top of page


Yahudi düşüncesinde amaç “dünyadan kaçmak” değil, tam tersine bu dünyayı (Olam Aze) anlam ve kutsiyetle doldurmak. Yani özlem “bedenden kurtulmak” değil, burada ilahi olanı açığa çıkarmak...

 

Midraşik bir anlatı gibi düşünelim: İnsan yaratılmadan önce, ruhu Gan Eden’de, Şehina’nın (İlahi Varlık) ışığı altında duruyordu. Orada ne eksiklik vardı ne kırıklık; her şey tam, her şey bütündü. Ve yine de Kutsal Olan, mübarek olsun, ruha şöyle dedi: “Git ve aşağı in.” Ruh titredi ve dedi ki: “Evrenlerin Efendisi… Neden beni o eksik, o kırık, o karanlık yere gönderiyorsun? Burada Senin ışığında huzur içindeyim.”

  

Kutsal Olan şöyle cevap verdi: “Orada yapabileceğini, burada yapamazsın. Burada ışık hazırdır; ama aşağıda, ışığı sen yakacaksın.” Ve insan dünyaya geldi. Ve günler geçti. İnsan sevdi, kaybetti. İnşa etti, yıkıldı. Ağladı, güldü. Kalbi kırıldı… ve yine de attı. Ve her gözyaşı için göklerde bir kap açıldı; çünkü Talmud der ki: “Gözyaşı kapıları asla kapanmaz.” Bir gün, insan çok yoruldu ve şöyle dedi: “Yeter. Eve dönmek istiyorum.”

 

İşte o anda, Midraş şöyle anlatır: İnsanın ruhunun kökü yukarıdan ona baktı ve dedi ki: “Ah… Sen ne büyük bir sırrın içindesin de bilmiyorsun çünkü yukarıdaki dünyada zaman yoktur. Ve zaman olmadığı için “an” yoktur. Ve an olmadığı için “kıymet” yoktur. Orada ayrılık yoktur; ama bu yüzden kavuşmanın titreyişi de yoktur. Orada eksiklik yoktur; ama bu yüzden bir şeyi tamamlamanın sevinci de yoktur.

  

Ve Kutsal Olan, mübarek olsun, şöyle der: “Benim bir hazinem var ki, onu meleklere vermedim.” Melekler sordu: “Nedir o?” Ve O şöyle dedi: “Kırık bir kalpten çıkan dua.” Melekler düşmez ama insan düşer… ve kalkar. Ve işte o kalkış, en büyük ışıktır. Rabi Nahman şöyle der: “Dünyada umutsuzluk yoktur.” insanın en karanlık anı bile, ışığın doğduğu yerdir. Ve gün gelecek, insan tekrar yukarı döndüğünde, ruh şöyle diyecek: “Dünya… o kısa, o kırılgan, o acı dolu yer… Aslında en büyük armağandı.” Orada, soğuk bir günde sıcaklık hissetmek vardı, korkuya rağmen sevmek vardı, kaybetme ihtimaline rağmen “Seni seviyorum” diyebilmek vardı. Ve en önemlisi karanlığın içine ışık taşımak vardı.

 

Bu yüzden şöyle yazılmıştır: “İnsanın yaratılması çok iyidir.” “Tov Meod” - Midraş der ki: Bu, ölüm dahil her şeydir. Yani acı ve kayıp bile, hikâyenin bir parçasıdır. Ve şimdi… Eğer kalbin yorulduysa, bil ki: Sen sadece sürgünde değilsin aynı zamanda görevdesin. Ve Şehina, seninle birlikte sürgündedir. Ve her nefeste sana fısıldar: Burada olman tesadüf değil. Bu an, bu kırıklık, bu arayış- hepsi kutsal işinin bir parçası. O yüzden sana “hep mutlu ol” demeyeceğim. Sana şunu söyleyeceğim: Bir beraha (kutsama) gibi yaşa. Acıya da, sevince de öyle bak... Olam aze, Olam aBa’nın kapısıdır. Bu dünya gelecek dünyaya açılan bir koridor gibidir ve kapıdan geçmeden önce içeride olduğunun farkına var. Kendini kaybettiğinde yüksek sesle bağır: içeride kimse var mı? İçeride kimse var mı?

