top of page

 


Geçtiğimiz hafta İsrael’de vizyona giren “Hamnet” filmi pek çok Oscar’a aday gösterliyor. Filim hakkında “Arakat” web sitesinde Hüseyin Çakır’ın kapsamlı bir eleştirisini aktarıyoruz.


Film, Shakespeare’in oğlu Hamnet’in 11 yaşındaki vefatı üzerine Agnes ve William Shakespeare’in duygusal dünyasını işliyor. Tahmin edeceğiniz üzere Hamnet‘i ölüm öncesi ve sonrası olarak iki bölüm halinde izliyoruz. Çünkü ölümle birlikte herkesin iç dünyasında büyük değişimler yaşanıyor, başta dediğim gibi her karakterin yas süreci farklı ilerliyor. Hikaye, 1580’lerin sonu-1590’ların başında İngiltere’nin küçük bir kasabası olan Stratford-upon-Avon’da geçiyor.


Agnes, doğa ile iç içe yaşayan, sezgileri güçlü bir kadın. William Shakespeare ise genç, edebiyata yatkın ama ailesinin gözünde güvenilmez biri. Birbirine aşık olan Agnes ile William kısa süre içinde evleniyorlar ve üç çocuk sahibi oluyorlar; Susanna ve ikizler Judith ile HamnetSusanna en büyük çocuk. Hamnet hareketli, hayal gücü güçlü bir çocuk ve aynı zamanda babasına düşkün. İkizi Judith ise daha narin ve hastalıklara yatkın bir çocuk.


Hikaye bu üç kardeşten Judith ve Hamnet’e odaklanıyor. Hamnet’in merhametini, ikiz kardeşine olan bağlılığını ve aynı candan meydana gelmenin beraberliğini sonuna kadar hissediyoruz. Kasabada yayılan veba salgını da bu hislerin yaşanmasına sebebiyet veren olay aslında. Ailede ilk olarak Judith hastalanıyor, Hamnet ise kız kardeşinin bakımını üstlenmeye çalışıyor ve onun için elinden geleni yapıyor. Judith bir şekilde kurtuluyor, aynı hastalığa Hamnet yakalanıyor ve romanda da olduğu gibi hayatını kaybediyor. Hamnet‘in kırılma anı da işte tam burası, çünkü filmin seyri bu noktadan sonra tamamen değişiyor.


Yas sürecini ve özellikle babanın bu süreçle başa çıkma yöntemlerini görüyoruz. Araları pek iyi olmayan Agnes ve William, bu ölümle birbirlerinden daha da uzaklaşıyor. Onları bırakıp gitmesi, ailesine vakit ayırmaması, oğlunun ölümünde dahi yanında olamamasından dolayı Agnes sürekli William’ı suçluyor. Zhao aslında filmde seyirciyi de bir vicdan muhasebesine itiyor. Birçok kere Agnes ve William arasında gidip geliyoruz ama genelde ağır basan taraf Agnes oluyor. Bunun sebebinin belki “anneliği”, belki de üç çocuğu ile tek başına verdiği mücadele olduğu söylenebilir. Ama William hiçbir şey yapmıyor diye anlaşılmasın. WilliamAgnes’e olan sevgisini çocuklarına da sonuna kadar hissettiriyor. Özellikle Hamnet’le aralarındaki baba-oğul ilişkisi, çoğumuzun imreneceği türden bir ilişki. Bu yüzden de Hamnet’in kaybı en çok da William’ı paramparça ediyor. Agnes acısını doğaya vururken William ise yazıya döküyor. İşte acı, burada dönüşerek Hamlet‘i ortaya çıkarıyor.


Hayranlık Uyandıran Oyunculuklar


Hamnet‘te çok iyi oyunculuklar izliyor, onlara hayran kalıyoruz ama benim gözümde iki muhteşem performans var: Jessie Buckley’nin canlandırdığı Agnes Shakespeare ve “En İyi Çocuk Oyuncu” Oscar Ödülü verseler şüphesiz sahibi olacak Jacobi Jupe’un filme de ismini veren Hamnet performansı.


