top of page

 

ABD ile İran arasında imzalanan 14 maddelik mutabakat metni İsrael’de şok etkisi yarattı. Dağ fare doğurdu diyebiliriz. Savaşın üç hatta dört hedefi vardı;

-Balistik füzelerin imhası. Trump; “Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkeler bunlara sahipse, bunun sorun olmadığını söyleyebilirim." dedi.


- Ayetullah rejiminin devrilmesi; Katledilen 40 bin kişinin kanı yerde kaldı, özgürlük isteyen halka verilen sözlerin üstü çizildi. Tarihi bir fırsat değerlendirilemedi.


-Nükleer programın sonlandırılması ve 430 kg. zenginleştirilmiş uranyumun imhası. Bu konuda tam bir belirsizlik var.


Kendi kendimize şu soruyu soralım; sonucun bu olacağı önceden bilinseydi İsrael’in bu savaşa katılması söz konusu olur muydu?

 

Anlaşmanın ilk paragrafında ABD, İran ve müttefiklerinin “Lübnan dahil” tüm cephelerde askeri operasyonları “derhal ve kalıcı” olarak sona erdireceği açıklanıyor. Savaşın en önemli hedeflerinden biri de İran’ın Hizbullah, Hamas, Husiler gibi vekil güçler üzerindeki hakimiyet ve kontrolünün ortadan kaldırılmasıydı.


İran’ın son derece “kurnazca” mutabakat metnine entegre ettirdiği bu hükümle anlaşmada taraf bile olmayan İsrael’in Lübnan’daki hareket alanını ve saldırılara karşı savunma imkânını kısıtlanmakta/ortadan kaldırmakta, İran ile Lübnan, dolayısıyla Hizbullah’la arasındaki bağ pekişmektedir.  

 

Trump’ın bazı çıkışları öylesine rast gele değil. Bunları doğru okumak gerekiyor. Fransa’nın G7 Zirvesi’nde konuşan ABD Başkanı, “İsrael yerine, Hizbullah ile Suriye’nin ilgilenmesini” önerirken Suriye Devlet Başkanı Ahmed El Şara’nın ideolojik geçmişini ve Şiilerle mezhepsel ayrılığını stratejik bir üstünlük olarak değerlendirmektedir. İsrael’in Hizbullah’a karşı atacağı adımlar dünyada tepki yaratabilecek iken Suriye daha rahat davranabilecektir. Zira Arap dünyasındaki ülkeler arası savaş ve kıyımlar dünya kamuoyunu pek de rahatsız etmezken, saldırıya uğrasa dahi taraflardan biri İsrael olduğunda dünya ayağa kalkıyor.

 

El-Şara'nın örgütü olan Hayat Tahrir al-Sham, Esad rejimine karşı savaştı. Buna karşılık Hizbullah, Esad rejiminin en önemli askeri destekçilerinden biri oldu. Ahmed El Şara Hizbullah'ı sadece Sünni’lerden farklı bir mezhebin temsilcisi olarak değil, kendilerine karşı savaşmış bir düşman güç olarak görüyor.

 

Trump Hizbullah’tan gelen dron saldırılarını kastederek, "Bir kişinin peşine her düştüğünüzde bir apartmanı havaya uçurmak zorunda değilsiniz” dediğinde de dünyada yaygın olan İsrael’in orantısız güç kullandığı suçlamalarına destek vermektedir. İsrael’in dünyadaki en önemli müttefikinden gelen bu eleştiri çok acıklıdır.

 

Diğer yandan 7 Ekim şoku sonrasında gün be gün yaşanan rehinelerin dramı, her gün yaşamını yitiren gencecik askerler, sığınaklar, bitmek bilmeyen bu savaş, halk arasındaki bölünmüşlük… Bu millet artık yoruldu, biraz nefes alsa iyi olacak. 