 

Riva N. ESSEMİNİ

 

  Bir önceki yazımı okudunuz mu?

 

 

 








Bilmem sizlerin dikkatini çekti mi? Geçen hafta sosyal medyada hayata veda eden bir Holokost Kurtulanının, Dr. Edith Eva Eger’in fotoğrafları bolca yer aldı. Fotoğraflara dikkat ettiyseniz eğer, onun yüzünde yılların izleri bulunduğunu ama bu izlerin yorgunluktan çok bir bilgelik taşıdığına dikkat etmişsinizdir. Edith’in bakışında acı da var, kayıp da… Ama en çok da kabullenmenin getirdiği dinginlik…


Dr. Edith Eva Eger kimdi? Macaristan’da Yahudi bir ailenin balerin kızıydı Eva… Olimpik jimnastik takımının bir üyesiydi. Ablası Klara kemancı, kardeşi Magda piyanistti. Macar hükümeti Yahudi karşıtı yasaları uygulamaya başlayınca Edith takımdan çıkarıldı.

 

Holokost karanlığına sürüklendiğinde henüz 16 yaşındaydı. Ailesiyle Aushwitz’e gönderildi. Kamptaki ilk gecesinde annesinin gaz odalarına gönderildiğini öğrendi. Ve o gece Mengele’nin emriyle dans etmek zorunda bırakıldı. Hayatta kalmak için dans etti. Yıllar sonra bu anıyı anlatırken söylediği bir cümle oldukça anlamlıdır: “Kimse zihnimi benden alamaz.” Bedenin esir alınabilir, ama insanın iç dünyasında hala bir seçim alanı vardır.

 

Kamp günleri sadece açlık, korku ve kayıptan ibaret değildi. İnsan ruhunun sınırlarının zorlandığı bir zamandı. Ama o karanlığın içinde küçük bir ümit ışığı vardı: hayatta kalma arzusu… Kamplarda sahip olduğu derin inanç, onu gardiyanlar için bile dua etmeye yöneltti; onların da beyinlerinin yıkandığını düşünüyordu. Kendi sözleriyle: “İnsanlar Tanrı neredeydi diye sorardı, ben ise Tanrı’nın benimle olduğunu söylerim. Nazi gardiyanları da mahkûmdu. Onlar için dua ettim. Nefreti acımaya dönüştürdüm.”

 

Mayıs 1945’te ABD ordusu kampı kurtardığında Edith, ölü bedenler arasında bırakılmıştı. Bir askerin elinin hareket ettiğini fark etmesiyle kurtarıldı ve hemen tedavi altına alındı. O sırada 32 kiloydu ve omurgası kırılmış, tifüs ve zatürre hastalıklarına yakalanmıştı.

 

Savaş bittiğinde özgürlük hemen gelmedi. Fiziksel olarak kamptan çıkmıştı ama zihinsel olarak hala oradaydı. Hastanede tanıştığı Bela (Albert) Eger ile evlendi. ABD’ye göç edip Texas eyaletine yerleştiler. Edith orada savaş travması ve hayatta kalma suçluluğu yaşadı ve yıllarca çocuklarıyla bu konuları konuşmadı.

 

Taa ki, Avusturyalı ünlü nörolog ve psikiyatrist Viktor Frankl ile tanışana dek… Onunla arkadaş oldu, terapi gördü. Psikolojiye merak salan Edith bu konuda eğitime başladı, 1978’de El Paso’daki Texas Üniversitesi’nden Klinik Psikoloji alanında doktora derecesi aldığında 51 yaşındaydı. Psikolog olarak çalışma lisansı aldıktan sonra Kaliforniya’da bir terapi kliniği açtı ve Kaliforniya Üniversitesi San Diego’da öğretim kadrosuna katıldı. Psikolog olarak çalışmalarında danışanlarının kendi düşüncelerinden özgürleşmelerine ve özgürlüğü seçmelerine yardımcı oldu.

 

1990’da bastırdığı duygularla yüzleşmek için Auschwitz’e geri döndü. Deneyimlerini 2017’de yayımlanan ilk kitabı The Choiceta anlattı. “The Choice”, New York Times ve Sunday Times çok satanlar listesine girdi. İkinci kitabı The Gift”(2020) ise insanları zihinsel “hapishanelerinden” kurtulmaya ve yıkıcı davranışlarını değiştirmeye teşvik eder. Edith’e göre hayatta başımıza gelenlerden çok, onlarla ne yaptığımız önemlidir.