Keza Paul Mescal’ın William Shakespare performansı da muazzam. Onu bir baba olarak izlemek, oğluyla olan iletişimini görmek özellikle çok etkileyiciydi. Jessie Buckley’in performansını neden daha çok sevdiğimi soracak olursanız, sebebi filmin -aynı kitapta olduğu gibi- Agnes karakterine daha çok yoğunluk veriyor olması.


Hamlet ve Hamnet


Shakespeare’in Hamnet’in ölümünden sonra yazdığı Hamlet; sadece bir Danimarka prensi hikâyesi değil, aynı zamanda bir babanın yasının evrenselleşmiş hâli. Zhao’nun filminde bu bağ, özellikle Agnes’in bakış açısından yeniden duygusal bir derinlik kazanıyor.


William Shakespeare’in oğlu Hamnet Shakespeare, 1585’te doğmuş, 1596’da 11 yaşındayken ölmüş. Ölümünden birkaç yıl sonra (1599–1601 civarı) ise Shakespeare en ünlü oyunlarından Hamlet’i yazmış. Çoğu kişi için isim benzerliği kafa karıştırıcı gelebilir; ancak Hamnet ve Hamlet isimleri, 16. yüzyıl İngiltere’sinde aslında birbirinin varyasyonu olarak kabul ediliyordu. Yani “Hamnet” ve “Hamlet” günlük kullanımda birbirinin yerine geçebiliyordu. Bu nedenle, Shakespare’in oğlu ile yazdığı oyunun adı arasındaki benzerlik, birçok araştırmacı tarafından bilinçli bir tercih olarak yorumlanıyor.


Hamnet’in kaybı William Shakespeare için yıkıcıydı; o dönem çocuk ölümleri yaygındı ama kendi oğlunun kaybı onun için kişisel bir travma oldu. Hamlet oyunundaki ölüm, yas, hayaletler, baba-oğul ilişkileri gibi temalar, doğrudan Shakespeare’in kişisel deneyimini yansıtır gibi okunuyor. Oyunda Hamlet’in babasının hayaletinin sahnede görünmesi, kayıpların ölümsüzlük kazanmasıyla bağlantılı olarak düşünülebilir. Burada Shakespeare, kendi oğluna sanat aracılığıyla farklı bir ölümsüzlük veriyor aslında.


Filmin sonlarına doğru bu oyunu ve sahnede yaşananları izliyoruz. Hem de seyircilerden biri olan Agnes ile birlikte… AgnesWilliam’ın bir oyun yaptığını biliyor ama komedi zannediyor, bir gün birisinden oyunun trajedi olduğunu duyuyor ve orada şaşkınlığı ve merakı başlıyor. Oyun günü, kamera Agnes’i takip ederek sahnenin en önüne ulaşıyor. Oyun başlıyor, oyuncular sahneye çıkıyor, diyaloglar akıyor derken Agnes; o an oğlunu yüreğinde hissederek sahneye elini uzatıyor. Ardından seyirciler de aynısını yapıyor ve Hamnet her birine tutunmaya çalışıyor, belki de onlara son bir defa veda ediyor. Agnes’in William’a olan kırgınlığı ve öfkesi de sahnede izledikleri ile diniyor, açılan yaralar yavaş yavaş kapanmaya başlıyor.


Babanın oğluna olan sorumluluğunu, yaşadıklarını, belki söyleyemediklerini yazdığı ve yönettiği oyunla anlatması, filmin en etkileyici yanlarından biri. Sahnede yaşananlar, seyircilerin ellerini uzatması ve sanki o an yaşananları değiştirebileceklerine bir anlığına inanmaları… Agnes aslında artık oğlunun geri dönmeyeceğini biliyor ama hatırasıyla bir bağ kuruyor. El uzatmak, kaybı tamamen bırakmadan “onu yaşatma” yolunu bulmak demek. İşte bu hislerle filme veda ediyoruz. Chloé Zhao, içimizde kapanmaz bir yara açarak bizi uğurluyor.






