top of page


B.H.

Herkes, Balak gibi kötü bir karakterin neden haftalık Tora bölümüne onun adının verildiğini soruyor. Korah da bu onura pek layık görünmüyor.

 

Bununla bağlantılı bir başka muamma da, Neden, Adam, Avraam, Yosef veya Moşe'nın adına atfedilen bir Tora bölümü (peraşa) yoktur?

 

Veya…… eğer şayet sadece kötü insanlar bu kategoriye giriyorsa, neden Firavun bu sınıflandırmaya girmesin?

 

Eminim ki birçok cevap vardır.

 

Kişiden bahseden altı bölüm var. Bunları çiftler halinde de değerlendirebiliriz. Bunların basitçe bize verdiği ilk ders, her birimizin ahlaki seviyemizi geliştirebileceğimizdir.

  

Kötü niyetli putperest kral BALAK’ı, kutsal putperest rahip YİTRO ile karşılaştırabiliriz. Balak gördü; Yitro duydu. Görmek kolaydır ama yüzeyseldir ve tamamen yanıltıcı olabilir. Tıpkı Havva'nın ağacın iyi bir yiyecek olduğunu görmesi gibi. Ama duymak, özü anlamaya yakındır. (Şema' Yisrael, dinleyin/anlayın)

 

Okuduğumuza göre KORAH çok şey aldı ama sonunda hiçbir şey elde edemedi. PİNHAS ise kötülüğü yok etmek için mızrak aldı.

 

Korah kıskançlıktan rahip olmak istedi ve bu yüzden öldü. Pinhas ise Tanrı'ya olan kıskançlığından dolayı öldürdü ve Tanrı onu rahip yaptı ve Şalom ile kutsadı. Ne büyük bir fark!

 

Tora’da NOAH'ın 600 yaşında olduğu ve hayatının bir anlam ifade etmesi için çocuk sahibi olması gerektiği söyleniyor. Ama SARA'nın 127 yaşında olduğu ve hayatının kusursuz olduğu söyleniyor.

  

Noah, insanlığın önderliğini Avraam’a bıraktı, ancak Sara onunla iş birliği yaptı. Doğru soru şu değil. Noah mı daha kutsal, yoksa Avraam mı? – Doğru soru şu. Noah mı daha doğru, yoksa Sara mı?

 

Şimdi FİRAVUN başlıklı bir bölümün neden olmadığını da anlayabiliriz. O, kötülüğün doruk noktasında yalnız başınaydı. Onunla hiçbir zıtlık yoktu.

 

Adem, Avraam, Yosef veya Moşe, yalnızlıklarının doruk noktalarında ne kadar farklılar!

 

Adem'le kıyaslanabilecek hiçbir insan yok. Avraam bir taraftaydı, tüm insanlık diğer tarafta. Ve kim Erdemli Yosef’e yapılan kötülüğe denk gelecek bir duruma maruz kalmıştı? Ya da eşsiz Moşe'ye? Onlar, kıyaslanamaz oldukları için bir pay almadılar.

 

Bu isimler bu insanları yüceltmek için seçilmedi. Hatta Noah eğer insanları tövbe etmeye teşvik etseydi, bu felaketi önleyebilirdi.

 

Noah, Avraam’a kıyasla başarısızdı. Sara, Avraam’dan daha büyük bir peygamber olduğu için, aileleri onun adını taşıyor. Aslında bu bölüm onun yaşamıyla değil, ölümüyle ilgili. Büyükler öldüğünde, ne kadar değerli olduklarını anlıyoruz.

 

Yitro her şeyi bırakıp Yahudilere katıldı. O kadar minnettardı ki Moşe'ye öğüt bile verdi. Korah ise Moşe'nın ayrıcalıklı konumuna tahammül edemiyordu.

 

Bilam’ın ve dolayısıyla Balak’ın eşeğin anlayışından bile daha aşağıda olduğu vurgulanıyor. Birbirine zıt Balak ve Pinhas'ın birkaç ortak noktası vardı. İkisi de başka seçeneklerinin olmadığını gösterdi. Ama çok farklıydılar.

 

Balak (Bilam), istemeden de olsa Yahudileri kutsamaktan kendini alamıyordu. Pinhas ise Yahudileri korumak için veba salgınını başlatanları öldürmekten kendini alamıyordu.

 

 

Balak ve Bilam o kadar kötülüğe batmıştı ki, Tanrı iyilik yapmak için onu alt etmek zorunda kaldı. Pinhas ise kutsaldı, Tanrı birçok Yahudi'nin hayatını, kendisinin istemediği bir şekilden kurtarmak için onu alt etmek zorunda kaldı.

 

Bu isimler bize, tıpkı sizin ve benim gibi - - güçlü insanların da kontrolü iyilik veya kötülük için kullanabileceğini gösteriyor.

 

Büyük olmaya değil iyi olmaya çalışmalıyız.

 

Sevgilerimle -  Shabat Shalom

Moşe PASENSYA

 

Geçen haftanın peraşasını okudunuz mu?