 

Edith Eva Eger’i anlamanın bir yolu geride bıraktığı satırları anlamaktan geçer. “The Choise” yalnızca bir anı kitabı değil, aynı zamanda bir içsel özgürlük manifestosudur. Bu kitapta Auschwitz’den kurtuluşunu, sonrasında sessiz acılarını ve nihayetinde kendini iyileştirme sürecini anlatır. Okuyucuya adeta şu soruyu sorar: “Sen kendi zihninde ne kadar özgürsün?”

 

“The Gift” kitabında ise korku, suçluluk, yas, öfke gibi duygularla nasıl baş edilebileceğini anlatır. Bu kitapta Edith sadece kendi hikayesini anlatmıyor, okuyucunun kendi hikayesine dokunuyor.

 

“The Ballerina of Auschwitz” adlı kitabını Edith henüz iki yıl önce, 96 yaşındayken yayınladı. Bu kitapta özellikle genç okurlara ulaşmayı amaçladı. Aynı acı gerçekleri daha sade bir dille kaleme aldı. Çünkü bazı hikayeler nesilden nesle aktarılmalıydı; unutulmamak için değil sadece, yeniden yaşanmamak için…

 

Edith’in söylediği şeyler bugün sadece kitap bilgisi değil, yaşanmışlığın süzgecinden geçmiş gerçekler. “Kurban kalmayı da seçebilirsin, özgür olmayı da…” bunun çarpıcı bir örneği… Affetmek üzerine söyledikleri ise belki de en çarpıcı olanı: “Affetmek, geçmişi silmek değil; onun üzerimizdeki gücünü azaltmak, böylelikle kendimizi özgür bırakmaktır.”

 

Ve belki de en önemlisi…

Dr. Edith Eva Eger bize şunu fısıldıyor: “En karanlık anlarımız bile, içimizdeki ışığı tamamen söndüremez.”

Geçmiş bizimle yürür. Ama yönü biz belirleriz. Ve bazı insanlar, bu dünyadan ayrıldıktan sonra bile o yolu aydınlatmaya devam eder. Aynen Holokost Kurtulanı Dr. Edith Eva Eger gibi…

 

Not: Edith Eva Eger’in kısa bir filmini paylaşıyorum. Onu kendi sesinden dinleyip hatırasını analım…


Nelly BAROKAS


İYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.


Bir önceki yazımı okudunuz mu?






Bu bölümün eşsiz özelliği Yüce Tanrı’nın, Moşe olmadan halkına doğrudan seslenmesidir. Bu çok nadir gerçekleşir…   

 

Behukotay sert bir peraşadır……Bene-YisraEL’in başına gelecek trajediler ve sürgün ile ilgili korkutucu kehanetler, okumayı çok zorlaştırır.

 

Uyarı ayetleri gizemli bir kelime olan “KERİ” etrafında döner ve ilk kez burada ortaya çıkar. Bir daha da Kutsal Yazıların (Tanah) tamamında bir daha asla görünmez.

 

Bu kelime ikazlarda merkezi bir rol oynar çünkü ikazların dayandığı şarttır.

 

“Eğer Bana karşı “keri” davranırsanız …” (Vayikra 26:21) Şaşırtıcı olan, cezanın da aynı kelimeyle özetlenmiş olmasıdır. “Ben de onlara karşı “keri” davranacağım …” (Vayikra 26:41)

 

Her yorumcu bu kelimeye farklı bir anlam yükledi. (rastlantısallık - kör şans - kayıtsızlık) Bu anlayışta, Tanrı, "Eğer millet benimle gelişigüzel yürürlerse," , "Ben de onlarla gelişigüzel yürürüm." der gibidir. Bu yaklaşım ilişkinin sadakatini vurgular.

 

Bu tür rastlantısal bir dünya görüşünün tehlikesi, bir kişi zorlukla karşılaştığında bunu hatalarının bir sonucu olarak görmeyip talihsizliğini kör şansa atfetmesidir. Böyle bir kişi asla tövbe etmeyecektir.

