
Amerikan ordusunda bir din görevlisi olan Rabi. David Max Eichhorn, geniş yoklama meydanının ortasındaki derme çatma bir kürsüde duruyordu.
Rabi Eichhorn'un arkasındaki masada, ilerleyen Amerikan ordusuyla Fransa'dan geçerken kendisine bağışlanan, kurtarılmış bir Tevrat rulosunu içeren basit bir tahta sandık vardı.
6 Mayıs 1945'te, Dachau toplama kampındaki ilk halka açık Yahudi ayini için, ancak yeterince güçlü olan mahkumlar bir araya gelmişti.
Bu olay bir müze sergisinde, ince yapılı, bıyıklı Eichhorn'un bir grup hayatta kalanın önünde El Malei Rahamim'i okuduğu kısa bir filmde yer alıyordu. Rabi Eichhorn'un Ordu raporunda, "Kısa Bir Tevrat Ayini" yönettiği kaydedilmişti.
En eski Nazi toplama kampında halka açık olarak okunan Tevrat'ın ilk sözlerinin ne olduğunu merak ediyormusunuz?
BAMİDBAR………
Orası da Bamidbar’dı. Çölde……
Sina'da çöl, geçilmek üzere olan bir yabandı. İsrailoğulları Kutsal Topraklara uzun yolculuklarına başlamadan haftalar önce, Tanrı Moşe'ye askerlik çağına gelmiş tüm erkekleri saymasını emreder.
Kabileleri belirler ve liderleri atar. Levilerin Çadırı nasıl söküp, taşıyıp yeniden kurmaları gerektiği anlatılır. SAYIM VAR. Her kabiledeki sayı, Levi kabilesinin erkekler, ilk doğan İsrailoğulları, Kohanim.
Moşe, kabilelere göre bir kamp sistemi düzenler. Bamidbar bölümünde, Tanrı'nın talimatıyla Moşe, İsrail ulusunun tamamını kapsayan askeri bir güç oluşturur.
Rabi Eichhorn'u dinleyen Yahudiler için Dachau, hayal edilemez acıların yaşandığı bir çöl gibiydi.
Aç bırakılmış ve dövülmüşlerdi, her türlü onurları ellerinden alınmıştı. Esir alanlar onları isimleriyle değil, numaralarıyla tanımlıyordu. Günlerce sayılmış ve tekrar sayılmışlardı. İşte orada, yoklama meydanında, her şeyden önce, Sayılar Kitabı'nın açılış bölümlerini dinliyorlardı.
Bir yandan, Yahudi soykırımının hayatta kalanlarını, neredeyse "toz ve küle" indirgenmiş halde görüyoruz. Diğer yandan ise, dünyanın “kendileri için yaratıldığı” bir halkı Tanrı'nın mucizevi bir şekilde koruduğunu fark ediyoruz. Bu çelişkili kavramların aynı anda ortaya çıkması nasıl uzlaştırılabilir?
Auschwitz ve Dachau kamplarından sağ kurtulan Viktor Frankl, İnsanın Anlam Arayışı adlı eserinde şöyle yazmıştır: “Bir akşam, kulübemizin zemininde yorgunluktan bitmiş bir halde, elimizde çorba kaseleriyle dinlenirken, bir mahkum arkadaşımız içeri koştu ve bizi toplanma alanına koşup muhteşem gün batımını izlemeye çağırdı“.
Dışarıda dururken batıda parlayan uğursuz bulutları ve gökyüzünün çelik mavisinden kan kırmızısına kadar sürekli değişen şekil ve renklerdeki bulutlarla dolu olduğunu gördük… Sonra, dakikalarca süren dokunaklı bir sessizliğin ardından, bir mahkum diğerine, 'Dünya ne kadar güzel olabilir miş!' dedi.
Hayatta kalmaları umuda bağlıydı.
Kendi hayatta kalışımız umuda bağlıdır. Hepimiz, zaman zaman, kendimizi bir karmaşa ve acı yeri olan bir midbar'da (yabanda) buluruz. En karanlık anlarımızda, kendimizi toz ve külden ibaret sandığımız anlarda bile, Sina veya Dachau çölünde, hatta kendi arka bahçemizde olduğu gibi, umudun olduğunu hatırlayabiliriz.
Bamidbar Peraşası, Tanrı'nın karmaşadan nasıl düzen yarattığını göstermeye ve dünyanın birçok yönden sadece bizim için yaratıldığını hatırlatmaya hazır.
Rabi Eichhorn'un olağanüstü ayininin sonunda, Sina'daki kabileler için dalgalanan sancakları tuhaf bir şekilde anımsatan el yapımı bayraklarla çevrili, küçük ama birlik içinde bir araya gelmiş hayatta kalanlar topluluğu, Yahudilerin Umut şarkısı olan Hatikva'yı (Tikvatenu) hep birlikte söyledi.
Bamidbar Peraşası'ndan ve onun yakın tarihimizle olan dokunaklı bağlantısından öğrendiğim ders şu ki, Tanrı bize her zaman umut sunmak için oradadır, hatta ıssızlıkta bile.
Sevgilerimle - Shabat Shalom
Moşe PASENSYA
Geçen haftanın peraşasını okudunuz mu?


