top of page



Merhaba sevgili okuyucularım. Haftalar haftaları kovalıyor ama hala belirsizlik ve soru işaretleriyle dolu umarsız bir yaşam içinde yuvarlanıp gidiyoruz. Beni, kendim olarak merak ettiyseniz, korkuyor muyum? Hayır kesinlikle! Ben bu ülkeyi koşulsuz seviyorum. Nedir ki geleceğin çiçekleri olan gençliğimiz ve çocuklarımız için endişeliyim. Nereye kadar? Nasıl? Ne biçimde? Çocuklarımız huzuru görmek için daha kaç fırın ekmek yiyecekler?

 

İsrael’de barış kelimesi, bir çözümden çok bir duyguyu çağırır. Çoğu zaman umutla birlikte korkuyu, beklentiyle birlikte hayal kırıklığını…Bu ülkede barış, varılacak bir yerden ziyade, etrafında dikkatlice dolaşılan bir ihtimaldir. Çünkü barışın yokluğu yalnızca sınırları değil, insanların zihinlerini, ekonomiyi ve gündelik hayatı da şekillendirir.

 

İsrael bugün bir ülke olmaktan çok, sürekli çarpan iç seslerin toplamı gibi. Sokaklarda akan hayat ile zihinlerde biriken endişe arasında derin bir yarık var. Barış, ekonomi, umut ve halkın psikolojisi artık birbirinden ayrı başlıklar değil, aynı düğümün farklı ipleri. Bu düğüm ne tam çözülebiliyor ne de koparılabiliyor.

 

Barış kelimesi İsrael'de uzun zamandır bir hedef olmaktan ziyade geçmişe ait bir hatıra gibi anılıyor. Oslo'nun hayaletleri, Camp David'in yarım cümleleri, İntifada yıllarının travmaları hala kollektif hafızada canlı. Bugün barış, yüksek sesle konuşulmuyor, fısıltıyla bile zor telaffuz ediliyor. Çünkü barış fikri, hayal kırıklıklarıyla ağırlaşmış bir kelime. Yine de tamamen terk edilmiş de değil. İsrael halkının büyük bir kısmı barışı imkânsız değil pahalı görüyor. Bedeli belirsiz, garantisi olmayan bir gelecek gibi.

 

Ekonomi ise dışarıdan bakıldığında ''başarılı'' anlatının içinde. Start up Nation söylemi sürüyor, Tel Aviv hala parlak vitrinlere sahip. Ancak bu vitrinlerin arkasında derin bir eşitsizlik var. Orta sınıf nefes almakta zorlanıyor, konut fiyatları, yaşam maaliyetleri, sürekli artan vergiler ve belirsizlik duygusu insanları yorgun düşürüyor. Güçlü ekonomi söylemi gündelik hayatın gerçekliği ile her geçen gün çatışıyor. İnsanlar çalışıyor ama bir yere varamıyor hissi, modern İsrael'in görünmeyen salgını.

 

Asıl kırılma ise halkın psikolojisinde. İsrael toplumu uzun süredir ''sürekli tetikte olma hali'' ile yaşıyor. Güvenlik endişesi, çocukluktan itibaren içselleştirilen bir refleks. Bu durum dayanıklılık üretiyor ama aynı zamanda derin bir tükenmişlik de yaratıyor. Travma burada istisna değil, norm. Üçüncü kuşak Holokost torunları, İntifada çocukları ve savaşlarla büyüyen gençler aynı duyguda buluşuyor. Güvende olma arzusu ile özgür yaşama ihtiyacı arasındaki çatışma.

 

Umut ise İsrael'de garip bir şekilde varlığını sürdürüyor. Yüksek sesle değil, küçük jestlerle. Bir annenin çocuğunu okula gönderirken içinden ettiği sessiz dua, bir kafede tartışan iki yabancının sonunda gülümseyerek ayrılması, protestolarda omuz omuza duran farklı kimlikler…umut burada büyük ideallerden değil, gündelik hayatta ayakta kalma iradesinden besleniyor. Belki de bu yüzden kolay kolay yok olmuyor.

 

Peki İsrael nereye gidiyor? Bu sorunun net bir cevabı yok. Ülke bir yol ayrımında değil daha çok sürekli yön değiştiren bir labirentin içinde. Demokrasi ile güvenlik, kimlik ile çoğulculuk, güç ile vicdan arasında gidip geliyor. Bir yanda daha kapalı, daha sert, daha içe dönük bir İsrael ihtimali, diğer yanda hala mümkün olan daha eşitlikçi ve barışla yüzleşmeye cesaret eden bir gelecek.

 

Bu günkü İsrael kesin cevaplardan çok, açık yaralar taşıyor. Ama belki de umut tam burada gizli. Yarası olan toplumlar hala hissedebiliyordur. Hala acıyı tanıyorsa değişme ihtimali de vardır. Gürültünün, korkunun ve yorgunluğun arasında, İsrael hala kendine şu soruyu sormaya devam ediyor. Bu hayat sadece hayatta kalmak için mi, yoksa gerçekten yaşamak için mı?

