top of page

YARI ŞAKA YARI CİDDİ

 (Bu başlık altındaki yazılar yaklaşık 2000-2005 yılları arasında İsrail'deki Türkiye'liler Birliği'nin tarihi Bülten gazetesinde yayınlanmıştır.)

  

Nerede ise 36 yıldır Türkiye’de yaşamıyorum. 17 yaşıma kadar yaşadığım İzmir’i bile tanıyamıyorum artık.


İzmir’e son gittiğimde kordon boyunu bir türlü bulamadım. Karataş’daki deniz kıyısında, çocukluğumun evleri ve yalıları da ortadan yok olmuşlar. Oralarda epey dolaştıktan sonra sebebi ortaya çıktı: ben görmeyeli denizi doldurmuşlar! Vardır mutlaka benim anlayamadığım bir nedeni.

 

İstanbul’u deseniz, zaten bilmezdim. Ama, son yıllarda iş için gide gele orayı İzmir’den daha fazla tanır oldum. Gerçi, her şeye rağmen açıkça itiraf etmem gerekirse, ortalama İsrail’li bir turist artık Türkiye’yi benden iyi tanıyabilir.

 

Sima olarak tipik bir Türk erkeği sayılmam. En zevk aldığım durumlardan biri, beni turist zannedip bir şeyler teklif etmek için bana bulaşanları şaşırtmak. Yanımda İsrail’li bir tanıdıkla İstiklâl caddesinde dolaşırken yaklaşırlar, beklediğim soru gelir: “may I offer you a good Russian girl?”. Ben, “hastir git len, kazıklayacak başka bir kaz bul, bizi turist mi sandın?!” diye cevabı yapıştırdığımda adamın nasıl apışıp kaldığını görmek beni zevkten bitirir. Yanımdaki İsrail’li ne dediğimi anlamadan hemen “yaşşa be Moşe, sen yanımda olmasaydın ben bu kene gibi heriften nasıl kurtulurdum?” deyip beni kutladığında koltuklarım kabarır!

  

Geçenlerde eşim ve oğlumla birlikte bir akraba düğünü vesilesiyle Türkiye’ye gittim. 21 yaşındaki oğlumun daha önce gitmişliği var Türkiye’ye, ama ilk kez beraberiz orada.  Belli ki benimle beraber olmak başka bir güvence veriyor ona. Babasının doğduğu ve avucunun içi gibi bildiği bir ülkede onunla beraber olmak her oğlana nasip olmaz. Şanslı kerata…

 

Kendimize yarım gün ayırdık. Ona biraz etrafı göstereceğim. Taksim civarındayız. Koca oğlanın elinden tutuyorum. Burası Türkiye oğlum, ne olacağı belli olmaz, bilmek lâzım etrafı.

Yaya geçidinde yeşil. Tam geçiyoruz, bir taksi kulak tırmalayıcı fren gıcırtısıyla bize bir santimetre kala zorlukla duruyor. Nerede ise arkasından gelen bütün arabalar da zincirleme birbirine bindirecekler. Kafasını camdan çıkararak “Höööst önüne baksana Turist Ömer!!” diye bağırıyor bana şşoför!  Oğlum, “ne oluyor baba?” diye endişeyle soruyor. Ben ona “yok bişey oğlum yok bişey, adamcağız dikkatsizliğinden ötürü özür diliyor, biliyorsun insanlar burada çok nazik!” diyorum.

 

Birazdan acıkıyoruz. Oğluma diyorum ki, “benim için çocukluğumun basit ama en nefis yemeğidir, gel hemen bir simitçiden çıtır simitler alalım, biraz da kaşar peyniri alırız, birer de demli çay, ahh ahh başka hiçbir şeye değişmem bunu !”. Bu arada araya araya tabanlarımız yoruluyor ama yollarda bir tane simitçi yok. Dayanamayıp birisine soruyorum “abi siz galiba turistsiniz burada, artık sokak simitçileri yok, simit sarayları açıldı” diyor. Ben oğluma “evet önemli bir sebep olduğunu anlamıştım, bugün simitçilerin milli bayramıymış, gel biz kebapçıya gidelim” diyorum.

