top of page



Buzdolabımızda – banka hesabımızda hiçbir şey olmadan hergün güne başlamak nasıl olurdu?

 

Sadece büyük ve görünmez bir Gücün size bu gün için tam olarak ihtiyacınız olanı sağlayacağına dair söz verdiğini bilmek nasıl bir şey olurdu?

 

Bu bir endişe kaynağı mı..… yoksa bir tür kutsanmış rahatlama mı olurdu?

 

Bu haftaki Tora bölümünde iletilen manevi emirler (mitzvot) arasında, bugün "Omer Sayımı" olarak bildiğimiz ilginç ve biraz da gizemli bir emir de bulunmaktadır

Tanrı Moşe aracılığıyla şöyle buyurdu: “İsrail oğullarına söyle: Size verdiğim toprağa girdiğinizde ve hasadınızı biçtiğinizde, ilk hasadınızdan bir omeri Kohen’e getirin. Kohen, sizin için lütuf kazanmak üzere omeri Tanrı’nın önünde sallayacaktır..… Ve dinlenme gününün ertesinden, omeri salladığınız günden itibaren yedi tam (t'mimot) hafta sayacaksınız;” (Vayikra 23:9-11, 15-16)

 

Pesah Bayramı'nın ikinci gecesinde, dünyanın dört bir yanındaki Yahudi evlerinde, antik İsrail'de erken bahar arpa hasadı zamanında gelen kurtuluş mevsimi Pesah'tan, ana ürün olan buğdayın hasat edileceği geç bahar bayramı Şavuot'a kadar bizi götürecek bir sayım başlar.

 

Omer sayımının eski bağlamdaki daha derin anlamları neler olabilir ve bu bugün bizim için ne gibi bir gerçekliği barındırabilir?

 

Tora'da "Omer" kelimesinin ilk kez geçtiği, Şemot 16'da, "Peraşa Ha-Man" olarak bilinen, “MANNA” ile ilgili ayetlerde yer almasından geliyor. "Tanrı onlara "gökten yiyecek yağdıracağını" vaat eder. Manna - Yerde kurumuş çiğ tabakası gibi görünen bir madde. Bu gizemli maddeyi her gün, kişi başı bir omer toplamaları ve Şabat hariç hiçbirini gece boyunca saklamamaları gerekir. Çünkü sakladıkları çürüyecek.

 

Her gün, kişi başı bir omer manna toplarken ve her gece, yemedikleri ne varsa bırakarak, radikal bir güven eğitimi alırlar.

 

Nesiller boyu süren baskıdan travma geçirmiş olan bu insanlar, tıpkı Holokost'tan sağ kurtulan bir annenin, varlıklı bir Fransız hanımefendi olmasına rağmen, ailesinin yemek yediği üç yıldızlı restoranda artan ekmekleri çantasına doldurması gibi, artıkları biriktirmeye çalışıyorlardı.

 

Aşırı tüketimi kültürel bir başarısızlık olarak açıklamaya eğilimliyiz - reklamcılık, kapitalizm, kısıtlama eksikliği. Ama Tora daha keskin bir teşhis sunuyor. Aşırı tüketim genellikle korkuya verilen bir tepkidir.

 

Daha fazlasını istediğimiz için değil, yeterli olmayacağından korktuğumuz için satın alıyor, depoluyor ve aşırı hazırlık yapıyoruz. Yeterli para, yeterli güvenlik, yeterli mal. Pratiklik gibi görünen şey, çoğu zaman gizlenmiş bir kaygıdır.

 

Bunu seyahat çantamı hazırlarken açıkça fark ediyorum. “Ne olur ne olmaz” diye kaç şey alıyorum yanıma. Mantık ne kadar ikna edici geliyor. Ya ihtiyacım olursa? Sorumlu hissettiriyor. Gerçekte, güvenilmez bir yarının korkusudur.

 

Bu korku büyüyor ve “Ne olur ne olmaz” diye sakladığımız her şeyi taşımak için daha fazla alana, daha yüksek gelire, daha uzun çalışma saatlerine ihtiyacımız oluyor. Bütün bir yaşam biçimi sessizce tek bir varsayım etrafında şekilleniyor: ”Geleceğe Güvenilemez.”

 

Bu anlamda materyalizm açgözlülük değil, kaygıdır.

 

Kölelikten yeni kurtulmuş İsrailoğulları, içlerinde kıtlık duygusunu taşırlar. Açlık geldiğinde, Tanrı manna ile karşılık verir. Ancak kesin bir sınırla. Bugün için ihtiyacınız olanı alın. Yarın için saklamayın. “İşte, onları sınamak için gökten ekmek yağdıracağım” (Şemot 16:4). Bu, itaatin değil, güvenin bir sınavıdır. 

 

Tanrı tutarlılıkta ısrar eder: Her gün orada olacağım. Ama benim orada olacağıma inanıp inanmadığınızı görmem gerekiyor. İman ilan edilmez…. uygulanır.  

