
İsrael’de kadehler kalktığında söylenen kelime basittir: Lehayim.“Şerefe” değil. “Sağlığa” da değil. Doğrudan hayata.
Bu kelime bir sofra geleneğinden fazlasıdır. Bir alışkanlık değil, bir refleks. İsrael’de hayat, otomatik olarak verilen bir şey gibi yaşanmaz. Sahip çıkılması gerekir. Korunması gerekir. Ve çoğu zaman, bilinçli şekilde seçilmesi gerekir.
Çünkü burada hayat, kendiliğinden akmaz.
Ölümün Gölgesinde Yaşamak
Dışarıdan bakan biri için İsrael hep aynı görüntülerden ibarettir: sirenler, haber bültenleri, haritalar. Sürekli bir tehdit hissi. Sürekli bir gerginlik.
Ama biraz yaklaşırsanız başka bir şey görürsünüz. Dolu kafeler, sabaha kadar açık sokaklar, sahilde koşan insanlar, parkta kahkaha atan çocuklar.
Bazıları bunu yanlış okur. “Unutmaya çalışıyorlar” der.Oysa mesele unutmak değildir. Tam tersidir: her şeyin farkında olarak yaşamaktır.
İsrael’de insanlar yarının garanti olmadığını bilir. Bu bilgi onları içe kapatmaz. Aksine, bugünü daha dolu yaşamaya iter. Kahve aceleyle içilmez. Tartışmalar yarım bırakılmaz. Sevgi sessizce değil, yüksek sesle yaşanır.
Burada hayatı ertelemek tuhaf karşılanır. “Sonra yaparım” cümlesi pek sevilmez. Çünkü sonra belirsizdir. Gerçek olan tek zaman, şu andır.
Bir Canın Hesabı
İsrael’i anlamak isteyen biri için en kritik mesele, tek bir insan hayatına verilen değerdir.
Başka ülkelerde istatistik olan şeyler, burada ülke çapında bir duygusal harekete dönüşebilir. Tek bir askerin esir düşmesi gündemi kilitleyebilir. Bir çocuğun kaybolması binlerce insanı sokağa dökebilir.
Dışarıdan bakıldığında bu orantısız görünebilir. “Bir kişi için bu kadar bedel mi?” diye sorulur. Ama İsrael’in hesabı farklıdır.
Burada sezgisel olarak bilinen bir şey vardır:Bir insan sadece bir rakam değildir. Ve bir hayat, pazarlık konusu olmaz.
Bu yüzden hayatta kalmakla yaşamak arasında keskin bir fark vardır. Nefes almak yetmez. O nefesin bir anlamı olmalıdır.
Sıradan Olanın Kutsallığı
Belki de bu yüzden İsrael’de kutsal anlar her zaman resmi ya da sessiz değildir. Çoğu zaman gürültülüdür. Dağınıktır. Hatta biraz kaotiktir.
Trafikte bağıran bir sürücü, pazarda pazarlık yapan bir kadın, sahilde raketlerle oynayan gençler… Bunlar küçük detaylar gibi görünür. Ama aslında hepsi aynı cümleyi kurar:“Buradayız. Yaşıyoruz.”
Düşmanlara verilen en güçlü cevap çoğu zaman silah değildir. Gün batımında içilen bir bira, yüksek sesli bir kahkaha, sıradan bir pazar günü… Bunlar sessiz ama net bir mesajdır.
Sonuç: Yaşamayı Seçmek
İsrael’de hayat bir hak gibi talep edilmez. Bir tercih gibi yaşanır.
Burada insanlar sadece ölmemek için direnmez. Yaşamak için direnir. Aradaki fark çok büyüktür. Biri korkuyla yapılır, diğeri tutkuyla.
Eğer bir gün bir masada kadeh kalkarsa ve biri Lehayim derse, bunu sadece bir nezaket sözü gibi duymayın. Bir durun. Hissedin.
Bu, hayata rağmen değil;her şeye rağmen hayatı seçmenin ifadesidir.
Ezra BEHAR
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?


B.H.
Altı sene önce bu hafta 'Hollywood'un Altın Çağı' oyuncusu Kirk Douglas (Isser Danielovitch) 103 yaşında vefat etti. Douglas, inanılmaz derecede yetenekli bir oyuncu olmakla kalmayıp, ilerleyen yaşlarında Yahudilik ile giderek güçlenen bağını korudu. Kendisi için kaleme alınan birçok anma yazısını okurken şu alıntıyla karşılaştım.