 

Yemekten sonra oğlum ille kapalı çarşıyı görecek. “Bırak yahu, biz turist miyiz, ne yapacağız orada?” diyorum. Nafile. Laf anlatamıyorum. Peki haydi görsün orayı da şansı var ki burada benimle bulunuyor! Atlıyoruz bir taksiye, ver elini kapalı çarşı.

Başlıyoruz o labirentin içinde dolaşmaya. Her dükkânın önünde dükkâncının tellâlı fırlayıp bana “buenos dias senior” deyip, satmak için burnuma doğru bir şeyler uzatıyor. Ulan brakın beni, biz turist filân değiliz diye söyleniyorum. Boşuna. İki adımda bir “buenos dias senior”!!. Meğerse o günlerde İspanya’dan çok turist varmış. Ee olacak o kadar. Şanslarını deniyor dükkâncılar. İspanyol olsam ayaküstü sokacaklar kazığı.

  

Yarım saat sonra bana atılan İspanyolca laflardan bunalıyorum. Oğluma, “gel Allahaşkına dönelim otele, burası tam turist kazığı yemek için” diyorum. Çıkıyoruz dışarıya. Taksi aramak için etrafa bakınıyorum. Birden kafamı çeviriyorum, o ne, o ne? İki satıcı ellerinde parfüm kutularıyla bizim oğlana satış yapmaya uğraşıyorlar!  Yanlarına koşuyorum: “Hoo, hoo, ağır olun gençler! hayrola, bizi turist filan mı sandınız?”.

  

Satıcılar: “Estafurullah sayın abicim, şimdi gemicilerden kaçak mal aldık, vallahi billahi Armani. 20 dolar ver de eve bir siftah götürelim!!” diyorlar. Ben oğluma “sakın haa! büyük ihtimalle bunlar sahtedir” diyorum. Oğlum “baba bunları İsrail’de 450 şekele satıyorlar denemeğe değmez mi?” diye soruyor.  Gerçekten 20 dolar çok fazla değil böyle bir parfüme, ama bilmem ki?. Sonunda, “oğlum, bile bile kazık yemektir ama gel alalım bakalım” diyorum.

  

Satıcılar daha da heveslenip “ikinciyi alırsan yarı fiyat” diye yırtınıyorlar. Oğlum, “10 dolara Hugo Boss parfüm! arkadaşlara hediye de lazım zaten” diyor. “Peki oldu olacak iki tane daha alalım” diyorum.  Ben satıcıyı, “ulan, peki ver ama sahteyse vallahi döner yerim seni buracıkta” deyip korkutarak deniyorum. O, “sayın abicim, Allah çarpsın, şimdi aldık bu malları, kime istersen sor, biz her gün buradayız, herkes bizi tanır, bir şikâyetin olursa hemen dönersin, mallar garantilidir” diyor. Etrafımıza toplanmış insanlar başları ile onaylıyorlar satıcıların söylediklerini. Rahatlıyorum. Kutuları yakından inceliyorum, halis Hugo Boss.

  

Otel yolunda, takside, artık dayanamıyorum, mütevaziliği bir kenara bırakarak oğluma, “galiba iyi iş yaptık, yazık ki biraz daha dayatıp fiyatı indirmedim” diyorum.

Ama, hadi bunlar da biraz ekmek yesinler.

 

İsrail’e dönüşte oğlanın içine sinmiyor, hediyeleri arkadaşlarına dağıtmadan önce parfüm kutularından birini açıyor. İçinden çıkan, adi bir şişede renkli kolonya!

Oğluma karşı yerin dibine geçiyorum, ama renk vermemeğe çalışarak “ben sana bunlar dolandırıcıdır, almayalım demedim mi?” diye çıkışıp prestijimi korumaya çalışıyorum.

