
Doğum günlerini kutlayanlar çoğu zaman son bir yıllarının bir özet muhasebesini yaparlar.
Gelin biz bunu bugünlerde 78nci yaşını kutlayan İsrael için yapalım.
Ama son bir yılı için değil.
7 Ekim 2023 Hamas katliamından bugüne kadar geçen iki buçuk yıllık sürecin muhasebesini.
Biliyorum, 40 gün süren İran savaşının sonuçları henüz belirsiz. (Bugün 20 Nisan Pazartesi).
Bu savaşın nasıl sonuçlanacağını ola ki Başkan Trump da bilmiyordur. Ama biz yine de İsrael’in bugün varmış olduğu aşamada -ve sadece İsrael’in bakış açısından- bir durum muhasebesi yapmaya çalışalım.
Öncelikle bu sürecin iç politika malzemesi yapılmasının talihsizliğini vurgulamak istiyorum.
Kanımca ne ‘’biz bu savaştan ne kazandık ki?’’ diye iktidarı yeren muhalefet haklı, ne de ‘’kesin zafer’’ böbürlenmesini slogan haline getiren iktidar haklı.
Adetim olduğu üzere yine bir spoiler yapıp, bundan sonrasını okumak istemeyecek ‘’yeminli Bibi karşıtları’’nın zamanını heba etmeyeyim.
Kanımca ülke güvenliği açısından 6 Ekim 2023 tarihine göreceli olarak bugün, İsrael çok daha iyi bir durumda!
Tarih 6 Ekim 2023; katliamdan bir gün önce, İsrael ne durumda?
Güneyde, Gazze’de tüzüğünde İsrael’i yok etmeyi ana amaç olarak açıkça belirtmiş Hamas terör örgütü her geçen gün silahlanıp tünellerini geliştirirken, ülkenin güneyindeki yerleşimleri devamlı olarak taciz edip ölümlere ve büyük maddi zarara neden olmaya devam ediyor.
Kuzeyde Lübnanı esir almış Hizbullah terör örgütünün iki yüz bin cıvarında olduğu tahmin edilen roketlerinden çekinen İsrael, (hükümeti, muhalefeti, ordu mensupları ve halk ve medyasının hemen hepsi ortak bu değerlendirmeye) İsrael topraklarının içine kurulmuş bir gözetleme kulesine dahi müdahale etmekten çekiniyor. Hizbullah kuzey yerleşimlerini tacize devam ederken İsrael çekingen, korkak ve pasif.
Doğuda, İsraeli proksileriyle kuşatmış İran ‘’İsraele Ölüm’’ sloganını 47 yıldır yinelerken, bunu gerçekleştirecek eşiğe çok yaklaşmış durumda. Balistik füzeleriyle ve eşiğine geldiği nükleer gücüyle.
Değil sadece İsrael, tüm dünya ve tüm geçmiş dönem ABD Başkanları İran’a yan gözle bakmaktan çekindi, çekiniyor.
Suriye İran’dan Hizbullaha silah ve cephane sevkiyatında bir koridor.
Batı Şeriadaki İran destekli terör hücrelerini ve Hutileri saymıyorum bile.
İsrael halkının -mikro ölçekte- maalesef yaşadığı büyük ve onarılmaz kayıp ve acılar bir yana, Hamas’ın 7 Ekim’de diğer müttefiklerini beklemeyip tek başına hareket etmesi İsrael’in makro açıdan şansı oluyor.
Şöyle bir düşünelim:
Hamas bu hatayı yapmıyor ve İran ‘ın planladığı üzere, İran’ın belirleyeceği bir tarihte, İran, Suriye (ki İran himayesinde o sıralarda), Hizbullah ve Hamas ortak saldırıya geçiyorlar. (Bu bir komplo teorisi değil özellikle yurt dışındaki okurlarım, İran ve proksilerinin yillardir açıkça belirttikleri esas amaçları!)
