top of page



Ki Tetze'nin ilk emri, o savaşı kazandığımızda ve savaş ganimetlerini ele geçirdiğimizde, esir aldığımız güzel kadını elde etmeye çalışacağımız konusunda bizi uyarır. Kimdir bu TUTSAK GELİN?

 

Reklamlarla dolu bir alışveriş merkezleri diyarında büyüdük. Ana akım kültüründen ne kadar sakınırsak sakınalım veya normlara ne kadar alternatifler yaratırsak yaratalım, tüketimcilik dünyanın fiili dinidir.


Bu din bizi maddi zenginlik edinmenin ve sahip olmanın güzelliğine, huzuruna ve tatminine açıyor gibi görünse de, gerçekte bizi maddi dünyayla savaşa sokar.


Bu mücadele, güzellik, zenginlik ve Dünya'nın kendisiyle olan ilişkimizi etkiler. Çünkü bize bu güzelliğin tadını çıkarmak yerine, her şeyi kendi kullanımımız için edinmeye, sahiplenmeye çalışmamız gerektiğini öğretir.


Elimizde olanı takdir etmek, onurlandırmak ve kutlamak için zaman ayırmak yerine, bir sonraki şeye ulaşmaya şartlandırılmışız.

 

Bu bizi "Tutsak Gelin"e (Şehina) dönüştürüyor. Böylece Dünya ve tüm zenginlikleri meta haline geliyor. Paha biçilemez olan neredeyse görünmez hale geliyor. Hayatımızdaki her şey kendi kullanımımız ve zevkimiz için sahiplenilmesi gereken bir şeye dönüştüğünde….. kavranamayan, adlandırılamayan (başka bir deyişle - Tanrı) bizim için var olmaktan çıkıyor.


Britanya Kolombiyasındaki Victoria Doğa Tarihi Müzesi'nde Nuu-chah-nulth kabilesinin en kutsal eserleri sıcaklık kontrollü odalarda saklanır. Hem muhafız hem de rehber olarak bir kabile üyesi her zaman orada hazır bulunur. Orada yaşanan bir olayı ilham alabilmek ümidiyle sizlere aktarmak istiyorum.


Mark’la içeri girdik ve bir süre sonra omzumda bir dokunuş hissettim. Giyiminden kabileden olduğu anlaşılan bu adam "Oğlunuz mu?" diye sorar. "Evet" dedim. Ardından "Siz Yahudi Şamanı mısınız?" diye sordu. Belki kipam yüzünden sorduğunu düşündüm.


Aniden oğlum sohbete dahil olur ve “evet, aşağı yukarı öyledir, biz Yahudiyiz ve şamanlarımıza haham diyoruz” der. Rehber oğluma dönüp "Halkınızın ergenlik ritüellerinin çok özel olduğunu duydum. Bana sizinkinden bahseder misiniz?" Mark kıpkırmızı olur ve önce bana sizinkinden bahseder misiniz?" der.


Güler yüzlü rehber Pachi, sözlerine şöyle başlar. Bir insanın bu dünyadaki en önemli varlıkları şunlardır: İsimler, şarkılar, danslar ve maskeler. Öldüğünüzde böyle hatırlanacaksınız, hayatınızın bilgeliğini böyle aktaracaksınız ve bir insanın bırakabileceği en önemli miras budur.


Mark büyülenir. Pachi devam eder. Mark, diyelim ki benim kabilemdensin. Kendi hayatının şarkısının ilk kıtasını 12 yaşındayken yazmalısın. Bunu nasıl yapacağın bir akıl hocası tarafından öğretilen bir sanattır. Bu akıl hocası, seninkinden farklı bir aileden seçilecektir.


Gençliğine dönüp bakmana ve zor zamanları, özel zamanları, neşeli ve başarılı zamanları düşünmene yardımcı olacaktır. Bu düşünceden şarkının ilk kıtası doğacak. 20, 30 ve 50 yaşında, eğer o kadar yaşarsan, evliliğinde ve çocuklarının doğumunda, hatta bazen de çok tehlikeli bir olaydan sağ kurtulursan, bir kıta daha ekleyeceksin.


İlk kıtanı ergenlik şöleninde (Bar-Mitsva) söyleyeceksin ve o zaman ilk maskeni takacak, babanın dansını yapacaksın ve sonra kendi yarattığın dansı sergileyeceksin.


Düşünmek için duraklıyor ve ekliyor: "Mark, şarkında kişisel bireyselliğin ile kabile geleneğinin uyum içinde bir araya gelmesi gerekiyor. Kabilenin değerlerini ve öz farkındalığını yansıtmalı. Çünkü Ölümünüzde hepinizin isimleri söylenecek ve maskelerinizle danslarınız hayat hikayelerinizi anlatacak.


Sonra Pachi, Mark'a sorar: "Peki senin ritüellerin nasıl?"

