
Yanlış soru bu aslında. Ama insanı doğru yere götürüyor. Israel'de birine "Sen kimsin?" diye sorarsanız
tek bir cevap alamazsınız.
Biri "Önce Yahudiyim" der. Bir başkası "Ben her şeyden önce İsraelli yim" der. Bir diğeri omuz silker; ikisi de, ikisi de değil, ya da ikisi birden.
Dışarıdan bu bir çelişki gibi görünür.
Değildir. Bu özgürlüğün kendisidir.
Dünyanın büyük bölümünde kimlik insanın seçtiği değil, içine doğduğu bir şeydir.
Devlet tarafından tanımlanır, okulda öğretilir, bayraklarla marşlarla pekiştirilir.
İnsan zamanla o kimliğin içinde yaşamayı öğrenir — bazen sorgulayarak, çoğu zaman sorgulamadan.
Israel'de kimlik başka türlü işler. Dindar vardır, seküler vardır. Mizrahi vardır, Aşkenaz vardır.
Etiyopya'dan gelen vardır, Sovyetler'den gelen vardır. Aynı ülke, aynı hafıza — ama aynı soruya
birbirinden tamamen farklı cevaplar.
Ve kimse diğerine "yanlış yaşıyorsun" diyemiyor.
Burada kimliği devlet değil, insan seçer.
Ulusal marşı Hatikva'yı düşünün.
İçinde fetih yok, zafer yok, üstünlük yok.
Sadece tek bir özlem: "Liheyot am chofshi be'artzenu." Kendi ülkemizde özgür bir halk olmak.
Bu cümleyi anlamak için iki bin yıllık sürgünü, kaybı, özlemi anlamak gerekir. Çünkü bu özlem güçlü olmak için değil, özgür olmak için duyulmuş bir özlemdir. Aradaki fark her şeydir.
Israel'in varoluşu tek tip bir toplum yaratmak üzerine kurulmamış.
Farklı insanların aynı tarihsel hafızayı birbirinden farklı şekillerde yaşayabilme hakkı üzerine kurulmuş.
Bu özgürlük her zaman kusursuz değildir.
Ama önemli olan kusursuzluk değildir.
Önemli olan yönün ne olduğudur.
Ve Israel'in yönü insanlara ne olmaları gerektiğini söylemek değil, kim olmak istediklerini kendilerinin seçebilmesidir. "İsraelli mi, Yahudi mi?" sorusu bu yüzden yanlıştır.
Gerçek özgürlük tek bir cevaba sahip olmak değildir. Gerektiğinde birden fazla cevaba sahip olabilmektir.
Ezra BEHAR
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?


B.H.
Pinhas'ın Tanrı'ya olan tutkusu o kadar yoğundu ki, iki kişiyi öldürdü. Oysa bu siyasi bir karar değildi hiçbir yasal süreç yaşanmadı. Saldırmadan önce hiçbir uyarı veya ikazda bulunmadı. Moşe bu eylemi onaylamadı. Yine de Tanrı, Pinhas'ın gayretini onaylayarak, "Ona barış (Şalom) antlaşmamı veriyorum" dedi.
Tanrı, Pinhas'ın eylemini değil, coşkusunun saflığını onayladı.
Bunu nereden anlıyoruz?
Tora’da “Barış” anlamına gelen “Şalom” sözcüğünün kaligrafisinde vav harfi, kırık olarak yazılmıştır. “Şalom” aynı zamanda “Bütünlük” veya tamamlanma anlamına da gelir ki bunun özünde kusurlu olduğu mesajı aktarılıyor. Yani fiziksel dünyanın da özünde kırılmış olduğu ima ediliyor.