Hamas güneyde katliamını yapıyor, bazı yerleşimleri ele geçiriyor. (Aynen 7 Ekim’de olduğu gibi)
Ama iş bununla bitmiyor ki!
Kuzeyde aynısını Hizbullah Radwan güçleriyle yapıyor.
Kuzeydeki bazı kasaba ve köyler, kibutslar işgal ediliyor.
Ülkenin kuzey ve güneyinde toprak kaybedilirken, eşzamanlı olarak İran balistik füzeleriyle İsraelin merkezini vuruyor.
İsrael hava savunması füzelerin büyük kısmını imha ederken, kaçırdıkları, ülkede çok fazla ölüme, büyük hasara ve paniğe yol açıyor.
Bir adım daha da ileri gideyim.
İran İsrael’e ültimatom vererek isteklerini karşılamadığı takdirde füze yağmuruna devam edeceğini ve hatta gerekirse ‘’başka bir silah’’ını kullanacağını ima ediyor.
Gafil avlanan İsrael yabancı kaynaklara göre sahip olduğu iddia edilen ‘’bir başka silah’’ını kullanmak zorunda brakılıyor.
Böyle bir durumda nasıl bir İsrael, nasıl bir Ortadoğu kalacağını düşünebiliyor musunuz?
Ben düşünmek bile istemiyorum.
Buna karşılık,- ve savaş henüz bitmediği halde- İsrael ne durumda?
Güneyde Hamas örgütü yok edilemedi ama hiç olmazsa, savaş altyapısı ve komuta kademesi büyük ölçüde zarar gördü, topraklarının yüzde ellisi, şimdilik, İsrael’in elinde ve kurulan bir uluslararası komisyon hem İsraelin güvenliğini hem de Gazze halkının yarınını düzeltmeye, garantilemeye çalışıyor.
İsrael Gazzede tüm istediklerini gerçekleştiremedi ama durumu 6 Ekim 2023’e oranla daha iyi.
Kuzeyde Hizbullah bitirilemedi ama savaş altyapısı ve komutanları büyük ölçüde yok edildi. Lübnanın yeni hükümeti daha akılcı ve barışçı. İranın da Hizbullah’a yardımı ve Suriye üzerinden koridoru kesilince Lübnan da yeni olumlu ve barışçı dinamiklerin oluşması olanaksız değil.
Suriyede İran ve Hizbullah yanlısı olmayan ve belki de İsrael’le bazı prensipler üzerinde anlaşabilecek yeni bir iktidar var.
İran’da rejim değişikliği maalesef henüz sağlanamadı ama gerek nükleer silahlanması gerekse balistik füze kapasiteleri büyük ölçüde zarar gördü.
Ayrıca İsrael de İran – Hizbullah ortaklığına başarıyla karşı koyabileceğini ispatladı. Ekonomisi iki buçuk senelik savaşa rağmen kendini koruyabildi. Bazı askeri uzmanların ifadelerine göre bu savaşta geliştirdiği bazı teknolojik yenilikler önümüzdeki on yılların savaş stratejisine damgasını vuracak.
İsrael, ABD’yi de yanına alarak, başta Avrupalılar, bütün ülkelerin 47 yıldır duyarsız kaldığı dünyanın lider terör ihracaatçısı İran’a ‘’DUR’’ deme cesaretini gösterdi.
Andorra ve San Marino’da olmasa da Ortadoğuda algısı çok önemli bir katman:Caydırıcılık.
İsrael caydırıcılık gücünü ve askeri imajını büyük çapta arttırdı. Bunun ilerde yeni savaşlara engel olmasını ve İsrael’in başka körfez ve Müslüman ülkelerle de yeni antlaşmalar yapmasına olanak sağlamasını umuyorum.
İsrael Hava Kuvvetleri, Mossad’ı, Aman’ı (askeri istihbarat), ordusu, birtakım hatalarına rağmen hükümeti ve özellikle de halkı bu sınavdan başarıyla çıktı.
