top of page



Merhaba sevgili okuyucularım. Önce kadın okuyucuların Anneler Günü’nü kutluyorum.

 

Uzun zamandır savaşın ve ortalıktaki problemlerin arasında adeta insan olduğumuzu unuttuk. Bir sıkıntı sarmalına girdik; içinde debelenip duruyoruz. Aslında bazen dertlere de mola verip etrafımıza bakmamız lazım.

 

Biz anneyiz; yavrularımız var. Evlatlar, annelerinin ballı lokma tatlısıdır. Onlar eve gelince ortalık aydınlanır, eve ışık gelir, yaşadığımızı anımsarız.

 

Anne olamayan kadınların da içlerinde sonsuz bir anaçlık duygusu taşıdığını çok iyi biliyorum. Çocuk sevmek için onu rahminizde değil, kalbinizin içinde de büyütebilirsiniz.

 

Bugünün aşkına bütün kadınlara “Lehayim” demek istiyorum.

 

Size güzel bir annelik hikâyesi anlatmak istiyorum.

 

Rivka, oğlunu ilk kez kucağına aldığında hastane odasında kimse yoktu. Sadece gece vardı ve camdan görülen solgun şehir ışıkları...

 

Hemşire çocuğu bırakıp çıkınca uzun süre ona baktı. Küçük burnuna, kapalı gözlerine, yumruk yaptığı ellerine…

 

Sonra korktu.

 

Çünkü annelik dediğimiz şey korkuyla gelirdi.

Rivka kırk yaşında anne olmuştu. Yıllarca çocuk sahibi olamamış, her bayram masasında aynı bakışlara maruz kalmıştı.

 

“Tanrı isterse olur.”

 

Bu cümle teselli gibi söylenirdi ama içinde görünmez bir suçlama taşırdı.

 

Kayınvalidesi her Şabat duasından sonra ona uzun uzun bakardı. Sanki eksik olan şey Rivka’nın bedeninden değil de ruhundan kaynaklanıyormuş gibi.

 

Sonra bir mucize olmuştu. Doktorların “zor” dediği şey gerçekleşmişti.

 

Ama mucizeler insanın korkularını bitirmiyordu.

 

Çocuğu doğduktan sonra Rivka geceleri uyuyamaz oldu. Bebeğin nefesini dinliyor, sustuğu anda panikle yatağından kalkıyordu.

 

Kocası Daniel bir gece ona:

 

— “Biraz dinlenmelisin,” dedi.

 

Rivka başını salladı.

 

— “Annem de böyleydi.”

 

Bunu söylerken sesi garipleşti.

 

Çünkü annesi Ester sevgisini hiçbir zaman yumuşak göstermemişti. Hayatta kalma biçimi gibi severdi insanları: sert, kontrollü, sessiz...

 

Ester, Holokost’tan kurtulan bir annenin kızıydı.

 

Evlerinde saygı vardı ama huzur yoktu.

 

Kapılar hep iki kez kilitlenirdi. Ekmeğin kırıntısı bile çöpe atılmazdı.

 

Çocuklar yüksek sesle gülünce birileri mutlaka “Sessiz olun,” derdi. Sanki dünya her an kötüleşebilirmiş gibi...

 

Rivka çocukken annesine bir gün şunu sormuştu:

 

— “Neden hep korkuyorsun?”

 

Ester cevap vermemişti. Sadece kızının saçını düzeltmişti.

 

Bazı korkular anlatılmazdı; miras kalırdı.

 

Şimdi Rivka aynı korkunun onun ellerini geçirdiğini fark etmişti. Oğlu Yonatan üç yaşına geldiğinde parkta koşmaya başladığında bile içi daralıyordu.

 

Bir yabancı biraz fazla yaklaşsa hemen ayağa kalkıyordu. Çocuk düşse kalbi sıkışıyordu.

 

Daniel bazen ona:

 

— “Dünya sadece kötü bir yer değil,” diyordu.

 

Ama Rivka buna tam inanamıyordu.

 

Çünkü ailesindeki kadınlar yalnızca çocuklarını büyütmezdi; onları yaklaşan felaketlerden korumaya çalışırdı.