Yehoshua Hankin
Yehoshua Hankin


İZ BIRAKANLAR

Yehoshua Hankin


İsrael'in birçok kentinde onun adını taşıyan bir caddeye rastlamak mümkündür.


Her gün binlerce insan bu tabelaların önünden geçer.


Ancak çok az kişi, o ismin arkasında modern İsrael'in yerleşim haritasını şekillendiren en önemli isimlerden birinin bulunduğunu bilir.


Yehoshua Hankin, şehirler kuran değil şehirlerin kurulacağı zemini hazırlayan bir vizyonerdi.


1864 yılında Ukrayna'nın Kremençuk kentinde doğan Yehoshua Hankin, genç yaşta ailesiyle birlikte Eretz İsrael'e geldi.


Hayatını, gelecekte kurulacak yerleşimlerin temelini oluşturacak toprakların satın alınmasına adadı.


Hankin'in en dikkat çekici özelliği, büyük hayaller kurması ve bu hayalleri gerçekleştirmek için sabırla çalışmasıydı.


1890 yılında Rehovot'un kurulacağı arazinin satın alınmasını sağladı.


Bir yıl sonra Hadera'nın kurulmasına imkan veren toprakların alımında rol oynadı.


Daha sonra Celile ve Yizreel Vadisi[1]'ndeki büyük arazi alımlarıyla adını tarihe yazdırdı.


Onun en büyük başarısı, Yizreel Vadisi'nde gerçekleştirdiği geniş çaplı arazi alımları oldu.


Bu sayede Merhavia, Nahalal, Ein Harod, Tel Yosef ve daha birçok yerleşimin temelleri atıldı.


Yıllar süren görüşmeler ve zorlu müzakereler sonucunda satın alınan bu topraklar nedeniyle Hankin'e "Vadinin Kurtarıcısı" unvanı verildi.

Yehoshua Hankin biyografisini ve satın aldığı toprakların bugünkü halini görmek için tıklayınız...

Yehoshua Hankin bir asker değildi.


Bir siyasetçi de değildi.


O, çoğu zaman sahnenin arkasında çalışan bir vizyonerdi.


Gazete manşetlerinde görünmekten çok, geleceği şekillendirecek adımları atmayı tercih etti.


Bugün İsrael haritasında gördüğümüz birçok yerleşim, bir anlamda onun ileri görüşlülüğünün ve kararlılığının ürünüdür.


İsrael'in farklı şehirlerinde bulunan Hankin caddeleri ve meydanları, yalnızca bir ismi değil bir dönemin öncü ruhunu da yaşatmaktadır.


Her tabelanın ardında, geleceği bugünden görebilen bir insanın hikayesi vardır.


1945 yılında hayatını kaybeden Yehoshua Hankin, ardında şehirler, köyler ve nesiller boyunca yaşayacak bir miras bıraktı.


O, bir ülkenin geleceğinin bazen meydanlarda değil, sabırla yürütülen görüşmelerde ve doğru zamanda atılan adımlarda şekillendiğini gösteren isimlerden biri oldu.


Bazen en güçlü izler, sessizce yazılır.


İz bırakanları hatırlamak ise, geleceği daha bilinçle kurmanın bir yoludur.

  

Ovi R. GÜLERŞEN



Bir önceki İz Bırakanlar yazımı okumak için tıklayın.






Geçtiğimiz günlerde Batı’da, kültürel ve sanatsal alanda gündeme gelen iki olay özellikle dikkatimi çekti. İki ayrı ülkede gerçekleşen birbirinden farklı özelliklere sahip bu olayların sonuçta benzerlikler taşıdığına kanaat getirdim.

 

Londra’daki British Museum Yahudi Kültür Ayı kapsamında düzenlenecek bir konferansı erteleme kararı aldı. 28 Mayıs’ta yapılması planlanan “Ancient Israel and Judah in the British Museum” (British Museum’da Antik İsrail ve Yehuda) başlıklı bir konferanstı. Konferans gerçekleşmedi. Müze yönetimi, kayıt yaptıranların önemli bir bölümünün etkinliği kasıtlı olarak sabote etmeyi planladığı yönünde bilgi aldıklarını, bu nedenle erteleme kararı verdiklerini açıkladı.

 

Bu karar çok sert şekilde eleştirildi. Tarihçiler, Yahudi kuruluşları ve bazı siyasetçiler bir Yahudi etkinliğinin protesto nedeniyle ertelenmesini “baskıya boyun eğmek” olarak değerlendirdi. Özellikle Yahudi toplumundan gelen tepkilerde, bunun İngiltere’de giderek artan antisemitizmin doğal sonuçlarından biri olduğu ifade edildi.

 

Şaşacaksınız ama, Filistin yanlısı ve Siyonizm karşıtı gruplar da bu ertelemeye şiddetle karşı çıktılar. Kamuya açık bir müzede İsrael ve Yehuda tarihine ilişkin bir etkinliğin eleştiri ve tartışmaya açık olması gerektiğini ileri sürdüler.

