
Merhabalar sevgili okuyucularım,
Bahçe sezonu ve benim organik tarım denemelerim bütün hızıyla devam ediyor. Aklım her an bahçemde ektiğim fidelerde ve tohumlarda. Tabii bu durumda evdeki işler biraz geri kalıyor. Bugün biraz bahçeden kopup evde kitaplarımı düzenleyip toz alayım dedim. Çünkü bahçede biraz çalışmaya kalktım; hava aşırı sıcaktı ve inanılmaz derecede sinek vardı. Burada sineklerden ötürü bahçede keyifle çalışmak veya oturmak neredeyse imkânsız. Hele bir de benim gibi sinek alerjiniz varsa!
İstanbul’dan ayrıldığımda üzülerek dağıttığım kitaplarımın yerini burada fazlasıyla doldurdum. Her tarafım kitap dolu. İlginç olan şu ki; sadece ciltli, eski kapaklı kitapları, tarihsel içerikleri ve antika havasını sevdiğimden, daha Fransızcaya başlamadan burada "friperie" denilen ikinci el dükkânlarından aldığım onlarca Fransızca kitapla doldu kütüphanem. Şimdilerde ise yavaş yavaş onları okumaya başladım.
Toz almaya ve kitaplarıma dönecek olursak, ben ciddi bir kitap biriktiricisiymişim; bunu geçenlerde öğrendim. Benim gibi gittiği her yerden kitap toplayıp evde onlarca okunmamış kitabı bekleten insanlara ve bu kitapların evde birikmesine Japonlar "tsundoku" adını vermiş.
Benim her gittiğim yerden kitap toplama tutkuma gelince; aslında onları biriktirmek istemekten çok, içlerinde saklı her bir hikâyeyi öğrenme isteği beni cezbediyor. Henüz keşfetmediğim dünyaların ve öykülerin orada olduğunu bilmek bana ayrı bir keyif veriyor. Belki de bu keyfin bir parçası, istediğim zaman elimin altında olacaklarını bilmek.
Kitapları toplarken benim için önemli olan, popüler bir yazar ya da çok satan bir kitap olması değil; farklı bir şeyler bulabilme düşüncesi. Çünkü günümüzde her şeyde bir popülerlik arayışı var ve aynı düşünceler etrafında dönüp duran alıntılar yapmak açıkçası bana çok değerli gelmiyor. Farklı yazarlar okumak, kimsenin okumadığı ya da daha az bilinen düşünceler içinde gezinmek, beni herkesin düşündüğünden farklı düşündürebilir diye düşünüyorum.
Bugün kitaplarımla uğraşırken bir yandan da okuduğum bazı haberler aklımı meşgul ediyordu; yaşadığım eyalette muhteşem bir hastane var. Bu hastane ile yolum altı yıl önce kesişti. Ve bana nasıl iyi bir hizmet verdiklerini hatırladım. Bağışlarla ayakta duran ve her Quebecli'nin ücretsiz hizmet alabildiği bir kurum: Montreal Jewish Hospital.
Tüm halka hizmet veren bu Yahudi hastanesi, 1934 yılında Yahudi doktorların Quebec'te maruz kaldığı sistematik ayrımcılığın ardından kurulmuş. Aradan yaklaşık bir yüzyıl geçmişken, hastanenin en başarılı cerrahlarından biri, Yahudi profesyoneller için ortamın giderek daha katlanılmaz hâle geldiği sonucuna varmış durumda.
Dr. Emmanuel Moss, kalp cerrahisi şefi. Onlarca hayat kurtarmış bir doktor. Şimdi ise artan antisemitizmi gerekçe göstererek Quebec'ten ayrılıyormuş.
Kaynak: The Lawfare Project
Bu benim okuduğum bir haber. Ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum. Ancak gerçekse çok üzücü. Umarım değildir. Çünkü antisemitizm, yetenekli profesyonelleri uzaklaştırdığında bunun kaybını yalnızca belirli bir topluluk değil, tüm toplum ve insanlık yaşar.