Bir önceki sanat yazımızı okudunuz mu?






 




NEDEN SUSARIZ- Performatif Aktivizm

Wiesel, Nobel Barış Ödülü konuşmasında şöyle demiştir: “Ne zaman ve nerede insanlar acı ve aşağılanma yaşarsa, sessiz kalmamaya yemin ettim… Tarafsızlık zalime yardım eder, kurbana asla.”  “İnsanların acı içinde olduğu her yerde sessiz kalmayacağım.”

 

Merhabalar sevgili dostlar,

Bugün klavyenin başına geçtiğimde aklıma ilk gelen şu oldu; olaylar ile ilgili biz düşünen varlıklar bazen zaman zaman, hatta çoğunlukta neden sessiz kalırız, yorum yapmaktan, bir haksızlık karşısında sesimizi çıkarmaktan hatta hatta bazen haksız tarafın yanında durmaktan da geri kalmayız. Bu durum hayatım boyunca beni çok fazla rahatsız etmiştir; hatta öfkelenmeme neden olmuştur. Böyle durumlarla bazen sevdiğim güvendiğim insanların dahi aynı bu tutum içine girdiğine şahit olup hayal kırıklığı içinde ‘ Ve güvendiğim dağlara karlar mı yağdı’ atasözünü çok tekrarlamışımdır.

 

Artık yaş aldım ve insanların bu tarz tutumlarına alıştım, kanıksadım ve öğrendim ki insanlar küçüçücük bir menfaatleri için çok şey yaparlar veya menfaati yoksa dahi etliye sütlüye karışmayayım başım ağrımasın zihniyeti ile ya da toplumun dayattığı bazı görünmez kuralların içinde yer almak için susarlar. Biliyor musunuz gençliğimde beni hasta eden bu durumu artık kanıksadım çünkü dünyamız ne yazık ki böyle bir yer; içimi acıtan, kanatan bu durum gittikçe kabuklaştı ve insanların çoğunluğunun susmayı seçenlerden olduğunu kabullendim.

 

Ve tabii hem bedenen yaşlandım hem ruhen büyüdüm geçen zaman zarfında okudum, izledim ve gördüm ki bu durum sadece sizin gibi, bizim gibi küçük dünyası olan insanlara ait bir durum değil; dünya  bile  bazen değil, genel de susuyor,  büyük güçler politikalar kendi politik menfaatleri için kendileri dışında dünyada olup biten felaketlere, acılara susuyorlar ve o coğrafyalarda yaşama talihsizliğinde kalan talihsiz kesim, acılar, trajediler ile baş başa kalıyor.

 

Çok yıllar önce, başucu kitabım olan Elie Wiesel’in eserini okuduğumda, yazarın Holokost katliamı sırasında dünyanın—özellikle Amerika’nın—nasıl sessiz kaldığını anlattığını okudum. Her şey olup bittikten sonra ve soykırımdan kurtulup Amerika’ya yerleşen Yahudilerin, bu durumu nasıl sorguladıklarını da kitabında, Holokost sırasında dünyanın büyük ölçüde kayıtsız kaldığını ve sessizliğin zalimi cesaretlendirdiğini sıkça vurguladı

 

Bu konulara nereden mi geldim. İnstagramda İran da caddeye serilmiş ceset torbalarının önünde ağıt yakanları görünce bütün bu cümleler aklıma geldi. Yapay zekâ mı diye tekrar tekrar seyrettim, haber kanallarına döndüm ama yapay zekâ değildi; caddelerde yatan binlerce ceset torbası gerçekti.