“Yahudilikle yolum uzun zaman önce, New York, Amsterdam'da büyüyen fakir bir çocukken ayrıldı. O zamanlar sidurda oldukça iyiydim, bu yüzden topluluğumuzdaki Yahudiler harika bir şey yapıp beni bir yeşivaya gönderip haham olmak için yeterli parayı toplayacaklarını düşündüler.
Bu beni çok korkuttu. Haham değil oyuncu olmak istiyordum. İnanın bana, İsrailoğulları çok ısrarcıydı. Uzun manto ve siyah şapka takmayı düşünemiyordum.
Bundan kurtulmak için çok çalışmam gerekti. Ama Yahudi olmak için haham olmanız gerekmediğini öğrenmem uzun zaman aldı.”
Bu ifade haftanın peraşasında sorulan bir soruya cevap verebileceğine inanıyorum.
Bene-YisraEL Sina Dağı'nda Tevrat'ı almanın eşiğindeyken, Moşe'nin kayınpederi Yitro aniden tekrar ortaya çıkıp onları ziyaret etmeye karar verir. Yitro, yorumcular tarafından 'Midyan Rahibi' olarak anılır; bu, onun putperestliğe olan tutkusuna ve birçok yabancı tanrıya hizmet etmesine bir gönderme olarak açıklanır.
Ancak kayınpederinin putperest eğilimlerine rağmen Moşe ona saygıyla davranır ve ona yakın zamanda gerçekleşen Mısır'dan Çıkış hikayesini anlatır.
Bu da Yitro'nun "Şimdi biliyorum ki Haşem diğer tüm tanrılardan daha büyüktür!" diye haykırmasına neden olur. Zohar, Yitro'nun bu ifadesinin, Tevrat'ın Verilmesi için gereken son hazırlık olduğunu açıklar.
Neden?
Yahudi tarihindeki tartışmasız en anıtsal ve zirve olan olay neden Yitro gibi bir putperest rahibin sözlerine bağlıydı?
Bu soruyu cevaplamak için öncelikle Tevrat'ın Yahudi yaşamındaki genel rolünü ve amacını kavramak gerekir.
Tevrat bir tarih kitabı, bir kanunname veya şiirsel bir edebiyat eseri değil, Tanrı ile doğrudan bağlantı kurmamızın yoludur.
Tevrat'ta sıralanan yasalar ve hikayeler aracılığıyla Tanrı'nın bilgeliği, aklı ve anlayışıyla iç içe geçebiliriz. Bu sadece pratik bilgi edinmek için değil, aynı zamanda kalbimizi, ruhumuzu ve en önemlisi zihnimizi Ona bağlamak içindir.
Böyle bir açıklama, Sina Dağı olayından önce Yitro'nun ifadesine neden ihtiyaç duyulduğunu açıklayabilir.
Tevrat, herkesin Haşem'le bağlantı kurmasını sağlamak için verilmiştir. Tevrat, sadece cübbe giyen bir bireyin tekelinde değildir.
Tevrat'ın verilebilmesi için, Yitro gibi bir putperest rahibinin bile Tanrı ve Tevrat'ıyla doğuştan ve ruhsal bir bağı olduğunun keşfedilmesinin ön hazırlığı gerekiyordu.
Başka bir deyişle, Kirk Douglas'ın filmlerinden birini alıntılamak gerekirse, ayağa kalkıp "Ben Spartacus'üm!" diye bağırmak için Spartacus olmanıza gerek yok.
Hashem’in parmağıyla On Emir’i taşa kazıdığı gibi doğuştan ruhunuza kazımış olduğu maneviyatı keşfetmeniz yeterli olacaktır.
Sevgilerimle - Shabat Shalom
Moşe PASENSYA
Geçen haftanın peraşasını okudunuz mu?


843 günlük bir tutukluluk döneminin ardından Gazze’deki son rehinemiz polis başçavuşu Ran Gvili’nin naaşı nihayet evine döndü, ülkesinde çok duygusal bir törenle toprağa verildi. Hamas’ın 7 Ekim 2023’te kaçırdığı 251 rehinenin geri getirilmesi için iki yılı aşkın süredir devam eden mücadele böylelikle sona ermiş oldu.
Kasım 2023’teki bir ateşkes sırasında 100’den fazla rehine serbest bırakıldı. 2025’in başındaki başka bir ateşkesle onlarcası daha bırakıldı. Ekim 2025’te yürürlüğe giren mevcut ateşkes kapsamında ise son 20 canlı rehine ile 28 hayatını kaybetmiş rehine teslim edildi. Bu dönemler arasında bazıları serbest bırakıldı, bazıları ise İsrael ordusunun operasyonlarıyla kurtarıldı. Bu iki yıl boyunca rehine aileleri ve tüm bir halk travmatik bir dönemi yaşadık.