Doğa ile, hoşgörü ile kalın...
Bu günlük bu kadar!
Rahel Çela Behar
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?



Yaş almak insanın bedeninde olduğu kadar ruhunda da izler bırakır. Gençlik yıllarında hayat önümüzde uzanan geniş bir yol gibidir. Her köşenin ardında yeni bir sürpriz, yeni bir heyecan, yeni bir başlangıç varmış gibi görünür. Yıllar geçtikçe yolun büyük kısmı geride kalır. İnsan artık nelerin mümkün olduğunu, nelerin olmayacağını daha iyi bilir. Bu bilgi bir yandan huzur verirken bir yandan da heyecanın yerini alışkanlığa bırakmasına neden olur.
Belki de yaşlılığın en belirgin özelliği, günlerin birbirine benzemeye başlamasıdır. Sabah kalkılır, kahve hazırlanır, ev işleri yapılır, televizyon açılır, ve bir gün daha sessizce kapanır. Bir zamanlar özel görünen birçok şey sıradanlaşır 50 yıllık bir evlilikte eşin yüzü artık ezbere bilinen bir kitap gibidir. Çocukların büyümesi, torunların dünyaya gelmesi aile sofraları… Bunların hepsi büyük mutluluk kaynaklarıdır ama insan ruhu tuhaf bir yapıya sahiptir. En değerli şeylere bile zamanla alışır.
Alışkanlık, hayatı ayakta tutan görünmez bir iskelet gibidir. Onsuz yaşamak zor olurdu. Fakat bazen aynı alışkanlıklar insanın dünyasını daraltır. Bir süre sonra yaşamaktan çok yaşamı sürdürmeye başlarız. Günler geçer ama içimizde yeni bir şey doğmaz işte o zaman insan kendine şu soruyu sorar:’’ hayatın tadı nereye gitti?’’
Yaşam isteği her zaman büyük coşkularla ortaya çıkmaz. Bazen küçük şeylerin içinde saklanır. Sabah pencereyi açtığında yüzüne vuran serin rüzgârda, sevilen bir şarkının unutulmuş bir dizesinde, torunun telefondaki sesinde, eski bir fotoğrafın uyandırdığı hatırada… yaşam sevgisi çoğu zaman büyük olaylarla değil, küçük anlarla beslenir.
Yaş ilerledikçe insanın dünyayla ilişkisi değişir. Gençken gelecek için yaşanır, ilerleyen yaşlarda ise geçmiş de masaya oturur. Hatıralar çoğalır, kayıplar çoğalır, özlemler çoğalır. İnsan bazen bir odada otururken, kırk yıl önceki bir günü bugünden daha canlı hissedebilir. Geçmişin ağırlığı ile bugünün sessizliği arasında gidip gelir.
Bununla birlikte yaşlılığın gençlikte bulunmayan bir zenginliği vardır. Görme yetisi. Sadece gözle değil kalple görme yetisi. İnsan yıllar içinde başarıların da, başarısızlıkların da geçici olduğunu öğrenir. Kırgınlıkların çoğunun anlamsızlaştığını, gururun pek çok şeyi gereksiz yere zorlaştırdığını fark eder. Hayatın özünün büyük zaferlerde değil, sevdikleriyle geçirilen sıradan günlerde saklı olduğunu anlar.
Belki yaşam isteği de burada yeniden doğar. Gençliğin ateşli arzularında değil, sade bir kabulün içinde. Her günün bir hediye olduğunu bilerek uyanmak da. Eksiklere rağmen şükredebilmek de. Hala gökyüzünü seyredebilmek de. Hala bir kitabın sayfalarında kaybolabilmek de.
Çünkü yaş almak, hayattan uzaklaşmak değildir. Yaş almak hayatla ilişkinin biçim değiştirmesidir. Gençlikte yaşam önümüzde duran bir vaat gibiyken, yaşlılıkta elimizde tuttuğumuz bir emanete dönüşür. Ve insan bir gün şunu anlar: Yaşamın anlamı belki de büyük heyecanlarda değil, tekrar eden günlerin içinde bile küçük bir ışığı fark edebilmektir. O ışık bazen çok zayıf gözükür ama insanı hayata bağlayan şey çoğu zaman zaten o küçük ışıktır.