 

Bu durum aklıma ekranlarda sadece ‘bazı’ konuları seçip bol bol konuşan aktıvistleri getirdi. Bu aktivistler, İran ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü kısıtlı, kadın hakları ihlalleri (zorunlu başörtüsü, eşitsizlik). Politik muhaliflerin ve aktivistlerin tutuklanması, bazen işkence veya idam. Azınlık grupların (örn. Kürtler, Bahailer) baskı altında olması. sırasında  nerdeydiler?


Bu aktivistler:

Irak işkence ve keyfi tutuklamalar özellikle Şii, Sunni ve Ezidi topluluklara, silahlı guruplar kadınlara yönelik şiddet ve ayırımcılık sorunları,

 Suriye Savaş nedeniyle sivillere karşı ciddi insan hakları ihlalleri.

 

Bazı Afrika ülkeleri:

Sudan: Protestoculara saldırılar, keyfi tutuklamalar, etnik gruplara yönelik şiddet.

Somali: Silahlı gruplar, kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet, eğitim ve sağlık hakkının ihlali.

Demokratik Kongo Cumhuriyeti (DRC): Silahlı çatışmalar, çocuk asker kullanımı, tecavüz ve zorla yerinden etme.


Yemen: Savaş ve çatışmalar nedeniyle sivillere yönelik ağır şiddet, sağlık ve gıda krizleri, çocukların asker olarak kullanılması, kadınlara yönelik ayrımcılık ve şiddet.


Libya: Göçmen ve mültecilere kötü muamele, silahlı çatışmalar ve işkence.

Bütün bu olanlar ortak bir payda altında toplanıyor Savaş ve silahlı çatışmalar nedeniyle sivillere yönelik şiddet. Kadın haklarının kısıtlanması ve cinsiyete dayalı şiddet. Azınlık gruplarına yönelik ayrımcılık. İfade özgürlüğü ve basın özgürlüğünün ciddi şekilde kısıtlanması. Göçmen ve mültecilerin kötü muamele görmesi sırasında ne yapıyorlardı acaba?

 

Bazı durumlar karşısında bas bas ekranlara çıkıp konuşan ve taraf olan sayın aktivistler Greta Thunberg, Ammar al-Cooleney, Emma Watson, Gigi Hadid., Bella Ramsey gibi ve gibilerine bütün bu dünyada olanlara karşılık neredesiniz neden sesiniz çıkmıyor diye sorasım var?  Bu, samimi bir duruş mu yoksa sadece görünür olmak için yapılan performatif aktivizm mi?


Dünyanın hepimiz için daha yaşanır olması dileği ile…


RahelÇela Behar


IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.

 Bir önceki yazımı okudunuz mu?

 












7 Ekim Hamas saldırısında olay yerine ilk koşan polis Ran Gvili z”l 843 gün sonra İsrael’e son dönen rehine oldu. Ran Gvili’nin yerinin bulunmasında ele geçirilen İslami Cihat teröristinin verdiği ifade yardımcı oldu.


Bir mezarlıkta bulunan belirlenen Ran Gvili’nin aranması çok geniş çaplı bir hareketi gerekli kıldı. 250 adet mezar açılarak sahada Hamas’ın saldırılarına da askerler karşı koyarken 20 diş doktorunun hazır bulunmasıyla arama çalışması sürdürüldü.


Askerler Ran Gvili’nin bulunması üzerine toplu halde “Ani maamin” ve “HaTikva”yı söylediler. Aile yaptığı açıklamada gurur duygusunun acılarını bastırdığını söyledi. Böylece artık Gazze’de İsrael’in hiçbir rehinesi kalmadı.








Featured Posts
Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
WhatsApp Image 2020-09-08 at 20.52.59 (1

İLETİŞİM

Telefon                           :+97236582936
Mail                                :turkisrael@gmail.com

 

KÜNYE

İYT Web Sitesi Künyesi:
Editör                             :Av.Yakup Barokas
Grafik Tasarım              :Şemi Barokas 
                                       Ovi Roditi Gülerşen

© 2018 by Turkisrael.org

bottom of page