 

Ama durun siz durun, kapalı çarşının çıkışında beni turist zanneden o namussuzlarla işim daha bitmedi. O herifler nasıl olsa dedikleri gibi hep oradadırlar, İstanbul’a ilk yolum düştüğünde, o üç şişe kolonyayı lıkır lıkır katıksız içireceğim onlara!!.

                                                                                   

Moşe MİTRANİ     


IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.


Bir önceki yazımı okudunuz mu?


          


Güncelleme tarihi: 25 Haz



(Kudüs’teki Britanya konsolosluğunun nüfus sayımına göre 1863 yılında Yeruşalayim’in eski şehrinde 15 bin kişilik bir nüfus vardı. Sekiz bini Yahudi, dört bin beş yüzü Müslüman ve ikicin beş yüz kadarı da Hristiyan dinine mensuptular)


Balfour Deklarasyonunun hemen akabinde Yahudi kökenli filantrop Baron Rotschild toprak alımlarına hız verir. 1934 yılında yaşamını yitirince bu topraklar Jewish National Fund’a devredilir.

 

Bu arada Arap Yahudi çatışmaları giderek arttığından kazılara ara verilir.


Mayıs 28, 1948’de Kudüs’teki Yahudi Mahallesi teslim olmak zorunda kalır. Ürdünlüler burayı işgal eder.


Ve ileriki 19 yıl süresince hiçbir Yahudi mahalleye, Ağlama Duvarına veya David’in Şehrine sokulmaz.

 

Ürdün B.M. kararlarına aykırı olarak Batı Şeria’yı ilhak eder ve 1967 yılına kadar geçen sürede David’in Şehri lağım ve çöp yığınlarının altında ezilip kalır.


1999 yılında İslami yerleri korumakla görevli Vakıf, Tapınak Dağı etrafındaki antik Yahudi kalıntılarını yok etmeye çalışır ve kısmen başarır da.

 

 

İşte ‘’When the Stones Speak’’ kitabının yazarı Doron Spielman 2002 yılında bu bölgedeki kazı ekibine katıldığında ellerini çabuk tutmazlarsa mevcut kalıntıların da yok edileceğinin bilincinde dört elle projeye sarılır. Projenin başındaki kişi Davidleh Beeri’dir.


Ekibi bekleyen en büyük sorunlardan biri projeye mali kaynak bulabilmektir.


Kral David’in Şehri ve Hac Yolu’nun arkeolojik kanıtlarını gün yüzüne çıkartabilmek için destek veren bağışçılara teşekkür plaketi
Kral David’in Şehri ve Hac Yolu’nun arkeolojik kanıtlarını gün yüzüne çıkartabilmek için destek veren bağışçılara teşekkür plaketi

Günlerden bir gün kazı esnasında bir duvarın arasından tünele benzeyen bir uzantı görürler. Tünele benzetirler.

 

Ertesi sabah saat beşte sürünerek de olsa tüneli keşfetmeye çıkarlar.

Zorlu bir sürünme etabından sonra yukarlarından gelen, bir turist rehberinin sözleri onlara Batı Duvarının güney ucunun altında olduklarını müjdeler.


Ekip David’in Şehrinden Tapınak Dağına giden su yolunu keşfetmiştir. Müthiş morallenirler. David’in Şehri bu su yoluyla Batı Duvarına/Kotel’e ulaşmıştır.

 



Bu arada tesadüfler sonucu buralarda dolaşan arkeoloji öğrencisi Zachi Dvira Vakfın getirip bıraktığı bir çöp yığınıyla karşılaşır. Binlerce gönüllünün çalışmaları sonucu pek çok eser günyüzü görür. Bulguların yüzde otuz üçü Birinci ve İkinci Tapınak zamanından, yüzde yirmisi Roma ve Bizans dönemlerinden, yüzde on beş kadarı da İslam devrinden kalmadır.