Her gün, türlü zorlukla karşı karşıya olan insanlarla karşılaşıyoruz. Kimisi uzun süreli ilişkilerinin, evliliklerinin veya iş ortaklıklarının sona ermesini yaşıyor. Kimisi evlerini veya yuvalarını geride bırakıp farklı bir yaşam biçimine geçiyor
Kimisi çalışma şeklini, iş yerini değiştiriyor ve geçimini sağlamanın yollarını arıyor. Kolay değil. Hepimiz en zor şeylerle, daha önce hiç düşünmediğimiz, "bir gün" ele alacağımızı sandığımız şeylerle karşı karşıya kalabiliyoruz.
Bu kardeşlerimiz ile karşılaştığımızda belki onlara saf bir çoşku ile yaklaşıyoruz ancak eylemlerimizin kendisi övgüye değer mi?
İnsanlar gündüz vakti sokakta yürürken birbirlerine çok yakın durmazlar. Karanlık olduğunu düşünün, başka bir insan gördüğünüzde ve hava çok karanlık olduğunda ne yaparsınız biliyor musunuz? El ele tutuşmak zorundasınız.
Tapınak (Bet Ha Mikdaş) ayakta iken Tanrı'nın yolunda birlikte yürüdük ama el ele tutuşmadık. Şimdi o kadar karanlık ki, el ele tutuşmak zorundayız. İnanın bu çok özel ve çok derin bir şey…
Manevi kökümüzün yaratıldığı ve kaynağımız olan tek ruha bağlanma fırsatıdır.
Işık açıkken ve arkadaşımızla karşılaştığımızda ona bakıp kim olduğunu görürüz. Karanlıkta ise kim olduğunu nasıl anlıyabiliriz? Seslerinden…...
Birbirimizi tanımamızın tek yolu duymak……
Çok karanlıkta arkadaşımız hakkında bilebileceğimiz tek şey onun sesini duymak Peki ama bir arkadaşımızın sesini duyduğumuzda neden el ele tutuşmuyoruz?
Birbirimize tutunabiliyor muyuz?
Tişa Be’av orucunun yaklaşmakta olduğu bu günlerde “Saf bir Çoşkuyu” ve “Övgüye değer bir Eylemi” – “Kap” ve “Işığı” bir arada tutabilme bilgeliği ile kutsanmamız dileğiyle…..
Sevgilerimle - Shabat Shalom
Moşe PASENSYA
Geçen haftanın peraşasını okudunuz mu?


Bu topraklarda binlerce yıldır yaşayan Filistinliler “sömürgeci Yahudilerin” saldırısına uğradılar tezi ne kadar doğru? Tarih ne diyor?
Bu Topraklar Kimin?
I. Bölüm: Filistin'i oluşturan halklar
Filistinlilerin sıkça dile getirdiği temel iddia şudur: "Biz binlerce yıldır bu topraklardaydık; Yahudiler ise sonradan geldiler." Eğer bir topluluğun bir ülke üzerindeki meşruiyetinin ölçüsü buysa, aynı soru 19. ve 20. yüzyıllarda Filistin'e gelen Müslüman topluluklar için de geçerlidir.
Bu konuyu gündeme getirmeme neden, New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani'nin geçtiğimiz aylarda Nakba'yı anmak için yayımladığı bir video oldu. Mamdani, 1948'de yerinden edilen Filistinlilerin dramını anlatan Inea Bushnaq adında yaşlı bir kadının hikayesini anlattı. Bushnaq soyadı dikkatimi çekti. Büyük olasılıkla Bosna kökenliydi ve Osmanlı döneminde Filistin'e yerleşen Balkan göçmenlerinin torunlarından biriydi.
Anlattığı trajedi gerçek. 1948 savaşı sırasında yüzbinlerce Filistinli yerinden oldu. Gerçek olmayan, videonun bugün pek sorgulanmadan kabul edilen başka bir varsayımı da tekrarlaması: Filistinliler binlerce yıldır aynı topraklarda yaşayan yerli halktı; Yahudiler ise modern dönemde dışarıdan gelen yabancılardı.