Barış ve sevgiyle kalın…


SARA YANAROCAK

 

 

 Bir önceki yazımı okudunuz mu?

IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.








Torunuma Mektuplar-Sara Yanarocak
Satın Al



B.H.


Yüzyıllar boyunca, bilgelerimiz şu soruyla boğuştular. Şabat'ın işlevi nedir ve neyi sembolize eder?   

 

Bildiğimiz gibi, Şabat iki kaynaktan beslenir: Dünyanın altı günde yaratıldığı -- yedinci günde dinlendiğini hatırlamak (Şemot 20:10) ve Mısır'dan Çıkışı anmak. (Devarim 5:14) 

 

Geçmişte, Romalı filozof Seneca, Şabat'ı, Yahudilerin "hareketsizlik nedeniyle hayatlarının neredeyse yedide birini kaybettiği" müsrif bir kurum olarak alaya aldı. 

 

Günümüzde ise popüler kültürde Şabat'ın gelenekleri ve yasaları, baskıcı veya keyfi olduğu gerekçesiyle geniş çapta reddediliyor. 

 

İnsanlar "hala hayatlarında anlam bulmayı umuyorlar" oysa bizi tanımlayan şey, seçim yapma kabiliyetimizdir.

 

İlk defa bu haftanın peraşasında karşılaştığımız “ŞABAT” kavramı dünyanın şimdiye kadar tanıdığı en harika kurumlardan biridir.

 

“İyice kavrayın: Tanrı size Şabat’ı verdi.  (Şemot 16:29)

 

Dinlenmenin neresi yaratıcıdır ki? Bir şey yapmamakla, çalışmamakla, dinlenerek neyi başarmış oluyoruz? 

 

“Tanrı, yapmak üzere yaratmış olduğu tüm işini, bu günde bırakmıştı.(Bereşit 2:3)

 

Tanrı, Bene-YisraEL’in yedi günde bir özgürlük provalarına başlamalarını istedi. Çünkü Şabat kendi Firavunlarımızın esaretinden özgür olmak demekti.

 

İnsan ruhunun nefes almaya, teneffüs etmeye, büyümeye ihtiyacı vardır. Biz, bu hayali, ütopya olarak adlandırırız. Bu “dönen dünyanın hareketsiz noktası”dır.

 

Meltemi hissedebildiğiniz ve kuşların şarkısını duyduğunuz günlerin sonunu beklemeden, zamanın ortasında, yaptığımız şu anki bir provasıdır.

 

Zaman yönetiminde ilk kural “ÖNEMLİ “olan ile “ACİL” olan şeylerin ayırdına varmaktır. Baskı altındayken, Acil olanlar Önemli olan şeylere yer bırakmazlar. Ancak çoğu zaman bunlar mutluluğumuz ve iyi yaşanmış bir hayat hissi için en anlamlı şeylerdir.

 

Şabat, bizlere modern dünyada bulmakta en çok zorlandığımız şeyi armağan eder. 

 

ZAMANI……….

 

Mum Işığının (Ner Şabat), Şarabın (Kiduş) ve Özel Ekmeğimizin (Hala) basitliğinde, Tanrı’nın varlığını neredeyse hissedebilirsiniz.

 

Mazeretler askıya alınır, tamamlanmamış işler yarıda bırakılır ve herkes Şabat masasının etrafında yerini alır. İşte o an bir “AİLE OLABİLMENİN” huzuru ile kutsanmış olduğumuz önemli ama acil olmayan şeylere vakfedilmiş bir zamandır.

  

İlişkiler zaman alır ve Şabat, onlara zaman ayırdığımız gündür. Birbirimizi dinlemek – övmek - birlikte yemek yemek – birlikte şarkı söylemek – aile fertlerini bereketli kılmak ve nihayet gerçek arkadaşlığımızı hissetmek için.... bu bana Tanrı’nın barış çadırı altında korunduğumu hatırlatır.

  

Toplulukla yeniden bir araya gelir ve kendimizi “BEN” yerine “BİZ”in bir parçası olarak tanımlarız. Haftanın Tevrat bölümünü dinlerken Tanrı'nın evlilik sözleşmesini verdiği Sina'daki atalarımıza geri döneriz. Sahiplenme olmadan mülkiyet kavramını yaşarız.

  

Yaratıcı süreç- Entropi, yani dağılma ve bozulma (enerji kaybı) prensibinden mustariptir. Oysa Bene-YisraEL geçen onca zamana karşın enerji kaybetmemiş, her zaman yaratıcı olmaya ve devam edebilme kudretine sahip olmuştur.