 

"Bir öğretmen tutuyoruz ve bize Tora okuma notalarını öğretiyor. Maske takmıyoruz, bir "Dua Şalı" olan tallit takıyoruz. Bir Bar Mitzvah'da kendi hayat hikâyemizin veya ebeveynlerimizin hayat hikâyelerinin pek bir önemi yok. Çoğunlukla kabilemizin hikâyesinin bir kısmını ezbere öğrenmemiz, hikâyelerimizi tuttuğumuz tomardan bir ayinde söylememiz ve ardından kısa bir yorumlama yapmamız gerekiyor.

 

Sonra büyük bir parti düzenliyoruz. Ve partide dans ediyoruz, ancak dansların özel bir anlamı olup olmadığını bilmiyorum. Birçok aile dans sırasında sembolik hediyeler ve balonlar dağıtıyor, bu geleneğin neye dayandığından emin değilim.

 

Pachi, babaya soruyor. Oğlunu seni takip etmesi için eğittin mi ? Mark, ataların gücünü nasıl birleştireceğini öğrenmeye başladı mı? Ona kabilenizin niyetinin gücünün nerede olduğunu ve bunu kendi iyilikleri için nasıl kullanacağını kaç yaşında öğreteceksin?

 

Geziden döndüler ve sürekli düşündüler.

 

Peki ya Mark'ın kendi şarkısı? Ya ibranice isminin anlamı? Ya mentorluk – anlam -  bağ? Şimdiye kadar yaptığımız her şey görev başında ezberleme ve lojistikti – odalar - ikramlar - konuklar.


O gün ne büyük bir armağandı. Çünkü gezinin geri kalanını yoğun bir bar mitzvah maneviyatına dönüştürdüler.

 

Pachi, bizlere; düşüncelerimizi "Tutsak Gelin"den, dünyanın Tanrı'nın sevgili Tezahürü olan algıya dönüştürdüğümüzde; Kutsallığa – Bilgeliğe – Şefkate - Cesarete ve nihayet  sarsılmaz İnaca giden yolun önümüzde açılacağını söylüyor.

 

Sevgilerimle  -  Shabat Shalom

 

 

Moşe PASENSYA

 

Geçen haftanın peraşasını okudunuz mu?









Solda bronz madalyonlu Gashau Ayale (Fotograf temsili AI)
Solda bronz madalyonlu Gashau Ayale (Fotograf temsili AI)

İsraelli maratoncular, pazar günü İngiltere'nin Birmingham kentinde düzenlenen Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda erkekler takım yarışında altın madalyayı kazanarak, ikinci sırada yer alan Almanya'yı 34 saniye farkla geride bıraktılar.


İsraelli koşucular arasında Gashau Ayale, 2:09:21'lik derecesiyle bireysel bronz madalya kazanarak öne çıktı; bu derece, Alman Amanal Petros'un elde ettiği parkur rekorundan sadece 10 saniye gerideydi.


Almanya takımı 6:29:03'lük süreyle gümüş madalyayı, Fransa ise 6:32:12'lik süreyle bronz madalyayı kazandı.


Bu madalyalar, pazar günü sona erecek oyunlarda İsrael’in ilk madalyaları oldu.


İsrael takımı, Avrupa şampiyonalarında erkekler maratonunda daha önce iki kez2022 ve 2025  yıllarında birincilik elde etmişti. Ayale her üç şampiyonada da takımda yer almıştı.


 



Ağustos ayının ikinci yarısında sıcak günler yaşıyoruz. Okulların açılmasına sayılı günler kaldı.


Tel Aviv daha sakin, trafik daha az yoğun. Her yıl olduğu gibi bu yıl da çocuklu genç aileler ağustos ayı içinde ülke dışında tatile çıktıklarından Ben Gurion havalimanı oldukça yoğun, yollar nispeten sakin…


Gerçi herkes temmuz/ağustos aylarında önceden yurtdışı tatili planlarken, İran ile gerilimli ve belirsiz ortam nedeniyle “acaba gidebilecek miyiz?”, “gidersek dönebilir miyiz?” endişesini taşımadı değil.


Hani yarası olan gocunur derler ya, bizimki de o hesap. 28 Şubat günü ülkeye dönmek üzere tam uçağa binecekken İran savaşı patlak verince 13 gün Dubai’de mahsur kalmış olmanın travması hala taze…


Biz de aynı endişe ile tatil planımızı yaptık, 10 günlük bir Arnavutluk tatiline çıktık ve sorun

yaşamadan evimize döndük.


Adriyatik denizi ve İyonya denizine kıyısı olan Arnavutluk bu konumu açısından çok güzel koylara, tertemiz ve masmavi bir denize sahip, turistlerin son yıllarda rağbet gösterdiği bir ülke.


Biz iki gün başkent Tiran’ı gezip, güneye indik, Saranda ve Ksamil tatil yörelerinde kaldık.


Bu tatil yörelerine “Avrupa’nın Maldivleri” deniyor.