 

Bene-Yisrael, Tanrı tarafından “AM SEGULA” olarak seçilene kadar birbirine karışmamıştı. Evet Tanrı'ya bağlılık gösteren ve O'na sürekli hizmet eden Avram, Yishak ve Yaakov gibi manevi devler ortaya çıktı.

 

Ancak bunun dışında, Bene-YisraEL’in İlahi ibadeti gelişigüzeldi. İlişkisi tutarlı değildi. Kendisini Yanan Çalı'da Moşe’ye gösterdi ancak genel olarak, Bene-YisraEL’i Mısır sürgününde terk edilmiş halde bıraktı, ta ki onların yakarışlarını duyana ve onları Mısır'dan çıkarana kadar.

 

Bu ilişki, Tanrı tarafından kabul edildiğimiz zaman değişti. O noktada artık iç içe geçtik. Artık ilişki rastgele değildi. Tutarlılık, sadakat ve karşılıklı bağlılık gerektiriyordu.

 

“Zira Ben Tanrınız AŞEM’im; kendinizi SINIRLAYIN ve böylece kutsal olun …. çünkü Ben kutsalım.”  (Vayikra 11:44) Elbette, Tanrı kutsaldır. Ama bizim, sıradan ölümlülerin kutsal olması gerektiği nereden anlaşılır? Cevap; Tanrı ile iç içe olmamızdan kaynaklandığıdır. Birbirine bağlı durumları paylaşırız.

 

İşte bu yüzden, Yahudiler Tanrı'nın önünde “Keri” ile yürüdüklerinde —rastlantısallık—İlahi ile ilişkileri sıradanlaştırır, İlahi hizmetleri tutarsızlaştırır. Bu da iç içe geçmeyi yok eder. Bu, Tanrı'nın iradesine aykırıdır.

 

Bu olduğunda, İlahi korumadan mahrum kalırız ve doğa güçlerinin ve dünya uluslarının avı oluruz. Bu uyarılar - gelecekteki talihsizliklerin kehanetleri (Tanrı esirgesin)  - kehanet olmaktan çok, kopmanın gerekli bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bu oyunun kuralıdır.

 

Dünyaca ünlü Fransız matematikçi, fizikçi ve düşünür olan Blaise Pascal "Bu sonsuz uzayın ebedi sessizliği beni korkutuyor." diye yazmıştı. 23 Kasım 1654 gecesi, o zamanlar 31 yaşında olan Pascal, hayatını değiştiren bir inanç deneyimi yaşadı ve bunu şu notta anlattı:

 

"Avraam’ın Tanrısı, İshak'ın Tanrısı, Yakov'un Tanrısı; filozofların ve bilginlerin değil….." ve Mezmurlar 119:16’dan alıntı yaparak bitirdi. "HUKUKUNLA (Behukoteha) İLGİLENECEĞİM, SÖZÜNÜ UNUTMAYACAĞIM” Amen.

 

Bu notu ceketine dikti, her zaman yanında taşıdı ve hayatının geri kalanını inancı keşfetmeye adadı.

 

Tora çok eşliliği yasaklamasa da Rabi. Gershom ben Judah (960-1040), Tanrı ile gelini (Bene-YisraEL) arasındaki ilişkinin sadakatini güçlendirmek için çok eşliliği yasakladı. Yahudi erkekler bu dünyada birden fazla eşe sahip olmayacaklarsa, Tanrı'nın da başka bir seçilmiş "EŞ" edinmemesi umuduna dayanmaktaydı.

 

Neyse ki, O'nunla olan bağımız kırılmazdır. Evet esneyebilir, zaman zaman zayıflayabilir ama nihayetinde Yaratıcımızdan ayrılamayız. Bu nedenle, öğütler olumlu bir umut notasıyla sona erer.

 

“Ve yine de, düşmanlarının topraklarında oldukları zaman bile, onları reddetmeyeceğim, ve antlaşmamı bozacak ve onları tüketecek kadar onlardan nefret etmeyeceğim, Zira Ben onların Tanrısı AŞEM’im….. (Vayikra 26:44-45)

 

Sevgilerimle – Shabat Shalom

 

Moşe PASENSYA

 

Geçen haftanın peraşasını okudunuz mu?








Featured Posts
Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Whatsapp
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page