(Devamı gelecek)


·      Bu yazı dizisinin başlığı Doron Spielman’ın aynı başlığı taşıyan kitabından alınmıştır.


Kitabı Nereden Alabilirsiniz?



Bir önceki yazı dizisini okumak tıklayınız...


 



Faşoda'dan Sykes-Picot'ya, Şam'dan Bağdat'a uzanan bir rekabet.

İngiltere ve Fransa arasındaki nüfuz mücadelesinin modern Ortadoğu'nun şekillenmesindeki rolü. Sözde Sykes-Picot Anlaşması ve sonrasında neler oldu? Günümüz Ortadoğu’sunun sınırlarının hikayesi


Fransızların İngilizler için kullandığı "Les rosbifs" ve İngilizlerin Fransızlara taktığı "frog legs" lakapları ilk bakışta masum bir şaka gibi görünürse de, bu karşılıklı takılmaların arkasında yüzyıllara yayılan ve düşmanlığa varan bir rekabet yatar. Bu rekabet yalnızca iki ülkenin ilişkilerini değil, Afrika'nın ve Ortadoğu'nun siyasi haritasını da şekillendirmiştir.

 

Bu yazının temeli James Barr’ın “A line in the sand”, yani “Kuma çizilen bir çizgi” adlı kitabı. Barr bu iki müttefikin Orta Doğu'yu paylaştığı Sykes-Picot antlaşması sırasında, öncesi ve sonrasında dönen entrikalar değme James Bond filmlerindeki senaryolara taş çıkarttığını anlatır.

***

Zamanın en büyük sömürge imparatorluklarına sahip İngiltere ve Fransa kâğıt üzerinde müttefik olsalar da, bazen savaş meydanlarında karşı karşıya geldiler. Amerikalıların “frenemies” dedikleri türden ne tam dost ne de tam düşman oldular. Birbirlerine ihtiyacı olan ama asla güvenmeyen bu ikilinin ilişkisi 20. Yüzyılın başında dünyanın  ve bilhassa Ortadoğu’nun siyasi haritasını en fazla etkileyen etkenlerden biri oldu.

 

Rekabetin temelinde ticaret yollarını, stratejik geçitleri ve giderek önem kazanan doğal kaynakları kontrol etme arzusu yatmaktaydı. Ancak mesele yalnızca ekonomik çıkarlar değil, en büyük olmaktı. Her iki ülkeyi yönlendiren güçlü emperyal prestij kaygıları ve içgüdüleri onları dünyanın önemli bölgelerinde son sözü söylemeye, rakibinin etkisini sınırlamaya ve nüfuz alanlarını genişletmeye itiyordu.

 

İki imparatorluğun kesiştiği nokta

Sömürge iştahının ne kadar kuvvetli olduğunu gösteren sayısız örnek var. Biraz eskilere gidelim:

1898'de Sudan'ın Nil kıyısındaki küçük bir yerleşimi olan Faşoda'da İngiliz ve Fransız birlikleri neredeyse savaşın eşiğine geldi. Oyunun adı basitti: “Afrika’yı kim kontrol edecek”?

 

 

Fransa Atlantik’ten Hint Okyanusuna, İngiltere ise Akdeniz’den Güney Afrika’ya kendilerine Afrika’da kesintisiz bir güç alanı yaratmak istiyorlardı. Sudan'ın ortasındaki küçük bir yerleşim yeri, bir anda iki ordunun karşı karşıya geldiği, imparatorlukların küresel stratejilerinin kesiştiği noktaya dönüşmüştü. Sonunda Fransa geri adım attı ve İngiltere Nil üzerindeki üstünlüğünü korudu. Ancak rekabet sona ermedi; dikkatler Afrika'dan Ortadoğu'ya çevrildi.

 

Sykes-Picot anlaşması

Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü bu eski rekabete yeni ve çok daha önemli bir oyun alanı açmıştı. Petrolün ve dolayısıyla Ortadoğu'nun önemi artmıştı. Avrupa ile Asya arasındaki ulaşım yolları da bu bölgeden geçiyordu. Ve bölgede milyonlarca insan yaşamasına rağmen devletler henüz oluşmamışlardı.