 

Bir gün Yonatan okuldan ağlayarak geldi.

 

Öğretmeni sınıfta herkesin ailesini çizmesini istemişti. Yonatan bütün resmi siyaha boyamıştı.

 

Rivka şaşırdı.

 

— “Neden böyle yaptın?”

 

Çocuk omuz silkti.

 

— “Çünkü sen hep korkuyorsun anne.”

 

Bu cümle Rivka’nın içine saplandı.

 

O gece mutfakta tek başına oturdu. Annesini düşündü. Anneannesini, hiç tanımadığı hâlde düşündü. Taşınan korkuları düşündü.

 

Ve ilk kez şunu fark etti:

 

Ailesindeki kadınlar çocuklarını o kadar çok korumaya çalışmıştı ki bazen onlara dünyanın güzelliğini göstermeyi unutmuşlardı.

Ertesi sabah Yonatan’ı okula göndermedi. Otobüse bindiler ve deniz kıyısına gittiler.

 

Çocuk kumlarda koşarken Rivka onu uzaktan izledi. İlk kez her düşüşünde yerinden fırlamadı.

 

Yonatan denize doğru bağırdı:

 

— “Anne bak!”

 

Rivka el salladı.

 

Sonra kendi annesini düşündü. Ester böyle bir şey yapmazdı. Çünkü onun kuşağı hayatta kalmayı öğrenmişti, huzuru değil...

 

Akşam eve dönerlerken Yonatan annesinin elini tuttu.

 

— “Bugün neden hiç korkmadın?”

 

Rivka uzun süre cevap veremedi.

 

Sonra yavaşça gülümsedi.

 

— “Çünkü seni sadece korumam gerektiğini sanıyordum. Meğer yaşamını da izlemem gerekiyormuş.”

 

Anneler Gününüz ve her gününüz kutlu olsun.

 

Sevgiyle kalın.


SARA YANAROCAK

 

 IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.

 Bir önceki yazımı okudunuz mu?









Torunuma Mektuplar-Sara Yanarocak
Satın Al

Güncelleme tarihi: 11 May




La istorya mos ensenya ke los sefaradim izyeron sus aliya a la tyerra prometida siglos antes de la kreasyon de la ideolojiya sionista.


El sionizmo fue kreado komo se save por Theodor Herzl i un punyado de intelektuales djudyos evropeos a la fin del siglo 19, los kualos pretendieron ke los primeros olim eran los djudyos ashkenazim de la Evropa del este. Idea ke no parese djusta del todo.


El sionizmo sefaradí ampeso muncho mas antes del sionizmo propyo. Vino el tiempo ke el sefaradizmo aga una rektifikasyon en la istorya del sionizmo.


Por esto me refero a los livros eskritos a este sujeto por Aharon Mendola de Sola i de Ashley Perez los kualos dan a entender klaramente ke los djudyos sefaradís ladino avlantes se establesieron en la Palestina dezde del egzilo iberiko i mas despues durante el Imperio Otomano.


 Sovre el enkorajamiento de Dona Gracia Nasi ke rekonstruyo la sivdad de Tiberiad, el establesimiento en kuantidad de los sefaradim en la Palestina Otomana asta el program proto-sionisto ke avia prezentado el Rabi Yehuda Alkalay prova ke el sionizmo no fue inventado en el siglo 19, porke ir a bivir en tyerra santa azia parte entera i konstante de la egizstensya djudya sefaradí ke su buto a traverso los siglos fue siempre de tornar a la tyerra de sus antepasados.


Ademas, Nahmanides i mas tadre Yehuda Halevi avian kon insistensya demandando a los sefaradim de vinir a establesirsen en la Palestina komo lo avia ordenado la Sinyora Nasi. Koza ke fue en partida realizada.


Sovre Perez el djudyo sefaradi siempre refuzo de azer la diferensya entre la orasyon i el dezeyo pratiko de establesirse en Sion.


Por esto siempre tuvo la volunta de ir a bivir en las tyerras de sus abuelos. Sion no fue i no es una aspirasyon liturjika ma al kontraryo una responsibilita biva en el pensamiento de kada miembro de esta komunidad.


