tüm memelilerin ortak atası yaklaşık 150 milyon yıl önce yaşamış faremsi bir canlı, tüm canlıların ortak atası 600 milyon yıl önce yaşamış su solucanları, tüm canlı ve bitkilerinkilerinkilerin ise yaklaşık 3,5 milyar yıl önce yaşamış bakterimsi mikro organizmalarmış!

Bunu okuduktan sonra farelerden daha az iğrenmeye, oltalarının ucuna solucan takanlara ise iyice gıcık olmaya başladım. Ulan oltanızın ucuna dedenizi oturtacağınıza ekmek parçası taksanıza.

  

Dinsel teoriye inanananların Darvincilerinkilere karşı en büyük kozları (çürütücü ispatları) şimdiye kadar hiçbir “ara fosil” bulunmaması idi. Yani, “nasıl oluyor da bir tipten öbürüne doğru geçiş dönemindeki canlılara ait ara fosiller bulunamadı?”  Diye soruyorlar. Onlara göre, bunun anlamı, canlıların aslında hiç değişmeden, yaratıldıkları gibi kalmış olmalarıdır. Yani “Darwin’in anlattıkları palavra” diyorlar.

  

Ama değerli bilim dergisi “Nature”, Darwin’in yaş gününü kutlama vesilesi ile bombayı patlattı: 150 Milyon yıl önce yaşamış, tüylü sürüngen fosillerinin bulunmuş olduğunu açıkladı. Yani bunlar aslında kuşların ataları imiş. Ayrıca, pulları, yüzgeçleri ve solungaçları olan, artık yavaş yavaş denizde yaşamaya hazırlanan ama o dönemde henüz karada yaşayan sürüngeç fosilleri de bulunmuş. Hele hele balina ve benzeri memelilerin karadan denize geçtikleri bilinmiyor mu ki?

  

Ben bütün bunları okuyunca, etrafıma biraz daha dikkatli bakar oldum. Örneğin, bizim apartmanda bir üstümüzde oturan ailenin, hiç olmazsa davranışları itibariyle, atalarının orangutan olduğundan artık hiç şüphe etmiyorum diyebilirim.

  

Sizi bilmem ama, ben ne olur ne olmaz diyerek orucumu duamı eksiksiz yerine getirmekle beraber, kafam şu evrim teorisine takıldı kaldı. Acaba bu evrim olayı- yani güçlünün ayakta kalma meselesi- insanlığın sosyal hayatı için de geçerli olabilir mi diye kafayı biraz kırıyorum.

  

İsmini izni olmadan burada vermeye karar verdiğim çok yakın bir arkadaşım, (affet Jeff) eşek gibi ağır çalıştıktan sonra kazandığının büyük bir kısmına el koyan vergi idaresinin, kesilen vergilerle İsrael’deki parazitleri beslemesine son derece bozulur. O kadar ki, asalak ve zayıf fertlerin sosyal yaşamda yerlerinin olmadığına yani, yok olmaları gerektiğine inanır.

  

Ben bu işe başka açıdan bakmayı tercih ediyorum:

İsrael’e geleli beri 40 yıl geçti. O günkü insanlarla bugünküler arasında fark var gibi geliyor bana. Şiddet, medeniyetin gelişmesi ile ters orantılı olarak, azalacağına, arttı. Sanki bugünkü insanlar çok daha hırçın, kaba ve hedefe odaklanmış tipler. İnsanlardaki utanç duygusu kaybolma yolunda. Geçinmek için, daha fazla para kazanmak için, her şey mubah.

 

Bugünkü çocuklara bir bakın. Her biri birer canavar. Eskiden anne ve babalarımız bizi öğretmenlere teslim edip “eti sizin kemiği bizim” derlerdi. Bugün öğretmene verdikleri, “bana bak, çocuğumu fazla üzme yoksa karşında beni bulursun” mesajı. Öğretmenler velilerden korkuyor. Temel eğitimlerini ailelerinden alan çocukların karşılarındaki “örnek eğitmen” simaları kendi anne ve babaları. Komşularına küfreden, deli gibi araba süren, para için her türlü kaypaklığı yapabilen, her yerde bağıra çağıra konuşan kaba anne babalar. Aile çerçevesinde bu şekilde yetişen çocukların hayatta değişik kişiler olma şansı var mı sizce? Bu çocuklar artık hiç değişmeden, aynen bu şekilde, İbrani ırkına imzalarını atacaklar...

  

Geçenlerde polis, arama esnasında bir evde 60 otel havlusu bulmuş! İsrotel zincirinin 2008 yılı bilançosu: otellerinden 346 bin Shekel değerinde 25 Bin kalem mal çalınmış. 2009 yılının ilk 4 ayındaki durum ise 190 Bin Shekel değerinde,10 Bin kalem çalınmış mal. Yani iş vahimleşiyor. Japonya ve Amerika, seyyar satıcılık yapan, gelen geçene sülük gibi yapışıp mal satan İsrael’li gençlerden yaka silkiyor. Ama o ülkelerdeki dükkancılara “işinde nasıl bir satıcı isterdin?” sorusuna alınan cevap “İsrail’li bir satıcı isterdim” oluyor. Ne büyük şeref!!.

  

İnsanlarda utanma duygusu yok olma yolunda demiştim ya, en hasta olduğum şeylerden biri trafik ışıklarında burnunu karıştıran, yan araçtaki şöförü süzen sürücüler. Geçen gün trafikteyken yandaki şoför utanmadan beni süzüyordu. Hışımla ona geri bakış atarken parmağımın derin bir şekilde burnumda takılı olduğunu fark ettim, yerime sindim!.

 

Neyse konumuza dönelim.

Arkadaşlar, eğer aslında Allah haklıysa bizi (beni) affetsin ama görünüşe göre, tüm İsrael halkının şu anda birer "ara fosili" olduğunu kabul etmek zorundayız galiba! Bu demektir ki, daha dayanıklı (yani iyice seçme-chozen- ve giderek kalıcı-durable-) bir millet olma yolunda hızla ve yılmadan koşuyoruz...

                                                                                   

Moşe MİTRANİ     


IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.


Bir önceki yazımı okudunuz mu?


          


Featured Posts
Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Whatsapp
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page