İsrael savaşa başlarken amaçladığı bütün hedeflere ulaşamadı ama, kanımca sonuç olarak İsrael’in güvenlik durumu 6 Ekim 2023’e göre bugün çok daha iyi bir seviyede.
Not: Birincisi, savaşı savunmuyorum, tabii ki tüm savaşlar kötüdür, savaşlarda askerlerin yanısıra pek çok masum sivil de yaşamını yitirir. Bu savaşlarda da pek çok sivil Gazzeli, Lübnanlı, İranlı yaşamını yitirdi. Çok yazık ve acı. Ama bu kayıpların tek sorumlusu ölümü kutsayan İran molla rejimi ve ona bağlı proksi terör örgütleridir.
İkincisi, istedikleri kadar mecburiyetten doğsunlar, hiçbir savaş sorunları tek başına çözemez. Barış için ardından antlaşma(lar) gereklidir.
Bondi CHAKIM
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?


Bir İsraelli çocuk "neden?" diye sorduğunda, kimse onu susturmaz.
Küçük ayrıntı? Değil.
Çoğu kültürde çocuğa öğretilen ilk şey uyumdur. Öğretmen konuşurken dinle. Büyükler karar verirken bekle. Sıran geldiğinde söz al. İsrael'de bu durum farklıdır. Çocuk dinler, ama aynı zamanda zorlar. Anlamadığında beklemez, sorar. Katılmadığında susmaz, itiraz eder. Ve bu itiraz, terbiyesizlik olarak değil, düşüncenin işareti olarak karşılanır.
Bu kültür farkı yıllar içinde başka sonuç doğurur.
Bir İsraelli ebeveyn olarak şunu fark ediyorsunuz: çocuğunuza bir şeyi kabul ettirmek çok zordur. Söylemeniz yetmez. Göstermeniz gerekir. Gerekçe sunmanız gerekir. Bazen o gerekçeyi de tartışmaya açar. Yorucu mudur? Evet. Ama o yorgunluğun içinde bir şey büyür, kendi aklına güvenen bir insan.
Burada çocuklar küçük yaşta bir şeyi öğrenir. Otorite, saygı duyulacak bir şeydir ama sorgulanmayacak bir şey değildir. Bu iki şey birbirini dışlamaz. Aksine, birbirini güçlendirir. Çünkü körü körüne itaat eden insan ne liderlik edebilir ne de hata yapıldığında dur diyebilir.
İsrael'in dünyaya orantısız katkısını — bilimde, teknolojide, tıpta — açıklamaya çalışanlar çoğunlukla orduya, zorunlu askerliğe, hayatta kalma güdüsüne bakar. Bunlar gerçek. Ama köke inmek gerekirse, cevap daha erken başlar.
Sınıfta başlar.
Çocuğa doğru cevabı bulmayı değil, doğru soruyu sormayı öğreten bir sistemde. Ezber değil, bağlantı kurmayı öğreten bir kültürde. Bilgiyi tüketmek değil, bilgiyle tartışmayı öğreten bir gelenekte.
Talmud geleneği binlerce yıldır bunun üzerine kuruludur. İki âlim karşılıklı oturur, biri okur, diğeri itiraz eder. Doğru cevap değil, daha iyi soru aranır. Bu gelenek bugün sınıflarda, sofralarda, iş toplantılarında yaşamaya devam ediyor. Şeklini değiştirdi, özünü korudu.
Dışarıdan bakınca İsraelli çocuk bazen "saygısız" görünebilir. Büyüğünün sözünü keser. Öğretmenine "ama" der. Kabul etmeden önce anlamak ister.
İçeriden bakınca bu farklı görünür.
Bu çocuk büyüdüğünde yanlış gördüğü şeye "dur" diyebilecek. Kalabalık yanılıyorsa tek başına karşı çıkabilecek. Bir otorite hata yapıyorsa sesini yükseltebilecek.