 

Çünkü Şabat, Onların ruhunu Sonsuzluk Dünyasının kuvvetine (vayinafaş) bağlamaktadır. Tora, bu fikri Yaratılış bölümünde diğer günlerin yaratılışında kullanılan “Ve akşam oldu ve sabah oldu …..nci gün.” cümlesine shabat bölümünde yer vermeyerek ima eder.

  

Şayet; Tanrı ile yarattıkları arasındaki aşılamaz uçurum göz önüne alındığında, insan Ebedi Olan’a nasıl "bağlı kalabilir(ki)" sorusunun cevabını merak ederseniz …….. Bağlılık sadece taklit yoluyla sağlanabilir.

 

Çünkü gerçek Sevgi niteliği (Tanrı’ya olan inanç) sözle değil, sadece eylemle (davranış) ile gerçek olur.

 

Sevgilerimle -  Shabat Shalom

Moşe PASENSYA

 

Geçen haftanın peraşasını okudunuz mu?











Bu hafta sayfamızın konuşu Magda. 27 Ocak Uluslararası Holocaustu  Anma Günü anısına

Bir daha asla! 



Magda Hellinger, Holokost tarihinin en zor ve ahlaki açıdan en karmaşık tanıklıklarından birini geride bırakmış Yahudi bir kadındır. Onun hikâyesi yalnızca hayatta kalmanın değil, insanlığın sistemli biçimde yok edilmeye çalışıldığı bir düzende vicdanını korumanın da hikâyesidir.

 

1926 yılında Slovakya’da doğan Magda, gençliğini ailesiyle birlikte sıradan bir Avrupa Yahudi yaşamı içinde geçirmeyi hayal ederken, Nazi işgaliyle birlikte hayatı geri dönülmez biçimde değişti. Henüz 16 yaşındayken Auschwitz-Birkenau toplama kampına gönderildi. Bu yaşta bir çocuk için kamp, yalnızca fiziksel bir tehdit değil; kimliğin, umutların ve insanlık duygusunun sürekli olarak parçalandığı bir mekândı.

 

Auschwitz’te Magda, kadın mahkûmların kaldığı barakalarda Blockälteste (baraka sorumlusu) görevine getirildi. Bu görev, onu Nazi kamp sisteminin işleyişine istemeden de olsa dâhil etti. Emir vermek, düzen sağlamak ve üstlere rapor sunmak zorundaydı. Ancak Magda, bu rolü körü körüne benimsemedi. Sahip olduğu sınırlı gücü, mümkün olan her an başkalarını korumak için kullandı. Hasta kadınları sakladı, çocukların hayatta kalmasına yardımcı olmaya çalıştı ve bazı durumlarda listelerde yaptığı küçük değişikliklerle insanların ölümden kurtulmasına katkı sağladı.

 

Bu eylemler, dışarıdan bakıldığında küçük gibi görünse de Auschwitz gibi bir yerde her biri yaşam ile ölüm arasındaki fark anlamına geliyordu. Magda’nın yaşadığı en büyük iç çatışma, hayatta kalmak için sisteme uyum sağlamak zorunda kalması ile bu sistemin bir parçası olmamaya çalışması arasındaki gerilimdi. Bu nedenle onun tanıklığı, Holokost anlatıları içinde özellikle çarpıcıdır; çünkü okuyucuya basit bir kahramanlık hikâyesi değil, insan olmanın ağır ahlaki yükünü sunar.

 

Savaşın ardından Magda Hellinger uzun yıllar boyunca yaşadıklarını anlatmadı. Travma, suçluluk duygusu ve hatırlamanın acısı onu sessizliğe itti. 2006 yılında hayatını kaybedene kadar anılarını büyük ölçüde kendi içinde taşıdı. Ölümünden sonra, kızı tarafından kaleme alınan ve Magda’nın tanıklıklarına dayanan The Nazis Knew My Name adlı kitap yayımlandı. Bu eser, sade dili ve dürüst anlatımıyla, Holokost hafızasında önemli bir yer edindi.

 

Magda Hellinger bugün hayatta değildir; ancak bıraktığı tanıklık yaşamaya devam etmektedir. Onun hikâyesi, en karanlık koşullarda bile insanın başkaları için sorumluluk alma kapasitesinin yok edilemeyeceğini hatırlatır. Sessiz ama kararlı cesareti, tarihin içinde güçlü bir vicdan sesi olarak varlığını sürdürmektedir.


Yelda PENSO

Bir önceki İz bırakanlar köşemdeki yazım için tıklayınız...






Featured Posts
Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
WhatsApp Image 2020-09-08 at 20.52.59 (1

İLETİŞİM

Telefon                           :+97236582936
Mail                                :turkisrael@gmail.com

 

KÜNYE

İYT Web Sitesi Künyesi:
Editör                             :Av.Yakup Barokas
Grafik Tasarım              :Şemi Barokas 
                                       Ovi Roditi Gülerşen

© 2018 by Turkisrael.org

bottom of page