 

Popüler anlatıya göre İngiliz diplomat Mark Sykes ile Fransız diplomat François Georges-Picot bir haritanın başına oturmuş, cetvelle çizgiler çekmiş ve modern Ortadoğu'nun sınırlarını belirlemiştir. Bu tamamen yanlış değil, fakat eksik bir anlatı.

 

 

Zamanın süper güçleri İngiltere ve Fransa, Türkiye dahil Orta Doğu topraklarını cömertçe bölüştüler. Bu anlaşma Osmanlı topraklarında yaşayan etnik veya dinî grupların gerçeklerine göre değil, tamamen kendi çıkarlarına ve iştahlarına göreydi. İki emperyal güç, tam deyimiyle “kasaptaki ete soğan doğramışlar” ve al gülüm ver gülüm yerel halkın siyasi isteklerini hesaba katmadan milyonların yaşadığı bir bölgeyi aralarında masa başında paylaşmışlardı.

 

İkinci büyük sorun ise bu çizgileri çizenlerin ilk andan itibaren birbirlerine güvenmemesiydi. Sözde anlaşan İngiltere ve Fransa, daha anlaşmadaki imzalar kurumadan nüfuz alanlarını genişletmek için mücadele etmeye başladılar. Aynı masada oturup, anlaşma imzalıyorlar, fakat perde arkasında birbirlerini sabote ediyorlar. 

Bu entrikaların en çarpıcı örneklerinden biri Mekke Şerifi Hüseyin’in oğlu Faysal’ın hikâyesidir.

 

Üzülme seni başka ülkeye Kral yaparız

İngilizler, savaş sırasında herkese mavi boncuk dağıttılar: Mayıs 1916'da Fransa ile bu bölüşmeyi yaptılar. BU görüşmeler sırasında Fransa’nın haberi olmadan Mekke Şerifi Hüseyin ve oğullarını Osmanlılara karşı ayaklanmaya ikna edip mükafat olarak bir Arap devleti sözü verdiler. Hüseyin'in oğlu Faysal, İngiliz desteği ve Arap kuvvetleri ile Haziran 1916'da da Hicaz’dan hareketle 1918'de Fransa nüfuz alanında olan Şam'a girdi ve kurtarıcı gibi karşılandı.

 

Tabiatıyla Fransa bunu kabul etmedi. İngiltere Araplara ve Fransa’ya verdiği sözler arasında Fransa’ya verdiğini tutmayı tercih etti. Arapları kaderlerine terk ederek Fransız birliklerinin Suriye'ye girmelerine ve iki sene içinde Faysal'ın krallığını sona erdirmelerine izin verdiler. Faysal iki yıllık bir mücadelenin ardından Şam'a ulaşmıştı. Kurduğu krallık ise Fransızlar tarafından yalnızca dört ay içinde yıkıldı. Bu olay Arap halkı tabanında İngilizlere bugüne kadar süren bir güvensizlik yarattı.

Faysal ise önce İngiltere’ye sürgüne gitti. Hemen arkasından İngiltere tarafından Irak kralı ilan edildi.

 

Suriye Lübnan Ürdün Irak Filistin’in temelleri

Irak'ın yapısı Suriye'den çok farklıydı. Büyük bir Şii çoğunluğun yanı sıra önemli bir Kürt nüfusu ve Faysal'ı destekleyebilecek nispeten küçük bir Sünni elit vardı. Suriye'de kahraman gibi karşılanan Faysal, Irak'ta hep mesafeyle karşılandı.

 

Suni sınırlar ve gönülsüz birliktelikler Irak'ın sonraki tarihine damgasını vurdu. Aradan geçen bir asırda rejimler değişti, savaşlar yaşandı, ancak ülke bir türlü huzura kavuşamadı. Bir asır sonra bile daha huzura kavuşamadı.

