top of page



Bilinmezliğin İçinde

Merhaba sevgılı okuyucularım.


Bugün kendimi bir bilinmezliğin içinde buluyorum. İçimdeki boşluk giderek büyüyor. Nereye doğru savrulduğumu bilmiyorum. Sanki hayatın kıyısında durmuş, önümden geçen günleri seyrediyorum. Eskiden beni harekete geçiren, meraklandıran, yazmaya oturttuğumda kelimeleri arka arkaya getiren bir iç dürtü vardı. Bugün o dürtünün sesi çok uzaktan geliyor.

 

Üstelik yazmam gereken bir köşe yazısı var. Ama konu bulamıyorum. Daha doğrusu konu çok; dünyada, ülkede, insanlarda, hayatın kendisinde yazılacak o kadar çok şey var ki... Fakat hiçbirinin içine girmek, üzerinde düşünmek, cümle kurmak gelmiyor içimden. Sanki zihnim de benimle birlikte yorulmuş.

 

Bunun sebebi nedir?



Üst üste gelen aksilikler mi? Uzun zamandır biriken kaygılar mı? Yaşananların insanda bıraktığı görünmez yorgunluk mu? Yoksa bütün bunların sonunda ortaya çıkan bir isteksizlik, bir içe çekilme hali mi?


Belki hepsi.


İnsan bazen tek bir olaydan değil, küçük küçük darbelerin toplamından yoruluyor. Her biri tek başına katlanılabilir olan şeyler, üst üste geldiğinde insanın içindeki dayanma gücünü sessizce tüketiyor. Bir sabah uyanıyorsunuz ve hiçbir şey yapmak istemiyorsunuz. Ev dağınık olabilir, yazı bekleyebilir, telefon çalabilir; insanın içinden yalnızca biraz daha oturmak geliyor.

 

Bunun adına tembellik demek haksızlık olur.


Çünkü tembellikte bir rahatlık vardır. Oysa benim hissettiğim rahatlık değil. Daha çok, hareket etmek için gereken ilk enerjiyi bulamamak. Sanki motor çalışıyor ama araba yerinden kıpırdamıyor.

Belki de insanın hayatında bazı dönemler vardır; ilerlemekten önce durmak gerekir.


Biz sürekli ilerlememiz gerektiğine inandırılıyoruz. Üretmeliyiz, yazmalıyız, okumalıyız, ilgilenmeliyiz, güçlü durmalıyız. Oysa bazen ruhun da dinlenmeye hakkı vardır. Hele insan belli bir yaşa geldiğinde, hayatın bütün yüklerini eskisi kadar kolay taşıyamadığını kabul etmek bir yenilgi değildir.

 

Belki şu anda benim ihtiyacım olan şey, beni sırtımdan itecek büyük bir güç değil. Küçük bir hareket.

Bir pencere açmak.

Bir kahve yapmak.

On sayfa kitap okumak.

Kısa bir yürüyüşe çıkmak.

Telefonu bir kenara bırakıp sessizce oturmak.

Ve belki hiçbir şey üretmeden bir gün geçirmek.

 

Çünkü insan bazen yeniden yazabilmek için önce yazmayı bırakmalıdır.

Bugün köşe yazıma konu bulamadığımı düşünüyordum. Sonra fark ettim ki aslında konu yanı başımdaymış: İnsanın kendi hayatına yabancılaştığı, ne yapmak istediğini bilemediği o sessiz dönemler.


Belki hepimizin zaman zaman düştüğü bir çukur bu. Fakat çukurda olduğumuzu fark etmek, oradan çıkmanın ilk işareti olabilir.

 

Kendime bugün şunu söylemek istiyorum:

Acele etme.


Her sabah aynı güçle uyanmak zorunda değilsin. Her gün hayata karşı coşkulu olmak zorunda değilsin. Bazen yalnızca günü tamamlamak bile yeterlidir. Yeter ki kendinden bütünüyle vazgeçme.

Belki yarın yazacak bir konu bulurum.

Belki bulamam.


Ama bugün, içimdeki boşluğa biraz daha dikkatle bakacağım. Onu hemen doldurmaya çalışmayacağım. Çünkü belki de o boşluk, aslında ruhumun bana gönderdiği bir mesajdır:

“Biraz dur. Çok yoruldun. Beni yeniden dinle.”


Ve belki insanın kendisini yeniden bulması, tam da böyle bir sessizliğin içinden başlar.