Oysa 19. ve 20. yüzyılın demografik tarihi çok daha karmaşıktır. Pek anlatılmayan gerçek, bu dönemde Filistin’in yalnızca Yahudi göçüyle değil; Balkanlar'dan, Kafkasya'dan, Mısır'dan, Kuzey Afrika'dan ve çevre Arap ülkelerinden gelen Müslüman göçleriyle de şekillendiğiydi. Başka bir deyimle, 1948'e gelindiğinde Filistin'in nüfusu tek bir tarihsel kökten değil, farklı zamanlarda ve farklı yörelerden bölgeye gelen toplulukların birleşmesinden oluşuyordu.
Pek çok Filistinli ve Arap, Yahudileri bu toprakların yabancıları olarak görürler ve bu topraklarda bir devlet kurmalarına karşıdırlar. O zaman şu soruyu sormak gerekiyor: Bu topraklara göçen Yahudilerin aynı zamanlarda gelen Boşnak göçmenlerden neden daha az hakları olmalı?
Filistin'e Müslüman Göçleri
19. yüzyılın başlarında Filistin, Osmanlı İmparatorluğu'nun seyrek nüfuslu eyaletlerinden biriydi. Yüzde 85'ini Müslümanların oluşturduğu toplam nüfus yaklaşık 300–400 bin kişi kadardı. Bu durum, Osmanlı'nın son yüzyılı ile İngiliz Mandası döneminde, Filistin'in yoğun göç almasıyla değişti.
İlk büyük göç dalgaları savaşların ardından yaşandı. Mehmed Ali Paşa'nın 1831–1840 yılları arasındaki Filistin işgali ve sonrasında Mısır ve Sudan'dan on binlerce kişi bölgeye geldi. Bu göçün başlıca nedenleri Mısır'daki zorunlu askerlikten kaçış ve zorunlu iskân politikalarıydı.
Rusya'nın Kafkasya'yı ele geçirmesi, 1877–78 Osmanlı-Rus ve Balkan Savaşları yüz binlerce Müslümanı yaşadıkları toprakları terk etmeye zorladı. Güvenlik arayan bu göçmenlerin bir bölümü Anadolu'ya, bir bölümü Suriye ve Ürdün'e, bir bölümü de Filistin'e yerleştirildi. Boşnaklar, Çerkesler ve Fransız işgalinden kaçan Cezayirliler bu göçlerin en bilinen örnekleridir.
20. yüzyılın başlarında ise göçün niteliği değişti. Bu kez belirleyici unsur savaş değil, ekonomiydi. Avrupa'dan gelen Yahudi göçmenlerin getirdiği sermaye ve yatırımlar sayesinde tarım, narenciye ihracatı, Iraktan gelen petrol hattı sayesinde Hayfa Limanı, inşaat ve sanayi hızla gelişti; Filistin'in yaşam standardı çevre bölgelere göre belirgin biçimde yükseldi. Daha yüksek ücretler ve yeni iş imkânları ise doğal olarak çevre ülkelerden Arap işgücünü çekti. Nitekim İngiliz resmî raporları özellikle Suriye üzerinden gerçekleşen kaçak Arap göçünden söz ederken, ekonomist Fred Gottheil de Filistin'in ekonomik büyümesinin çevre ülkelerden iş gücü çekmesini doğal bir sonuç olarak değerlendirir.

Kesin rakamları belirlemek mümkün değildir. Ancak mevcut göç kayıtları ile nüfus artış verileri birlikte değerlendirildiğinde, 1948'de yaşayan Müslüman nüfusun yaklaşık dörtte biri ile üçte biri arasında bir bölümünün 19. ve 20. yüzyıllarda Filistin'e gelen göçmenlerin torunlarından oluşabileceği anlaşılmaktadır. Bu da modern Filistin toplumunun, çoğu zaman ileri sürüldüğü gibi değişmeden kalmış tek bir yerli nüfusun devamı olmadığını göstermektedir.