Gerçekten de Başkan Trump’ın damadı Jared Kushner ile eşi Ivanka bir proje geliştirip orada büyük bir yatırımla bu uzun sahil şeridini lüks bir tatil cennetine dönüştürmek istemişler.


Ama halk buna karşı çıkmış, protesto gösterileri düzenlemiş, böylece proje gündemden düşmüş.


Amacım turistik bir yazı yazmak değil tabii ki… Çok kısaca özetlemek gerekirse; ülkenin alt yapısı fazla gelişmemiş, 1991’de terk ettikleri Komünist rejimin etkileri halen hissediliyor, insanları konuksever, lokantalar ucuz, çok ehven fiyata balık ve balık ürünleri yenebiliyor.


Özellikle ilgimi çeken bir şeyi paylaşmak istiyorum: Arnavutluk’ta 170 bin civarında bunker olduğunu duymuş muydunuz?


Komünist lider Enver Hoca’nın izole ve paranoyak rejimi tarafından olası bir dış işgale karşı ülkeyi korumak için inşa edilmiş beton sığınaklar. Ülkenin her tarafında, farklı boyutlarda, mantar şeklinde sığınaklar.


Aslında bu bunkerler askeri bir saldırıdan çok, halkı sürekli bir tehdit altında tutma ve

rejime bağlı kılma aracıymış.


Başkent Tiran’da günümüzde müzeye dönüştürülmüş iki çok büyük bunker var, biz kent merkezinde yer alan, kubbe şeklindeki girişten başlayan ve bir çeşit Gizli Polis Müzesi olan Bunk’Art 2’yi gezdik.


Dar koridorlar boyunca 24 odalı, hücre desem daha doğru olur. Bir beton dehliz. Hamas’ın yer altı tünellerini andırıyor… Komünist rejimin acımasız gizli polisi “Sigurimi” dönemindeki zulümler, takipler, sorgu odaları ve siyasi hapishane bu mekân… Her hücrede bu acımasız dönemin görselleri sergileniyor.



Bunk'Art 2'de işkence alet ve odası


Bu tüyler ürperten bunkerin tek geniş alanı “BESA” sergisine ayrılmış. BESA Sergisi, İkinci Dünya Savaşı döneminde Arnavutların Nazi zulmünden kaçan binlerce Yahudi’yi koruma ve saklama geleneğini anlatır. Sergi, Arnavut kültüründeki “sözünde durma ve onur” anlamına gelen derin BESA geleneğini gözler önüne seriyor.


BESA Sergisi alanı
BESA Sergisi alanı

Mekânın duvarlarında 12 farklı insan hikayesi, döneme ait tarihi belgeler, hayat kurtaran Arnavutların ve kurtarılan Yahudilerin fotoğrafları yer alıyor. Tavandan iplerle inen Yahudi mültecilerin tahta valizleri, “BESA’nın Kapısı” olarak adlandırılan ahşap bir kapı üzerine, ellerinde küçük valizleri ile sıra sıra ilerleyen Yahudi göçmenlerin görüntüsünün yansıması etkili bir ortam oluşturmuş.


Kurtarılan iki Yahudi’nin hikayesi
Kurtarılan iki Yahudi’nin hikayesi

Arnavutluk’un Yahudilerle ilgili çok özel ve belki de tek diyebileceğimiz bir geçmişi var. İkinci Dünya Savaşı yıllarında, Nazi işgali altında olduğu halde kendi ülkesindeki ve komşu ülkelerden gelen Yahudi göçmenleri koruma altına alan tek Avrupa ülkesi… Müslüman ve Hıristiyan aileler Nazi işgalcilere Yahudi isim listeleri vermeyi reddettiler, bu ülkeye sığınan Yahudilere sahte kimlikler sağladılar, evlerinde gizleyerek yaklaşık 1800 kadın, erkek, çocuk Yahudi’nin hayatını kurtardılar.

 

Arnavutluk tarihinin bu saygın ve onurlu döneminin hayat kurtarma hikayelerini Yeruşalayim Yad Va Shem Müzesinde görmek mümkün. Arnavut kültüründe BESA, “şeref sözü”, “sözünü tutmak” ve “sadakat” anlamlarına gelen temel bir onur ilkesi. Bu gelenek, verilen bir sözün hayat pahasına bile olsa tutulmasını ve sığınan kişilerin korunmasını emreder. İşte bu gelenek sayesinde Arnavut halkı, ölümle burun buruna gelmiş yüzlerce Avrupa Yahudi’sine din veya ırk farkı gözetmeden, kendi yaşamlarını tehlikeye atarak kucak açmış oldu.

 

Arnavutluk tatilimizde; o dönem halkının soylu tutumunun izlerini takip etmek, ülke tarihinin bu onurlu geçmişinin havasını solumak girdiğimiz buz gibi masmavi sulardan, gördüğümüz muhteşem koylardan aldığımız hazza farklı ve yeni bir anlam kattı.

 

Nelly BAROKAS


İYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.


Bir önceki yazımı okudunuz mu?



Featured Posts
Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Whatsapp
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page