Size ayrıca söylemek istediğim bir şey var

Bence şu anda kendinizi “tembelim, isteksizim, yazamıyorum” diye yargılamayın. Bunlar birbirinden farklı şeyler olabilir. Uzun süreli stres ve peş peşe yaşanan olumsuzluklar, insanın merakını ve üretme isteğini geçici olarak köreltebilir.

 

Ben olsam bugün kendime “Mutlaka bir köşe yazısı yazmalıyım” baskısı koymazdım. Onun yerine küçük bir deney yapardım:

Bugün sadece 15 dakika yazayım.Konu arama. Güzel cümle kurmaya çalışma. Şunu yaz:

“Bugün neden hiçbir şey yapmak istemiyorum?”


Sonra aklına ne gelirse yaz. Cevap çıkmazsa “Bilmiyorum” kelimesini on kez yazabilirim. Bazen yazarlık, konu bulmakla değil, insanın kendi sessizliğini yazıya çevirmesiyle yeniden başla…

 

Şimdilik kendimden büyük bir hamle beklemiyorum. Bugün sadece küçük bir hareket yeter. Bazen insanı sırtından iten güç dışarıdan gelmez; insan, çok küçük bir adımla kendi içinde o gücü yeniden uyandırır.


Dilerim bir dahaki buluşmamızda ilham perilerim tekrar karşıma çıkar.



Sevgiyle kalın.

SARA YANAROCAK

 

 IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.

 Bir önceki yazımı okudunuz mu?









Torunuma Mektuplar-Sara Yanarocak
Satın Al



Şelomo, Çar'ın ordusundaki bir Rus Generaliyle birlikte aynı kompartımanda seyahat eder. Gece uykuya dalmadan önce doğru durakta inebilmek için kondüktöre, kendisini sabah 04:00’te uyandırmasını söyler.

 

Uygun zamanda uyandırılır, ancak karanlık nedeniyle yanlışlıkla kendi kıyafeti yerine generalin kıyafetlerini giyer.

 

Eve vardığında karısı ona her şeyin yolunda olup olmadığını sorar. Aynaya baktığında general üniforması giydiğini görünce eşine "Kondüktör benim yerime generali uyandırmış" der.

 

Şofetim, keşfedilmesi ve rafine edilmesi gereken dört “BENLİK” yönüne dair bir vizyon sunar. Ancak bir dostum yazımı okuduktan sonra aldığı ilham ile bana beşinci boyutu da eklettirdi(ki) bu “HİÇLİK” ile ilgilidir.

 

YARGIÇ  –   (Nefeş)

Bizler dünyayız. Ama kısa bir süre için çiçek açarız.Çiçek açmanın (Ayırt Etme Gücünün) şerefine nail olalım.

 

KOHENLER ve LEVİLER  - (Ruah)

Biz okyanusuz, ama kısa bir süreliğine dalgayız.Yolculuğun (Denge ve doğru davranma cesaretini verecek olan şarkının) tadını çıkarın.

 

PEYGAMBER – (Neşama)

Biz havayız. Ama kısa bir süreliğine rüzgârız.Esintiye (Tanrı'nın önünde tüm kalbimizle durabilme yetisine) saygı duyalım.

 

KRAL; (Haya)

Biz ateşiz, ama kısa bir süre için alevleniyoruz.Kıvılcımı (Bilgeliğin gücünü ve Şefkatin Kaynağını) onurlandırın.

 

ADEM  -  (Yehida)

Bizler, Bir Olan'ın küçük bir parçasıyız, ama kısa bir süre için öyleyiz.Bu zamanın (Bir’liğin ve Şefkatin) kıymetini bilin.

 

Bu yönlerin her biri, hayatın sunduğu senaryolarla bilinçli bir şekilde başa çıkmak için adım attığımızda ortaya çıkar.

 

Yargıç, Kral, Kohen ve Peygamber. Bu benliğin hangisi sizin onurunuzu ve dikkatinizi istiyor?

 

Benliğimizin bu yönlerini gerektiği gibi onurlandırmadığımızda;

Yargıç, AŞIRI ELEŞTİREL – Kral, GÜÇ ZEHİRLENMESİ – Kohen, BİÇİMLERE AŞIRI BAĞLI ve Peygamber KENDİNİ BEĞENMİŞ hale gelebilir.