 

Müze yönetimi etkinliğin yeni bir tarihe alındığını duyurduysa da bu olay günümüzde İsrael karşıtlığının yol açtığı gerilimin kültür kurumlarına nasıl yansıdığının en belirgin örneklerinden biri haline geldi.

 

Görülüyor ki Avrupa’da İsrael karşıtlığının ötesinde, Yahudi karşıtlığı yeniden boy gösteriyor, Yahudi kültürel etkinlikleri giderek daha fazla baskı altında kalıyor… Bence İngiltere’deki Filistin yanlısı baskı unsurlarının giderek yükselen gücünün bir sonucu maalesef…

 

Bu arada British Museum’un koleksiyonlarında antik İsrael ve Yehuda Krallıkları ile ilgili çok önemli eserler bulunduğunu da hatırlatmak isterim. Bunlar arasında Tel Dan Yazıtı, Lakiş Kabartmaları ve Siloam Yazıtı gibi eserlerle ilgili materyaller var. Yani İsrael ulusunun Kutsal Topraklarda çok eskilere dayanan varlıklarının kanıtları…

 

Dikkatimi çeken diğer bir olay da sinema dünyasıyla ilgili… İsraelli yönetmen Nadav Lapid, Fransa’nın güneyindeki FID Marseille International Film Festival’de jüri üyesi olarak görev yapacaktı. Ancak bazı yönetmenler ve sinema çevreleri, İsraelli bir sinemacının festivalde jüri üyesi olarak yer almasını protesto ederek filmlerini yarışmadan geri çekmeye başladı ve boykot çağrıları yapıldı.

 

Olayın dikkat çeken yanı, Lapid’in İsrael politikalarını uzun yıllardır sert biçimde eleştiren bir yönetmen olması. Geçen yıl çevirdiği “Yes” adlı film 7 Ekim sonrası İsrael toplumunu ve savaş atmosferini son derece eleştirel bir şekilde ele alan bir filimmiş. Bu arada, “Yes” sanırım sadece Yeruşalayim Film Festivalinde gösterildi. Lapid’i protesto edenlerin gerekçesi, filmin bütçesinin küçük bir bölümünün İsrael’deki bir kamu fonundan karşılanmış olmasıydı. Yani anlayacağınız, Lapid’in İsrael politikaları karşıtı filmler yapması bile onu bazı güç unsurlarının hedefi olmaktan kurtarmadı…

 

Sonuçta Nadav Lapid festivali zor durumda bırakmamak için çekilmeyi tercih etti. Fransa’da bir çeşit sürgünde yaşayan Lapid verdiği demeçte kendisinin değil, İsrael devlet politikalarının hedef alınması gerektiğini savundu. Bazı sinemacılar imzaladıkları açık mektupta, Lapid’e yönelik dışlama girişimini “entelektüel bir başarısızlık” olarak değerlendirdiler. Bu olay, Avrupa kültür dünyasında çok tartışılan bir soruyu yeniden gündeme getirdi: “İsrael’i protesto etmek ile İsraelli sanatçıları dışlamak arasında sınır nerede çizilmeli?”

 

Bence sorulması gereken soru şu: “Bir toplum savaş ve travma yaşarken, sanatçı o toplumun yaralarını mı sarmalı, yoksa tam tersine en rahatsız edici soruları mı sormalı?” Nadav Lapid belli ki ikinci yolu seçmiş. Bu yüzden de hem ülkesi İsrael’de, hem Avrupa’da eleştirilen yönetmenlerden biri olmuş…

 

Aktardığım bu iki örnekten de anlaşılabildiği üzere Batı’da İsrael karşıtlığının farklı boyutlara evrildiğini, bazı baskı unsurlarının güçlenmesi ve etkisiyle Yahudilikle ilintili her türden kültür ve sanat olayının engellediğini görüyoruz. Yahudi kültürü, müziği, tarihi ile ilintili etkinliklerin hedef alınması, sanatçıların dışlanması Yahudi toplumlarında ciddi bir güvensizlik oluşturuyor.

 

Son zamanlarda kültürel etkinliklerin hedef haline gelmesi, Yahudi toplumları tarafından yalnızca bir güvenlik meselesi değil, aynı zamanda aidiyet ve kabul görme meselesi olarak da algılanmakta.

 

Avrupa; “Meşru İsrael eleştirisi ile antisemitizm arasındaki çizginin nerede başladığını ve nerede sona erdiğini” sorgulaması gerekir. Bu soru Avrupa Yahudi yaşamının geleceği açısından önemli bir tartışma haline gelmiş durumda.

 

Batı’daki bu olumsuzluğun geçici olmasını umuyor, Yahudi geleneğinde sıkça kullanılan kısa ve anlamlı bir dilekle yazımı sonlandırıyorum… “HAZAK VEEMATZ” (Güçlü ol ve Cesaretini Koru)


Nelly BAROKAS


İYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.


Bir önceki yazımı okudunuz mu?



Featured Posts
Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Whatsapp
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page