Esta tradisyon se ve klaramente en personas selebres tal Sir Moses Monrefiore el kual fue un verdadero sionisto antes mizmo ke el biervo sionizmo fue inventado, el kual fue la persona ke supo tratar kon briyo kon las otoridades de Yerushalayim i ke reusho a a transledar la kreensa relijióza en realita, en ayudando los djudyos a establesersen en Sion, en fraguando moradas para eyos i para los futuros olim.


El efekto amontonado es bastante fuerte; basta de ver ke los intelektuales djudyos evropeos del siglo 19 en pensando a topar solusyones al antisemitizmo sosyo-ekonomiko krearon intelektualmente las fundasyones del sionizmo por lo mas empapados de las ideas de los filozofes i pensadores sefaradís.


En efekto, Perez klarifika en demonstrando ke el Rabi Alkalay establesyendo la aplikasyon praktika de su relijiozita en la aliya de los sefaradim, kreo una importante influensa sovre el nono de Herzl, el kual por seguro lo influenso a ke la idea de la kreasyon de un estado djudyo era la unika solusyon kontra el antisemitizmo.


Ademas Rabi Aharon Mendola de Sola en su livro da a entender ke antes Herzl i antes los kongresos de Basel i muncho mas antes ke el movimiento sionisto politiko sea un movimiento moderno, egzistiya una tradisyon sefaradi kon raizes profundos ke kombinava kreensya, pragmatizmo i una konsensia nasyonala.


Esta tradisyon fue markada por la relijyon djudiya ke kreo una konfiensa sovre el dekontino istoriko kontra la idea de ver el egzilo komo final. El mijor egzemplo fue i es la agada de pesah.


El sermon de Meldola de Sola no deve ser visto komo ser simple o komo una investigasyon akademika, el mos akodra ke la fundasyon intelektuala del sionizmo es muy ancha, profunda i diversa de lo ke parese.


Los sefaradís istorikamente avlando, siempre tuvieron la konfiensa en el Todo Poderozo ke un dia vendrá eyos tornaran a Sion kon su ayudo eternal, lo ke se realiza oy en diya.


Dr.Selim Salti


Es ke meldatesh la eskrita de una semana antes?





  



101 Kuentos Modernos de Djoha-Dr. SELİM YEHOSHUA SALTİ
Satın Al






 


Tarih 3 Eylül 1939. Adolf Hitler’in Polonya’yı işgalinden sonra Britanya Başbakanı Chamberlain Almanya’ya savaş ilan etmiştir.


Nazilerin kontrolü altında olan Viyana’dan ailesiyle birlikte Londra’ya kaçmış olan Sigmund Freud, tam da savaşın ilan edildiği gün, genç yazar C.S. Lewis’i evine davet eder. 83 yaşındaki Freud ile Lewis’in o gün tartışacakları konu din ve ateizmdir. Aralık 2023’te vizyona giren “Freud’un Son Seansı” isimli film bu tartışmayı konu eder. Lewis’in gerçekten de o tarihte Freud’u ziyaret ettiğine dair bir kanıt olmasa da Freud’un o dönemde Oxford’lu genç bir adamı evine davet ettiği biliniyor. 


Filmin odağında, gerçekte ne olduğundan çok, C.S. Lewis’in savunduğu Hristiyanlık ile Freud’un savunduğu katı ateizmin farazi bir tartışması vardır. Anthony Hopkins’in canlandırdığı yaşlı Freud ile Matthew Goode’un canlandırdığı C.S. Lewis’in arasında geçen hayal ürünü düello, yirminci yüzyılın iki dahi düşünürünün fikirlerini çok daha yakından tanımamıza yardımcı oluyor. Filmi izlemenizi önermekle beraber, bu yazımda hem Freud’un son günlerini hem de savunduğu ateizmi detaylı incelemek istiyorum.“İnsanlığa iki kelimem var: Büyü artık!”