 

Maalesef çok kısa bir süre önce yaşamak zorunda bırakıldığım deneyimde benliğin bu yönlerini henüz onurlandıramamış kişilerin çocuklarıma ve toplumun diğer bireylerine nasıl telafi edilemez zararlar verebildiklerine ilk elden şahit oldum.

 

Kişiliğinizde bu gölgelerden birini gözlemlediniz ise lütfen birbirimize şefkat ilkesiyle yaklaşarak bunları onarmaya çalışalım. Çünkü Yahudi toplumu olarak “Geleceğimiz” ve “Bir’liğimiz” buna bağlı olacak.

 

Sevgilerimle  -  Shabat Shalom

 

Moşe PASENSYA

 

Geçen haftanın peraşasını okudunuz mu?










Yahudi geleneğinde şükür, yalnızca "teşekkür ederim" demek değildir. Şükür, dünyaya Yaradan'ın gözünden bakmayı öğrenmektir. Her sabah gözlerimizi açar açmaz söylediğimiz ilk söz tesadüf değildir: "Mode/ moda Ani lefaneha..." Daha ayağımız yere basmadan, daha hiçbir şey başarmadan, daha gün başlamadan önce teşekkür ederiz. Çünkü Tora bize önce sahip olduklarımızı görmeyi öğretir.

 

İnsan çoğu zaman nimet eksikliğinden değil, nimet körlüğünden acı çeker. Bir evi vardır ama içindeki Şehina'yı göremez. Sağlıklıdır ama aldığı nefesin her an Yaradan'dan gelen yeni bir armağan olduğunu unutmuştur. Ailesi vardır ama onların varlığını sıradanlaştırmıştır. Sofrası doludur ama ekmeğin ardındaki İlahi bereketi fark etmez. Sorun nimetin az olması değildir. Sorun, kalbin onu görecek kadar uyanık olmamasıdır.

 

Tora defalarca bizi bu konuda uyarır: "Yiyip doyduğunda, evler kurup yerleştiğinde sakın A-şem'i unutma." Çünkü insanın gerçek sınavı yokluk değil, çoğu zaman bolluktur. Yokluk insanı dua etmeye yöneltebilir; bolluk ise insanı "Kendi gücümle kazandım." demeye sürükleyebilir. İşte Amalek'in tohumu da, Firavun'un kibri de, Korah'ın isyanı da aynı noktada başlar: Veren'i unutmak. Buna karşılık Avraham Avinu nereye giderse gitsin bir sunak kurar, A-şem'in Adı'nı ilan eder. Çünkü o, nimeti değil, nimetin Kaynağı'nı görüyordu...

 

Yahudi bilgeleri der ki: Dünyadan bir fayda sağlayıp da bereha söylemeyen kimse, sanki kutsal olana ait olanı kendine mal etmiş, çalmış gibidir. Beraha yalnızca yemekten önce okunan birkaç cümle değildir. Beraha, "Bu bana ait değil; bana emanet edildi." diyebilen bir kalbin sesidir. Gerçek şükür işte burada doğar. Şükür, bollukta alçakgönüllü kalabilmektir. Darlıkta umudu kaybetmemektir. Hem tatlıyı hem acıyı Yaradan'ın elinden gelebilecek bir davet olarak karşılayabilmektir.

 

Pirkei Avot şöyle öğretir: Kim zengindir? Elindekinden memnun olan. Çünkü zenginlik bankadaki rakam değildir; kalbin genişliğidir. Şükreden insan küçük şeylerde büyük ışık görmeye başlar. Şabat mumlarının alevinde... Çocuklarının gülüşünde... Bir dostun "Şalom" deyişinde... Bir nefeste... Bir Mezmur'da...

 

Bir insan bir gün durup bunlara bakınca şunu fark eder: "Ben aslında yıllardır A-şem'in hesedinin sonsuz iyiliğinin içinde yürüyormuşum." Belki de en büyük beraha, daha çok nimete sahip olmak değildir. En büyük beraha, zaten içinde yaşadığımız nimetleri görebilecek gözlere sahip olmaktır. İşte bunun için dua ederiz: "Ribono Şel Olam, bana yalnızca beraha verme. Bana, verdiğin berahayı görebilecek bir kalp de ver." Insan nimeti gördüğünde yalnızca hayatı değişmez. Yaradan ile kurduğu ilişki de değişir. Nimet eksikliği değil körlüğü acı verir.


 

Riva N. ESSEMİNİ

 

  Bir önceki yazımı okudunuz mu?

 

 

 







Featured Posts
Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Whatsapp
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page