Filistin'e Yahudi Göçleri
Yahudilerin Filistin'e modern dönemdeki göçleri de aynı nedenden, güvenlik arayışından doğdu. Özellikle Rus İmparatorluğu ve Doğu Avrupa'da 1880'lerden itibaren artan pogromlar, hukuki ayrımcılık ve antisemitizm, on binlerce Yahudi’yi yeni bir hayat aramaya zorladı. Filistin, bu göçmenlerin yöneldiği başlıca yerlerden biri oldu.
İlk Yahudi göçmenlerin amacı ulusal egemenlik kurmak değil, güven içinde yaşayabilecekleri bir yer bulmaktı. Tarım kolonileri kurdular, bataklıkları kuruttular, yeni yerleşimler inşa ettiler ve getirdikleri sermaye ile bölgenin ekonomik gelişmesine önemli katkıda bulundular.
Ancak zamanla Yahudi göçünün siyasi niteliği değişti. Theodor Herzl, Avrupa'da antisemitizmin kalıcı bir sorun olduğu sonucuna varmıştı. 1930’ların Avrupa’sında yükselen Nazizm onun ne kadar haklı olduğunu gösterdi. Herzl’a göre Yahudilerin güven içinde yaşayabilmelerinin tek kalıcı yolu kendi ulusal yurtlarına sahip olmalarıydı. Modern Siyonizm bu düşünce üzerine şekillendi ve Filistin'e yönelen Yahudi göçünün önemli bir bölümüne ulusal bir hedef kazandırdı.

Güvenlik Arayışı Neden İki Farklı Sonuca Ulaştı?
Müslüman ve Yahudi göçmenlerin hikâyeleri tamamen farklı gibi görünse de ortak yönleri farklılıklarından daha fazladır.
Her iki topluluk da Filistin'e öncelikle güvenlik arayışıyla geldi. Mısır ve Sudanlılar, Boşnaklar, Çerkesler ve Kuzey Afrikalılar savaşlardan, işgallerden ve siyasi baskılardan kaçıyordu. Yahudiler ise Rusya ve Doğu Avrupa'daki pogromlardan, giderek ağırlaşan antisemitizmden ve sonunda Nazi Almanya’sının zulmünden kaçıyordu. Her iki göç hareketinin temelinde, insanların kendileri ve aileleri için güvenli bir hayat kurma isteği vardı.
Ancak Filistin'e ulaştıklarında yolları ayrıldı.
Müslüman göçmenler, farklı etnik kökenlerden gelseler de ortak üst kimlikleri olan Müslümanlık sayesinde kendilerini yabancı bir ülkeye gelmiş gibi hissetmiyorlardı. Osmanlı Devleti zaten onların devletiydi; Filistin de aynı siyasi ve kültürel dünyanın bir parçasıydı. Bu nedenle yeni bir ulusal yurt kurma ihtiyacı duymadılar.
Yahudiler için ise durum farklıydı. Avrupa'da başlayan güvenlik arayışı Filistin'de hemen sona ermedi. Osmanlı hukukunda gayrimüslimler zımni statüsündeydiler. Dönemin Avrupalı gözlemcileri ve diplomatik raporlar, Yahudilerin hukuken ve toplumsal olarak ikinci sınıf bireyler olarak görüldüklerini ve kötü muameleye uğradıklarını aktarırlar. Herzl'den yaklaşık elli yıl önce Şam'daki İngiliz Konsolosu Charles Henry Churchill, Filistin'in Yahudiler için güvenli bir sığınak olabilmesi için can ve mal güvenliklerinin olmadığını ve güvence altına alınması gerektiğini rapor etmişti. Bu nedenle Herzl'in ulusal yurt fikri, yalnızca Avrupa'daki antisemitizmin değil, Filistin'deki güvenlik kaygılarının etkisiyle birçok Yahudi için ikna edici bir çözüm haline geldi.