 

İnsanlar mücadele eder. Bazıları ihtiyaç duyduklarından fazlasını alır. Biriktirdikleri şey ziyan olur. TORA ahlak dersi vermiyor….. gösteriyor. Korkuyla yönlendirilen birikim güvenlik yaratmaz. Çürümeye yol açar.

 

Manna, antik bir yiyecek değil, modern bir derstir .

 

Acaba günümüzde inanç, inanmaktan çok, bırakmakla mı ilgilidir? Nesnelere, aşırı kontrole, geleceğin düşmanca olduğu varsayımına olan bağlılığımızı bırakmakla. Yarının iyi olabileceğine inanmayı öğrenelim.

 

O zaman Yüce Olan, bizlere sürekli gelişen bir neşe ve öğrenme kaynağı olarak kendini gösterecek ve yaşamlarımıza akış, denge ve bütünlük içinde kurmamız için temel oluşturacaktır.

 

Evet……. Belki bugün inancımızın hasadı, gökten yağan yiyecek veya diğer maddi hediyeler şeklinde tezahür etmeyebilir; bunun yerine, evreni destekleyen ve ona nüfuz edenin, varoluşumuzu nasıl mümkün kıldığının farkındalığı olarak ortaya çıkar.

 

“Tora’nın sözleri ruhun kaynaklarıdır. Ruha ateş taşırlar ve gizli kökenlerimizden kayıp onurumuzu ortaya çıkarırlar.” (Abraham Joshua Heschel - Tanrı İnsanı Arıyor)

 

Ruhumuza dokunmaya, Tora’nın kaynaklarını anlamaya ve bu hasadın tadını her gün çıkarmaya layık olalım.

 

Sevgilerimle  -  Shabat Shalom

Moşe PASENSYA

 

Geçen haftanın peraşasını okudunuz mu?











Merhaba sevgili okuyucularım. İsrael'in 78. Doğum günü kutlu olsun.

İsrael Devleti'nin kuruluşunun üzerinden 78 yıl geçti. Bu yalnızca bir takvim hesabı değil, zamanın içine işlenmiş bir irade, bir direnç ve bir var olma ısrarıdır. Henüz bir devlet bile değilken başlayan mücadele, toprağa değmeden kök salmaya çalışan bir ağacın sabrını andırır. Rüzgâr sert esti, mevsimler çoğu zaman acımasızdı, ama o ağaç, köklerini derine, çok derine indirmeyi öğrendi.

 

Bu ülke sanki hiçbir zaman tam anlamıyla sessiz bir sabaha uyanmadı. Sirenlerin, endişenin, bekleyişin gölgesi uzun oldu. Yine de hayat bütün bu gölgelere rağmen kendi ışığını üretmeyi bildi. Sokaklarında yürüyen insanlar yalnızca günü kurtarmanın değil, geleceği kurmanın da telaşıyla yaşadı. Belki de bu yüzden burada yaşam, başka yerlerde olduğundan daha yoğun, daha keskin hissedilir. Çünkü, her anın kıymeti, kaybedilme ihtimali ile ölçülür.

 

İsrael, farklı dillerin, farklı hikayelerin, farklı geçmişlerin bir araya gelip tek bir ortak geleceğe bakmayı denediği bir yerdir. Bu çeşitlilik, yalnızca bir kalabalık değil bir düşünme biçimidir. Tartışan, sorgulayan, yeniden kuran bir zihin dünyası…belki de bu yüzden bilimde, sanatta, teknolojide ve düşüncede kendine özgü bir yol açmayı başardı. Zekâ burada yalnızca bir özellik değil, hayatta kalmanın, yeniden başlamanın ve daha iyisini kurmanın bir aracı oldu.

 

Ama bütün bu başarıların ardında sessiz bir dilek hep varlığını sürdürdü. Bir gün korkunun yerini güvenin alması, bir gün sirenlerin yerini çocuk seslerinin doldurması. Çünkü en güçlü olan bile, en sonunda huzuru ister. En dirençli olan bile bir gün dinlenmek ister.

 

Bu yüzden bu hikâye yalnızca direnmenin değil, aynı zamanda umut etmenin hikayesidir. Geçmişin ağırlığını inkâr etmeden, geleceğin hafifliğine inanmanın… savaşların içinden geçip barışı düşlemekten vaz geçmemenin hikayesi.

 

Belki de en büyük başarı, ayakta kalmak değil, ayakta kalırken kalbin sertleşmesine izin vermemektir. Nefretin kolay, barışın zor olduğu zamanlarda bile insan kalabilmek…işte bu gerçek zaferdir.

 

Ve bu hikâye henüz bitmedi. Çünkü umut, burada yalnızca bir duygu değil, neredeyse bir alışkanlık. Ve alışkanlıklar, en zor zamanlarda bile insanı ayakta tutar. Bir gün bu topraklarda korkunun değil huzurun sıradan olduğu günlerin geleceğine dair sessiz ama sarsılmaz bir inançla…

 

Sevgili okuyucular hepinizin 78.yılı kutlu olsun. Daima inanç ve umutla. Sevgiyle kalın.


SARA YANAROCAK

 

 IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.