Öldürülüp rehin alınmasından tam 843 gün sonra Ran Gvili’nin dönüşü ile adeta bir dönem kapandı. Tel Aviv’de Rehineler Meydanı’nda duygusal ve simgesel bir tören düzenlendi. 843 gün 12 saat 6 dakikanın ardından, Ran Gvili’nin dönüşüyle Rehineler Meydanı’ndaki saat karartıldı. Bu karartma Gazze’de tutulan rehinelerin esaret süresini dijital olarak belirleyen sayacın, son rehinenin naaşının geri getirilmesinin ardından durdurulmasını simgeliyordu.

Dijital saat karartılmadan az önce…
İki yıl ve üç aydan fazla çalışan bu dijital saat Gazze’de tutulan rehinelerin aileleri ve ülkenin büyük bir bölümü için zamanın 7 Ekim 2023’te fiilen durduğunu hatırlatan sürekli ve güçlü bir simge oldu. Rehinelerin Gazze’de tutulduğu günleri, saatleri, dakikaları ve saniyeleri sayan; rehine ailelerinin kamuoyundaki mücadelesinin en tanınan sembollerinden biri haline geldi.
Saat kapatıldığı anda ekranda 843 gün, 12 saat, 5 dakika ve 59 saniye yazıyordu. Geride siyah bir ekran ve “Hatikva” söyleyen bir kalabalık kaldı… Hem hüzünlü hem de umut veren bir an…
843 günün ardından, ülkemizde herkes ve dünyanın dört bir yanındaki Yahudiler maskeleme bantlarını, sarı kurdeleleri ve sarı rozetleri bir kenara bıraktı. Çünkü Gazze’deki son İsraelli rehine evine dönmüştü artık.
Devlet Başkanı Isaac Herzog ve eşi, sarı rozetlerini çıkardıkları bir videoyu sosyal medyada paylaştı. İsrael’in BM büyükelçisi de aynı şeyi yaptı; hatta öldürülen rehine Hersh Goldberg-Polin’in ebeveynleri 7 Ekim’den bu yana taktıkları sarı bantları kaldırdılar. Kısaca bir çeşit iyileşmeye doğru atılmış simgesel adımlar…

Bu arada ailelerine geri dönen rehinelerin durumu nedir? Normal yaşantılarına bıraktıkları yerden devam edebiliyorlar mı? Tabii ki hayır…Çoğu işine veya okuluna henüz dönemedi. Kimi zamanını doğada yürüyüşler, aile ve yakın dostlar arasında geçirmeyi yeğliyor. Bazısı suskunluğu seçerken kimi de insanlar arasında olmayı tercih ediyor.
Kimi en baştan yaşadıklarını anlattı, tanıklık etti, birçoğu da uzun bir suskunluk döneminin ardından tam bir cesaret örneği sergileyerek Hamas tarafından cinsel tacize uğradıklarını açıklamaya başladılar.
Rehinelerde ortak olan tek şey; hayatlarının 7 Ekim’den önce ve 7 Ekim’den sonra şeklinde değişime uğramış olması… Uzun süre fiziki ve ruhi desteğe ihtiyaç duyacaklar. Rehine aileleri de öyle… Zaman belki de onların ilacı olacak…
7 Ekim’den bu yana zor bir dönem yaşayan İsrael halkı için Ran Gvili’nin dönüşü bir nebze iyimserlik havası yarattı. Savunma sırasında öldüğünün vurgulanması Gvili’nin kişisel hikayesine saygı hem de ulusal bir dayanışma mesajı olarak görüldü. Birçok kişi bu anı ülke çapında birlik ve dayanışma için bir fırsat olarak algıladı.
İran’ın ülkemize savaş açma olasılığının arttığı bu günlerde, halkımızın en çok ihtiyaç duyduğu şey birlik ve dayanışma içinde olmak değil mi? Rehineler Meydanında iki yılı aşkın süre sergilenen dayanışma ruhunun bütün halkımıza yayıldığını hayal edin… Yahudi tarihi bize şunu tekrar tekrar gösteriyor: Toplum içi bağlar güçlü tutulduğunda, acı, yas ve umut birlikte yaşandığında Yahudi halkı en zor dönemlerde bile ayakta kalmayı başardı…İnsani zeminde birleştiğimizde toplum olarak daha güçlü ve daha dirençliyiz…
Tu BiŞvat Sameah…
Nelly BAROKAS
İYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?






