Mesele göç değil, güvenliklerini nasıl sağlayabilecekleriydi. Müslüman göçmenlerle Yahudi göçmenleri birbirinden ayıran temel unsur, Filistin'e neden geldikleri değil, Filistin'e geldikten sonra güvenliklerini nasıl sağlayabildikleriydi. Müslüman göçmenler bunu ortak Müslüman kimliği ve Osmanlı Devleti'nin sağladığı siyasi çatı içinde bulurken, Yahudiler aynı güvenceye ancak kendi ulusal egemenlikleriyle ulaşabileceklerine inanıyorlardı.
19. ve 20. yüzyıl Filistin'ini yerli halk ile dışarıdan gelen sömürgeciler arasındaki bir mücadele olarak anlatmak doğru değildir. Filistin, savaşların, sürgünlerin, zulmün ve ekonomik dönüşümlerin şekillendirdiği büyük nüfus hareketlerinin yaşandığı bir coğrafyaydı. Yahudi göçü de bu tarihsel sürecin dışında değil, Filistin'i şekillendiren büyük nüfus hareketlerinden biriydi.
1948'e Gelindiğinde Filistin
1948'e gelindiğinde Filistin, yüzyıllardır bölgede yaşayan yerel Arap toplulukların yanı sıra yakın dönemde Avrupa'dan gelen Yahudi göçmenler ve onların torunları ile 19. ve 20. yüzyıllarda Balkanlar, Kafkasya, Mısır, Kuzey Afrika ve çevre Arap ülkelerinden gelen Müslüman göçmenlerin torunlarından oluşuyordu.
Yaklaşık 600 bin kişilik Yahudi nüfusun büyük bölümü son altmış-yetmiş yıl içinde Filistin'e gelen göçmenler ile onların çocuklarıydı. Müslüman nüfusun ise yaklaşık 300–450 bin kişilik bölümünün, 19. ve 20. yüzyıllarda Filistin'e gelen göçmenlerin torunları olduğu tahmin edilmektedir. Geriye kalan yaklaşık 600–800 bin kişi ise daha uzun süredir bölgede yaşayan yerel Arap topluluklarından oluşuyordu.
O yıllarda Filistin, göçlerle şekillenen tek coğrafya değildi. New York gibi pek çok büyük metropol de farklı göç dalgalarıyla şekillendiler. Bu nedenle 1948 Filistin'ini, binlerce yıldır değişmeden kalmış tek bir yerli halk ile sonradan gelen yabancılar arasındaki bir mücadele olarak tanımlamak tarihi çarpıtmak olur.
Sonuç
Bu yazıdaki veriler, 19. ve 20. yüzyıl Filistin'inin yaygın anlatıdan daha karmaşık bir demografik yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Bölge savaşların, zulmün, güvenlik arayışının ve ekonomik dönüşümlerin şekillendirdiği büyük nüfus hareketlerinin yaşandığı bir coğrafyaydı. Yahudi göçü de bu tarihsel sürecin dışında değil, ayrılmaz bir parçasıydı.
Filistin'in son iki yüzyıllık tarihi, Yahudi göçünü yabancıların saldırısı değil, bölgeyi şekillendiren büyük nüfus hareketlerinden biri olarak değerlendirmeyi gerektiriyor. Yahudi göçünü, Filistin tarihindeki diğer göçlerden tamamen farklı ve baştan sona sömürgeci bir hareket olarak tanımlamak, dönemin tarihsel gerçekliğini doğru yansıtmaz.
Bir sonraki yazıda aynı dönemi bu kez toprak mülkiyeti ve Birleşmiş Milletler ‘in 1947 Bölünme Planı üzerinden inceleyeceğiz. Eğer Filistin'in nüfusu sanıldığından daha karmaşık bir tarihsel süreç içinde oluşmuşsa, bölünme planını da aynı tarihsel gerçeklik içinde değerlendirmek gerekir.
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?






