Sevgiyle kalın.
SARA YANAROCAK
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?


2005 yılında Amerikalı yazar David Foster Wallace Kenyon College mezuniyet konuşmasında daha sonra kitap haline gelen “This is Water” adlı söylevinde ikisi genç diğeri yaşlı üç balıktan söz eder. Ve şöyle der: İki genç balık yan yana yüzmektedirler, karşı yönden gelen yaşlı bir balığa rastlarlar.
Yaşlı balık onlara selam verir:
- "Günaydın çocuklar, su nasıl?"
Genç balıklar bir süre daha yüzerler, sonra birisi diğerine bakıp sorar:
-"Su da neyin nesi?"
Bu konuşma aslında naif bir diyalog gibidir ancak çok derin bir anlam taşır. Gençler bulundukları ortamın zorluklarından ve gerçeklerinden henüz farkında değillerdir. Tıpkı genç balığın suyun içinde olduğunu fark etmemesi gibi. Buna karşılık yaşlı balık tecrübeleri ile yoğrulmuştur.
Bir çoğumuz yaşadığımız ortamın bize sağladıklarını veya bizden alıp götürdüklerinin ayrımına varamayız. Sanki o ortamın öyle olması gerekmektedir. Ve değiştirilmesi söz konusu değildir. Alışkanlıklarımız, rutinlerimiz hayatı sorgulamadan yaşamamızı sağlar. İşte bu yüzden akıntıya doğru yüzen balık yorulur, akıntıya kendini bırakan balık yorulmaz. Yorgunluk olmayınca da tek düzeylik başlar. Bizler de aynı balıklar gibiyiz savaşırsak, bir şeylere karşı çıkarsak düzeni tekrardan kurabiliriz ve yoruluruz. Aksi takdirde bir sürüye kapılıp hayatımızı devam ettiririz.
Bulunduğumuz çevrenin ne olduğunu anladığımızda o gerçekliği yönetmeye çalışırız. Bu durumu sürdürebilmek büyük bir enerji gerektirir. Gerekli enerjiyi toplayabilmek adına zaman zaman durmak ve dinlenmek gerek. Yorulan balık ne yapar. Yorulan balık akıntının daha az olduğu yerlere geçer, kayaların veya bitkilerin arasında durur, çok yavaş yüzerek enerji tasarrufu yapar. Yorulan insan ne yapar? Günlük yaşamın stresinden kurtulmaya, doğaya yönelmeye, kendini ile uyum içinde olabilecekler ile birlikte olmaya çalışır. Böylece biraz olsun kaygılarından uzaklaşacak, daha doğru ve verimli kararlar alabilecektir.
Tabii bunun mümkün olmadığı zamanlar da olabilir. Tıpkı somon balığı gibi. Somon balığı yumurtlamak için kilometrelerce yol alır ve bu süreçte ciddi şekilde yorulur. Hayatlarını tuzlu suda geçiren somon balıkları yumurtlamak için nehirlere yani tatlı suya gelirler. Sonuç bir tabiat harikasıdır. Özetle somon yumurtalarının döllenmesi, korunması adeta bir felsefe konusudur. Ve insanların genlerini geleceğe taşımak içgüdüsü ile birebir aynıdır.
Ah şu balıklar sadece Omega kaynağı, lezzet durağı, süs objesi (akvaryumlardan bahsediyorum) değiller. Ve bizler onlara “alık balık” diyoruz, hafızalarına atfen de “balık akıllı” diyoruz. Ve daha sağlıklı olmak için her türlüsünü afiyetle yiyoruz. İnsanlara örnek olmak için, dersler vermek için yaratıldılar. Farklı bakıyorum artık balıklara….
Feride PETİLON
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?




