Geçtiğimiz hafta, perşembe akşamı Habima Tiyatrosu’nda, “Basit Eylemler” פעולות פשוטות)) oyununu izledim. Bu yıl içinde sahnelenen Brecht’in “Kafkas Tebeşir Dairesi” ve Zweig’in “Postacı Kız”ından sonra günümüzün bir İsrael ailesini konu alan bu duygusal dram bana sanatsal açıdan daha az doyurucu geldiyse de anlam açısından son derece etkiliydi.
Amacım bir tiyatro eleştirisi yazmak değil. Yine de kısa bir özet aktarmak istiyorum: Oyun, Gazze çevresindeki (עוטף עזה) bir kibutzda yaşayan bir ailenin 2023 yılı içinde üç ayrı tarihteki cuma yemeği etrafında gelişir. Aile bireyleri Kiduş, aile içi şakalar, yemek tarifleri ve küçük tartışmalar gibi günlük yaşamın sıradan görünen gelenek ve alışkanlıklarını sürdürürken arka planda İsrael toplumunun gerilimleri ile kırılganlığı yansıtılır.
Son sahnede – tarih 6 Ekim 2023’tür – evin kızı jinekolog olan nişanlısı ile ABD’ye göç etmektedir. Demokrasi ve hukuk mücadelesi uğruna Tel Aviv, Kaplan’da her gösteriye katılan Amalya’nın ağzından çıkan son veda sözleri şöyle: “Evi terk etmek çok zor! Ülkeye sahip çıkın!”. Babanın yanıtı ise; “Evin seni terk etmesi daha da zor!” şeklinde.
İbranice ev “bait”dir (בית) ve Ehud Manor’un bestesi Korin Elal tarafından ünlü hale getirilen “Eyn li Eretz Aheret” (Başka Ülkem Yok) şarkısındaki gönderme gibi bir Yahudi’nin gidebileceği tek yer evi olan İsrael’dir.
“אין לי ארץ אחרתגם אם אדמתי בוערת”
(“Başka bir ülkem yok, toprağım yanıyor olsa bile…”)
Genelde İsrael’de tiyatro seyircisi altmış, hatta yetmiş yaşın üzerindedir. Bu defa salonda belirgin bir genç izleyici topluluğu vardı. Ve oyunun finali bana dokundu. Kendi kendime sordum: Gençlere aktarılması gereken mesaj bu mu olmalıydı?
Bu ülke aliyaların bir sonucudur. Kimi zor dönemlerde geriye göçler yaşandıysa da, her daim “aliya” desteklenmeli, teşvik edilmeli. Tabii gerçekleri gizlemenin, görmezden gelmenin doğruluğunu da savunmuyorum. www.gov.il sitesinde rastladığım ayrıca Menteş Azuz’un aktardığı bu habere ne dersiniz?
“2024 yılında başlatılan ulusal programdan bu yana, sağlık sistemine entegre olmak için 1.000'den fazla doktor İsrail'e göç etti. Bu, 5 yıl için belirlenen 2.000 doktorluk hedefin yarısından fazlasını oluşturuyor.”
Kanımca kimileri ağır atmosferden uzaklaşmak istese bile ülkeden tamamen kopamaz ve nereye giderse gitsin, yıllar sonra dahi İsrael’i içinde taşır.
Eve döndüğümde telefonumdan bir mesaj geldi: “ABD İran’ı bombalıyor.” Açıkçası umutlandım, hemen televizyonu açtım. Sıfıra sıfır elde var sıfır. Trump, anlaşılan, laflama konusunda savaşı kazanan taraf.
Av.Yakup BAROKAS
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?