 

Fransa Faysal'ı Şam'dan kovduktan birkaç hafta sonra “Büyük Lübnan Devleti”ni ilan etti. Amaç, Hristiyan Marunilere ayrı bir devlet yaratmaktı. Ancak sürdürülebilir bir ülke yaratmak için çevresindeki Müslüman nüfusun yoğun olduğu bölgeleri de yeni devlete ekledi. Sonuçta Irak'takine benzer şekilde, farklı toplulukları aynı çatı altında toplamaya çalışan bir devlet ortaya çıktı.

 

Bu dengeler Lübnan'ın günümüze kadar yaşadığı krizlerin ve iç savaşın zeminini oluşturdular.

Bu iki örnek zamanda Ortadoğu haritasının ne kadar tuluat – orta oyunu kadar plansız bir  biçimde şekillendiğini de gösteriyor. Devamı da aynı kıvamda: Faysal'ın kardeşi Abdullah, yanında küçük bir kuvvetle kuzeye doğru ilerleyerek Suriye'yi geri almayı planlıyordu. Böyle bir savaş İngilizlerin işine gelmiyordu. Onu da yatıştırmak için kendisine Ürdün Nehri'nin doğusundaki geniş bölgeyi verdiler. Böylece bugün Ürdün olarak bildiğimiz devletin temelleri atılmış oldu.

 

Nüfusunun azlığı ve Abdullah'ın siyasi becerileri sayesinde Ürdün, komşularına kıyasla daha istikrarlı bir yol izledi.

 

 

Bu karar yalnızca Arap siyasetini değil, Siyonist hareketi de etkiledi. Filistin Mandası başlangıçta Ürdün Nehri'nin her iki yakasını kapsıyordu. Siyonist hareketin birçok lideri bu kararı Yahudi yurdu için öngörülen toprakların önemli bir bölümünden vazgeçilmesi olarak değerlendirdi.

 

Sykes-Picot haritasının Anadolu'ya ilişkin bölümleri de uzun ömürlü olmadı.  İngiltere, Musul ve çevresindeki petrol bölgelerini kendi nüfuz alanında tutmaya kararlıydı. Buna karşılık, Fransa'ya Suriye'nin yanı sıra Adana, Antep, Maraş ve Urfa çevresini bırakmayı kabul etti.

 

Ancak bu paylaşım uzun ömürlü olmadı çünkü Atatürk bu planları altüst etti. Fransız ordusu bölgede arka arkaya uğradığı şiddetli hezimetler sonucu  Ankara Hükümeti'yle tek başına uzlaşarak bu bölgelerden tamamen çekildi.

 

İki imparatorluğun güvensizliği her sahada kendini gösteriyordu. Kerkük-Hayfa ve Kerkük-Trablus boru hatları ile ilgili daha önceki yazımda belirttiğim gibi, Kerkük petrolü iki misli masraf edilerek, biri Fransız, diğeri İngiliz kontrolünde, iki ayrı Akdeniz limanına ulaştırılmıştı.

 

Rekabet burada da bitmedi. Fransızlar Suriye'de manda yönetimini kurduktan sonra İngilizler onları bu bölgede rahat bırakmadı. Nedeni, jeopolitik rekabet, petrol savaşı, sömürgeci kibir ve İngilizlerin Orta Doğu’da tek güç olma arzusuydu.  Fransız yetkililer on yıllarca İngiliz ajanlarının Suriyeli milliyetçilerle temas kurduğundan ve Fransız nüfuzunu zayıflatmaya çalıştığından şikâyetçi oldular.