Öncelikle, filmde tasvir edilen Freud’u tarihsel bağlamına yerleştirelim. 1933 yılında Nazi Almanya’sı Freud’un kitaplarını yakmıştı, çünkü onlara göre psikanaliz “yalancı Yahudi bilimi” idi. Freud ise bu olaya, “Ne kadar da ilerleme kaydettik, Orta Çağ’da beni yakarlardı, şimdi kitaplarımı yakmakla yetiniyorlar” diyerek alaycı bir yorum yapmıştı.


Fakat 13 Mart 1938’de Hitler’in ordusu Avusturya sınırından geçtiğinde ve halk tarafından Nazi selamları, Nazi bayrakları ve çiçeklerle karşılandığında Freud günlüğüne, bunun “Avusturya’nın sonu” olduğunu yazmıştı. Birkaç gün içerisinde Freud’un evi ve yayınevine baskın düzenlenmişti ve kızı Anna Freud, Gestapo tarafından tutuklanıp sorgulanmıştı.

 

Tüm Viyana’da Yahudiler topluca tutuklanıyorlardı, dükkânları yağmalanıyordu, dövülüyorlar ve hatta öldürülüyorlardı. Birkaç hafta sonra, etrafındakilerinin de iknaları sonucu 82 yaşındaki Freud, eşi, kızı ve torunları ile Paris üzerinden Londra’ya kaçmaya karar verdi.


Kaçmasına yardımcı olmak için Freud’un birçok takipçisi seferber oldu, kaçışı için para sağladılar ve bağlantılarıyla izinler çıkarttılar. Sonunda Freud Londra’nın kuzeyinde, filmde gösterilen evine yerleşti. Fakat Freud kız kardeşlerini yanında getiremedi ve kardeşleri kamplarda öldürüldüler.


Sürgündeki Freud, Londra’ya yerleştiğinde filmde de gördüğümüz üzere yıllarca içtiği puroların yol açtığı ağız kanserinden dolayı acı çekmektedir. Freud, filmin geçtiği 3 Eylül gününden 20 gün sonra 23 Eylül 1939’da ölmüştür.


Sancılarının en kötüleştiği son günlerinde, doktoru ve aynı zamanda onun gibi mülteci olan Max Schur’a hastalığının son evrelerini daha önce tartıştıklarını şu sözlerle hatırlatır: “Schur, beni zor durumda bırakmamak için yaptığımız anlaşmayı hatırlıyorsun.


Şu an bu sadece bir işkence ve hiçbir anlamı yok.” Schur bu anlaşmayı unutmadığını söylediğinde ise Freud, “Bu konuyu Anna ile konuş, eğer o da doğru olduğunu düşünüyorsa, o zaman sona erdir” der. Anna Freud babasının ölümünü ertelemek istese de Schur onu ikna eder ve Freud’un ölümüne yol açan morfini verir.

 

Filmde gösterilen hayali tartışmada, Freud’un zihninde din olduğu kadar ölüm, hatta kendi ölümü vardır. Filmde Freud dini, insanlığın ölüm korkusuna karşı geliştirdiği “çocuksu bir fantezi” olarak tanımlar. “Din, dünyayı anaokuluna dönüştürmüştür” der ve sonra da ekler, “İnsanlığa iki kelimem var: Büyü artık!”

 

Filmde karşılaştırılan iki temel fikir C.S. Lewis’in temsil ettiği Tanrı’nın var olduğu fikri ve Freud’un temsil ettiği dinin bir tür nevroz olduğu fikridir. Filmde aktarılanların ötesinde, Freud’un gerçek hayatında dine bakış açısını daha detaylı inceleyelim.


Freud Aşkenaz bir aileye doğmuştu ve çocukluğu Tevrat’taki hikâyelerle şekillenmişti. Fakat hayatı boyunca kendini “kültürel olarak Yahudi” bir ateist olarak gördü. Örneğin, Totem ve Tabu kitabının İbranice çevirisinin önsözünde kendisini “Babalarının dininden ve tüm dinlerden tamamen yabancılaşmış, ama özünde bir Yahudi olan” bir yazar olarak tanımlar.


Aslına bakarsak Freud’un ateizmini, kendi çağının bir ürünü olarak değerlendirebiliriz. Freud’un içine doğduğu 19. yüzyıl, rasyonalizmin ve pozitivizmin zirvede olduğu bir dönemdi.