Eretz Israel Museum’da (MUZA) açılan 2026 Tel Aviv El Sanatları ve Tasarım Bienali, yalnızca bir sanat etkinliği değil, aynı zamanda çağımızın kültürel ve teknolojik dönüşümüne dair önemli bir tartışma alanı sunuyor. “Works and Days” (“İşler ve Günler”) başlığını taşıyan bienal, adını Antik Yunan şairi Hesiodos’un eserinden alıyor ve “emek”, “üretim”, “etik sorumluluk” ve “insanın dünyadaki yeri” gibi kavramları merkeze yerleştiriyor.

Bienalde sergilenen eserler arasında seramik, tekstil, cam, metal ve mücevher tasarımının yanında video sanatı, dijital yerleştirmeler ve yapay zekâ destekli çalışmalar da bulunuyor. Özellikle bazı sanatçıların algoritmalarla üretilmiş görselleri geleneksel zanaat teknikleriyle birleştirmesi dikkat çekiyor. Bu yaklaşım, sanat dünyasında giderek büyüyen bir soruyu yeniden gündeme taşıyor: “Sanatçı kimdir?”

Bugün yapay zekâ yalnızca bir araç olmaktan çıkıp yaratıcı sürecin aktif bir parçası hâline geliyor. Midjourney, DALL·E ya da generatif görsel sistemler birkaç saniye içinde tablolar, heykel taslakları, müzik ve hatta şiir üretebiliyor. Bienaldeki bazı işlerde de bu durum açıkça hissediliyor: insan eliyle yapılmış dokular ile makine tarafından oluşturulmuş imgeler yan yana duruyor. Böylece eserler yalnızca estetik bir deneyim sunmuyor, aynı zamanda insan yaratıcılığının sınırlarını da sorguluyor.

Bu dönüşüm sanat çevrelerinde iki farklı yaklaşım doğurmuş durumda. Bir kesim, AI’ın sanatçının yerini alacağından endişe ediyor. Çünkü yapay zekâ milyonlarca görseli tarayarak yeni kompozisyonlar oluşturabiliyor ve bu durum telif, özgünlük ve emek tartışmalarını beraberinde getiriyor. Diğer kesim ise AI’ı fotoğraf makinesinin ya da videonun ortaya çıkışı gibi yeni bir sanat aracı olarak görüyor.

Tel Aviv Bienali’nin önemli yanı da tam burada ortaya çıkıyor: Bienal, teknolojiyi körü körüne yüceltmek yerine, insan emeği ile dijital üretim arasındaki gerilimi görünür kılıyor. Özellikle savaş sonrası kırılgan bir toplumsal atmosfer içinde düzenlenen etkinlikte, “üretmek” yalnızca ekonomik bir faaliyet değil, aynı zamanda varoluşsal bir direnç biçimi olarak sunuluyor.

Bugünün sanatçısı artık yalnızca fırça kullanan kişi değil; veriyle, algoritmayla ve ekranla çalışan kişi de sanat üretiminin bir parçası. Ancak bienalin verdiği temel mesaj şu gibi görünüyor: Yapay zekâ imgeler yaratabilir, fakat o imgelerin taşıdığı hafıza, acı, özlem ve insan deneyimi hâlâ insanın kendisine ait.
Bir önceki sanat köşesi okudunuz mu?





