 

Bu gölge savaşının doruk noktası 1945'te yaşandı. Avrupa'da savaş bitmiş, Almanya teslim olmuştu. Ancak aynı günlerde Fransız birlikleri Şam'da bağımsızlık isteyen Suriyelilere karşı sert önlemler alıyor, şehir bombardımana tutuluyordu. ABD destekli İngiltere, Fransa karşısında yer aldı. Yarım yüzyıl önce Faşoda'da karşı karşıya gelen iki güç, bu kez Şam'da karşı karşıya geldi. Fransa bu baskılara fazla dayanamayıp Suriye’den çekildi. Suriye bağımsızlığını ilan etti ve hemen arkasından darbeler dönemine girdi; sonraki on yıllarda Baas rejiminin otoriter yönetimi altında yaşamaya devam etti ve ülke günümüze kadar istikrarsız. Rekabetin faturasını da Suriye halkı ödüyor.

 

Suriye’den çekilen Fransa’nın Orta Doğu’daki varlığı son buldu. Zamanında De Gaulle İngiltere’ye “Bizi arkamızdan vurdunuz. Fransa bunu asla unutmayacak,” demişti.  Fransa daha sonra İngiltere'nin Avrupa Ekonomik Topluluğu'na girişini iki kez veto edecek ve iki ülke arasındaki güvensizlik uzun yıllar yaşamaya devam edecekti.

 

Bu rekabetten geriye ne kaldı?

Bugün Ortadoğu'da yaşanan sorunların tamamını İngiltere ile Fransa'nın politikalarına bağlamak doğru olmaz. Aradan bir asır geçti. Yeni savaşlar yaşandı, yeni ittifaklar kuruldu. Buna rağmen bugün görülen birçok yapısal sorunun köklerinde emperyal dönemde alınan kararların etkisini görmek mümkündür. Londra ve Paris arasındaki rekabetin bıraktığı izler hâlâ görülebilmektedir.

 

Bu rekabetten çoğu zaman kazançlı çıkan taraf İngiltere oldu. Bunun nedeni yalnızca daha güçlü bir donanmaya ve daha büyük kaynaklara sahip olması değildi. Fransa prestij ve haritada renkli alanların peşindeyken, İngiltere limanların, petrolün ve ticaret yollarının peşindeydi.

 

Bu mirasın en belirgin örneği, bölgenin siyasi haritası. Ürdün'ün ortaya çıkışı, Lübnan'ın sınırlarının ve Irak'ın farklı vilayetlerinin bir araya getirilmesiyle kurulması, bunun en belirgin örnekleri. Stratejik çıkarlar yerel toplulukların tarihsel ilişkilerinin önüne geçtiler ve Ortadoğu ülkeleri kuruluşlarından itibaren kimlik, temsil ve güç paylaşımı sorunlarıyla karşı karşıya kaldılar. Lübnan'da mezhepler arasındaki hassas denge defalarca krize dönüştü. Irak'ta merkezi yönetim ile farklı etnik ve mezhepsel gruplar arasındaki gerilimler uzun süre devam etti. Suriye'de ise devletin meşruiyeti ve ulusal kimlik tartışmaları on yıllar boyunca siyaset üzerinde etkili oldu.

 

Belki de en önemli miras, Ortadoğu'nun dışarıdan tasarlanabilecek bir coğrafya olduğu fikri. İngiltere ve Fransa'nın bölgeye yaklaşımında görülen bu anlayış, daha sonraki dönemlerde başka güçler tarafından da tekrarlandı. Sonuçlar ise çoğu zaman beklendiği gibi olmadı. Acaba günümüzün emperyal kuvvetleri de Orta Doğu'yu istedikleri şekle sokabilecekleri bir hamur gibi mi görüyorlar? Tarih bunun cevabının pek iç açıcı olmadığını düşündürüyor.

 

Nil kıyısındaki Faşoda'dan Şam sokaklarına uzanan hikâye sona ermiş olabilir. Ancak bıraktığı miras, Ortadoğu'nun siyasi haritasında ve siyasi hafızasında yaşamaya devam ediyor.


İsak DUENYAS

 

Kaynaklar:

Gezi sırasında dinlediklerim – Kobi Fleishman’ın özel arşivi.

 

 

IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.


Bir önceki yazımı okudunuz mu?




Featured Posts
Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Whatsapp
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page