Şükredebilmek de bir lütuftur
- 1 saat önce
- 2 dakikada okunur

Yahudi geleneğinde şükür, yalnızca "teşekkür ederim" demek değildir. Şükür, dünyaya Yaradan'ın gözünden bakmayı öğrenmektir. Her sabah gözlerimizi açar açmaz söylediğimiz ilk söz tesadüf değildir: "Mode/ moda Ani lefaneha..." Daha ayağımız yere basmadan, daha hiçbir şey başarmadan, daha gün başlamadan önce teşekkür ederiz. Çünkü Tora bize önce sahip olduklarımızı görmeyi öğretir.
İnsan çoğu zaman nimet eksikliğinden değil, nimet körlüğünden acı çeker. Bir evi vardır ama içindeki Şehina'yı göremez. Sağlıklıdır ama aldığı nefesin her an Yaradan'dan gelen yeni bir armağan olduğunu unutmuştur. Ailesi vardır ama onların varlığını sıradanlaştırmıştır. Sofrası doludur ama ekmeğin ardındaki İlahi bereketi fark etmez. Sorun nimetin az olması değildir. Sorun, kalbin onu görecek kadar uyanık olmamasıdır.
Tora defalarca bizi bu konuda uyarır: "Yiyip doyduğunda, evler kurup yerleştiğinde sakın A-şem'i unutma." Çünkü insanın gerçek sınavı yokluk değil, çoğu zaman bolluktur. Yokluk insanı dua etmeye yöneltebilir; bolluk ise insanı "Kendi gücümle kazandım." demeye sürükleyebilir. İşte Amalek'in tohumu da, Firavun'un kibri de, Korah'ın isyanı da aynı noktada başlar: Veren'i unutmak. Buna karşılık Avraham Avinu nereye giderse gitsin bir sunak kurar, A-şem'in Adı'nı ilan eder. Çünkü o, nimeti değil, nimetin Kaynağı'nı görüyordu...
Yahudi bilgeleri der ki: Dünyadan bir fayda sağlayıp da bereha söylemeyen kimse, sanki kutsal olana ait olanı kendine mal etmiş, çalmış gibidir. Beraha yalnızca yemekten önce okunan birkaç cümle değildir. Beraha, "Bu bana ait değil; bana emanet edildi." diyebilen bir kalbin sesidir. Gerçek şükür işte burada doğar. Şükür, bollukta alçakgönüllü kalabilmektir. Darlıkta umudu kaybetmemektir. Hem tatlıyı hem acıyı Yaradan'ın elinden gelebilecek bir davet olarak karşılayabilmektir.
Pirkei Avot şöyle öğretir: Kim zengindir? Elindekinden memnun olan. Çünkü zenginlik bankadaki rakam değildir; kalbin genişliğidir. Şükreden insan küçük şeylerde büyük ışık görmeye başlar. Şabat mumlarının alevinde... Çocuklarının gülüşünde... Bir dostun "Şalom" deyişinde... Bir nefeste... Bir Mezmur'da...
Bir insan bir gün durup bunlara bakınca şunu fark eder: "Ben aslında yıllardır A-şem'in hesedinin sonsuz iyiliğinin içinde yürüyormuşum." Belki de en büyük beraha, daha çok nimete sahip olmak değildir. En büyük beraha, zaten içinde yaşadığımız nimetleri görebilecek gözlere sahip olmaktır. İşte bunun için dua ederiz: "Ribono Şel Olam, bana yalnızca beraha verme. Bana, verdiğin berahayı görebilecek bir kalp de ver." Insan nimeti gördüğünde yalnızca hayatı değişmez. Yaradan ile kurduğu ilişki de değişir. Nimet eksikliği değil körlüğü acı verir.
Riva N. ESSEMİNİ
Bir önceki yazımı okudunuz mu?



Yorumlar