 Bir önceki yazımı okudunuz mu?









Torunuma Mektuplar-Sara Yanarocak
Satın Al


 

Habima sahnesinde izlediğimiz Kafkas Tebeşir Dairesi “מעגל הגיר הקווקזי”, Bertolt Brecht’in epik tiyatro anlayışını çağdaş bir yorumla yeniden üretme iddiası taşıyan dikkat çekici bir yapım. Yönetmen Noam Samuel metne büyük ölçüde sadık kalırken, görsel dilde modern minimalizmi tercih ederek Brecht’in “yabancılaştırma efekti”ni güçlendirmeyi amaçlıyor.

 

Oyun Bertolt Brecht tarafından 2. Dünya savaşı sonrası dönemde, eski bir Çin masalından esinlenilerek kaleme alınmış epik bir eserdir. Hikâye, savaş ve devrim ortamında geçer. Bir vali öldürülür, eşi kaçarken bebeğini geride bırakır. Fakir bir hizmetçi olan Grusha, bebeği bulur ve büyük risk alarak onu büyütür. Yıllar sonra çocuğun biyolojik annesi geri döner ve onu geri ister. İki kadın arasında “gerçek anne kim?” sorusu ortaya çıkar. Bu noktada hikâye mahkemeye taşınır.

 

“Tebeşir Çemberi” sahnesi (oyunun en önemli kısmı)


Yargıç Azdak, çocuğu yere çizilen bir dairenin (tebeşir çemberi) ortasına koyar ve iki kadına şunu söyler: “Çocuğu kim kendine çekerse, o gerçek annedir.”

Biyolojik anne çocuğu çekmeye çalışır. Grusha ise çocuğa zarar vermemek için çekmez. Sonuç: Yargıç, gerçek annenin çocuğu incitmek istemeyen kişi olduğunu söyler ve çocuğu Grusha’ya verir. 

 

Brecht burada şunu sorgular:

·      Hak kime aittir? (Doğuran mı, büyüten mi?)

·      Mülkiyet ve adalet nedir?

·      Toplumda gerçekten hak eden kimdir?

Oyunun sonunda verilen mesaj şudur:

 “Bir şey, onu en iyi kullananın olmalıdır.” Burada Bertolt Brech’in Marksist dünya görüşü ortaya çıkmaktadır.


Kalabalık oyuncu kadrosu içinde özellikle Grusha rolündeki Joy Riger, canlandırdığı karakterin içsel çatışmasını abartıya kaçmadan, sade ama etkili bir şekilde aktarıyor. Grusha’nın çocuğu koruma içgüdüsü ile kendi hayatını riske atması arasındaki gerilim, sahnede duygusal bir yoğunluk yaratıyor; ancak bu yoğunluk, Brecht’in istediği gibi seyirciyi tamamen içine çekmek yerine, düşünsel mesafeyi koruyacak şekilde dengelenmiş.

 

Buna karşılık, Azdak rolü prodüksiyonun en çarpıcı performansı. Norman İsa, karakterin grotesk, ironik ve yer yer anarşik doğasını başarıyla yansıtıyor. Azdak’ın mahkeme sahnelerinde sergilediği alaycı adalet anlayışı, seyircide hem gülümseme hem de rahatsızlık uyandırıyor- ki bu Brecht dramaturgisinin temel hedeflerinden biridir.

 

Sahne tasarımı oldukça yalın: hareketli platformlar ve sınırlı dekor kullanımı, mekân geçişlerini sembolik düzeyde tutuyor. Bu tercih, metnin alegorik yapısını desteklerken, oyunculuğu ön plana çıkarıyor. Müzik ve anlatıcı unsuru ise klasik Brecht yapısına sadık kalınarak korunmuş; şarkılar hikâyeyi kesintiye uğratan değil, yorumlayan bir işlev görüyor.

 

Metne sadakat açısından bakıldığında, Habima prodüksiyonu ana hikâye örgüsünü ve “oyun içinde oyun” tekniğini koruyor. Seyirci duygudan çok düşünmeye zorlanmaktadır (epik tiyatro). Ancak bazı sahnelerde tempo yükseltilmiş, diyaloglar kısaltılmış ve günümüz seyircisinin dikkat süresine uyarlanmış. Bu müdahaleler, eserin özünü zedelemekten çok erişilebilirliğini artırıyor. Yine de bazı eleştirmenler, bu hızlandırmanın Brecht’in düşünsel derinliğini bir miktar yüzeysel eştirdiğini savunabilir.

 

Sonuç olarak, Habima’nın “מעגל הגיר הקווקזי” yorumu, metne saygılı ama çağdaş bir sahne dili kurmayı başaran dengeli bir prodüksiyon. Oyunculukların gücü ve özellikle Azdak karakterinin yorumlanışı, oyunun adalet, mülkiyet ve etik sorumluluk üzerine kurduğu evrensel soruları bugün de canlı tutmayı başarıyor.


Av.Yakup BAROKAS


IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.


Bir önceki sanat köşesi okudunuz mu?






 

Featured Posts
Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Whatsapp
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page