Kısaca tanımlamak gerekirse, rasyonalizm “bilginin ana kaynağı olarak akla” inanır ve hakikatin sadece akıl yoluyla anlaşılabileceğini savunur. Benzer bir biçimde pozitivizm, doğru bilgiye sadece akıl ve mantık yoluyla ulaşılabileceğini savunur ve sezgi ya da inanç gibi diğer bilgi kaynaklarını reddeder.


O dönemin rasyonalist düşünürleri Tanrı’ya dair akla dayalı somut bir kanıt olmadığını ve dünyanın Charles Darwin’in de öne sürdüğü gibi Evrim Teorisi tarafından şekillendiğini düşünüyordu.

 

Freud, ateizmini rasyonalizme dayandırmakla beraber aynı zamanda dinlerin varlığını çeşitli psikolojik ihtiyaçlarla açıklıyordu.


Örneğin, 1913’de yayınlanan Totem ve Tabu ve ölümünden kısa bir süre önce 1939’da yayınlanan Musa ve Tektanrıcılık kitaplarında tek tanrılı dinlerin ilkel toplumları hem soyut düşünmeye hem de medeniyetin otoritesine boyun eğmeye hazırladığını savunuyordu. 1930’da yayınlanan Uygarlığın Huzursuzluğu kitabı ise, bence Freud’un dine karşı hissettiği hoşnutsuzluğu en somut şekilde aktardığı kitabıdır.


Bu kitabında dinin “bebeklikteki çaresizlik ve onun doğurduğu baba özleminden” türetilen bir “yanılsama” olduğunu söyler.

 

Freud’un dinleri, kitabın ikinci bölümünün başında “bir yandan bu dünyanın bilmecelerini imrenilecek bir eksiksizlikle anlaşılır kılarken bir yandan da ona şefkatli bir inayetin yaşamına göz kulak olacağı, ters giden bir şey olursa bunun öteki dünyada telafin edileceği teminatını veren öğretiler ve vaatler sistemi” olarak tanımlar. Sonrasında da şöyle devam eder, “Sıradan insan, kafasında bu inayeti iyice yüceleştirilmiş bir baba kişiliğinden başka bir şekilde canlandıramaz.


Yalnızca böyle bir varlık insan evlatlarının gereksinimlerini bilebilir, onların ricalarıyla yumuşatılıp, pişmanlık gösteren tavırlarıyla yatıştırılabilir.


Bütün bunlar açıkça o denli çocuksu, o denli gerçekdışıdır ki, fanilerin büyük çoğunluğunun yaşamın bu şekilde yorumlanışını asla aşamayacağını düşünmek insansever bir ruhu acıya boğar.” Bu pasajda Freud’un katılığını, alaycılığını ve hatta belki de kibrini rahatça görebilmekteyiz.


Filmde Anthony Hopkins Freud’un bu tavrını ustaca canlandırmıştır. Freud’un kitabında yazdıklarını Anthony Hopkins’in mimikleriyle zihnimizde canlandırmak hiç de zor değildir.


“Freud’un Son Seansı” filmi, sadece iki büyük düşünürün entelektüel düellosunu sunmakla kalmaz, aynı zamanda Freud'un hayatının son evrelerinde bile akılcı ve bilimsel duruşunu koruduğunu, insanlığa dair görüşlerinin ne denli katı ve keskin olduğunu gözler önüne serer.


Freud’un dini eleştirileri, onun psikanalitik teorilerine ve dünya görüşüne dair önemli ipuçları sunar.


Bu film ve Freud'un son günlerine dair detaylı bir inceleme, onun mirasını ve düşünce dünyasını anlamamız açısından büyük bir değer taşır.


Görebildiğimiz üzere Freud’un ömrü boyunca savunduğu rasyonalizm ve ateizm, onun mirasında silinmez izler bırakmış ve onu 20. yüzyılın devlerinden biri haline getirmiştir.

 

Can SABANER

Kaynak: Şalom Dergi 1 Temmuz 2024


IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.


Bir önceki sanat köşesi okudunuz mu?






 

Featured Posts
Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Whatsapp
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page