Bunu yapabilmek için çocukken izin verilmiş olması gerekir. Sormak için. İtiraz etmek için. Yanılmak ve yeniden denemek için.
"Alem buysa kralı benim" duygusu kibir değildir bu ülkede.
Küçüklüğünden beri aklına güvenmeyi öğrenmiş bir insanın doğal sonucudur.
Burada çocuk "sen büyüyünce anlarsın" cümlesini çok az duyar. Bunun yerine şunu duyar: "Sen ne düşünüyorsun?"
Ve o soru, yıllar içinde, bir karaktere ve başarılara dönüşür.
Ezra BEHAR
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?



Yom AZIKARON, İsrael’de sadece bir anma günü değil; kalbin, hafızanın ve kimliğin aynı anda konuştuğu çok özel bir zamandır. Siren çaldığında hayat durur ama aslında sadece trafik değil, insanın iç dünyası da durur. Ve o sessizlikte, kaybettiklerimizle birlikte kim olduğumuzu hatırlarız.
Tora’da “hatırlamak” pasif bir eylem değildir. “Zahor” — hatırla — demek, sadece geçmişi düşünmek değil, onu bugünün bir parçası haline getirmektir. Biz Mısır’dan çıkışı hatırlarız… Şabat’ı hatırlarız… ama aynı zamanda kayıplarımızı da hatırlarız. Çünkü Tora’nın diliyle: Hatırlamak bağ kurmak demektir.
Yom AZİKARON’un en güçlü anı, belki de o sessizliktir. O anda kelimeler yetmez. Ve Tora’da da bazen en doğru tepki kelime değildir. Bu haftanın peraşasında Aaron oğullarını kaybettiğinde “Ve Aaron sustu” diye yazar. Bu sessizlik bir boşluk değil. Bu, acının kutsallaştığı yerdir. Bugün de siren çaldığında, o sessizlikte herkes kendi hikâyesiyle kalır: Bir anne… Bir arkadaş… Bir yarım kalan hayat…
Tora’da bir ilke vardır: “Bir can kurtaran, tüm dünyayı kurtarmış gibidir.” Bu cümle, hayatın ne kadar sonsuz bir değer taşıdığını anlatır. Ve bu yüzden kayıp da bu kadar derindir. Yom AZİKARON bize sadece kimleri kaybettiğimizi değil, hayatın ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatır.
Tora’da birinin adı anıldığında, onun ruhunun dünyada yankı bulduğuna inanılır. Bu yüzden anmak sadece geçmişe bakmak değil… Onların değerlerini bugün yaşatmaktır. Daha fazla sorumluluk almak, daha çok bağ kurmak, daha bilinçli yaşamak. Belki de en gerçek anma şekli budur. Yom AZIKARON ’un farklı bir yönü daha var: Bu acı bireysel değil. Tüm bir halk birlikte durur. Birlikte susar. Birlikte hatırlar.
Tora’yı aldığımızda İsrael halkı için kullanılan bir ifade vardır: “Tek bir kalp gibi.” Bugün o kalp… hem kırık hem de bir. Bugün kendimize şu soruyu sorabiliriz: Ben, onların hatırasına nasıl bir hayat yaşıyorum? Daha bilinçli mi? Daha sevgi dolu mu? Daha cesur mu? Daha umutlu mu?
Yom AZIKARON, bize acıyı unutturmaya çalışmaz. Tam tersine… Acının içinde anlam bulmayı öğretir. Ve belki de en derin gerçek şudur: Hatırladığımız sürece bağ kopmaz. Sevdiğimiz insanlar sadece geçmişte kalmaz… Onlar, bugün yaşama şeklimizin içinde var olmaya devam eder. Hatıraları hepimizi korusun.
Riva N. ESSEMİNİ
Bir önceki yazımı okudunuz mu?






