Bu yazımı da geçen köşe yazım gibi aynı sözlerle bitirmek istiyorum. “Zafer, düşmanın yenilgisi midir, yoksa daha güvenli bir geleceğin kurulması mı? Yanıt bulması gereken soru budur. “


Av. Yakup BAROKAS

(*) Trump daha evvelce İranlı yöneticiler için manyaklar anlamına gelen “Crazy bastards” gibi ifadelerde bulunurken son ara onlara “Güçlü insanlar, zeki insanlar” (Strong people, smart people) diye hitap eder oldu.



IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.


Bir önceki yazımı okudunuz mu?






 



Birinci yüzyılda Filistin, peygamberler Mesih adayları ve kurtarıcılarla doluydu. Roma egemenliği altında yaşayan birçok Yahudi, Tanrı'nın kendilerini kurtaracak bir Mesih göndereceğine inanıyordu. Bu nedenle yeni dini liderler ve kurtarıcı adayları sık sık ortaya çıkıyor, çoğu öldükten sonra unutuluyor ve takipçileri dağılıyordu.

 

Bunlara karşılık, Mesih olarak ortaya çıktığı bile tartışılan İsa'nın hareketi ise hayatta kaldı, Roma İmparatorluğu'nun dört bir yanına yayıldı ve sonunda dünyanın en büyük dinlerinden birine dönüştü.

Bu dönüşüm yalnızca İsa'nın hikâyesi değildir. İsa’nın olduğu kadar Paul'ün, Helena'nın, Konstantin'in ve İznik'te toplanan piskoposların da hikâyesidir.

 

Bugün Hristiyanlık denildiğinde aklımıza kiliseler, piskoposlar, ayinler, kutsal yerler ve belirli inanç esasları gelir. Oysa İsa yaşarken bunların hiçbiri mevcut değildi. Ne kilise hiyerarşisi vardı ne Noel kutlamaları ne de bugün bildiğimiz anlamda örgütlenmiş bir Hristiyanlık.  

Bugün bildiğimiz Hristiyanlık ne ölçüde İsa'nın eseri ve ne ölçüde onu izleyen yüzyıllardaki değişmelerindir? Bu yazı, bu soruya bir cevap denemesi.

Cevap Galile’den Roma'ya, Kudüs'ten İznik'e uzanan yolda.

 

Birinci yüzyılda Filistin ve Roma

İsa'nın yaşadığı dönemde Filistin, Roma İmparatorluğu'nun uzak bir eyaletiydi. İsa Yahudi olarak doğmuş, Yahudi gelenekleri içinde yetişmiş ve Yahudi dünyasının kavramlarıyla eğitilmişti. Bu nedenle tarihçiler İsa gerçekten yeni bir din mi kurmak istiyordu yoksa amacı Yahudiliğe bir reform getirmek miydi konusunda hala hemfikir değiller.

Kesin cevabı bilmiyoruz. Bildiğimiz, İsa'nın ölümünden sonra geride bugünkü anlamda bir din değil, küçük fakat çok güçlü bir mesaj taşıyan ufak bir takipçi topluluğu bıraktığıdır.

 

Roma imparatorluğu yolları güvenli hale getirmiş, ticareti canlandırmış ve Akdeniz'e uzun bir barış dönemi getirmişti. Ancak bu düzenin içinde milyonlarca insan yoksulluk, kölelik, hastalık ve yüksek çocuk ölümleriyle yaşıyordu. İsa'nın mesajı tam da bu insanlara hitap ediyordu. Tanrı'nın gözünde köle ile efendi eşitti. Kadınlar ve erkekler aynı kurtuluş umuduna sahipti. Ölüm son söz değildi. Dünyadaki adaletsizlik kalıcı değildi. Bu mesajda ise hayatın anlamlı olduğuna ve sonunda adaletin gerçekleşeceğine dair bir umut sunuluyordu.

 

Kendisinin ölümünden sonra İsa'nın hareketi, takipçilerinin mesajına duydukları inanç, yoksul kitlelere sunduğu umut ve Paul'ün onu evrensel bir dile dönüştürmesi sayesinde hayatta kalıp büyümeyi başardı. 

İsa'nın ölümünden sonraki yıllarda sahneye çıkan asıl adı Saul olan diğer bir Yahudi Paul, onun en önemli takipçilerinden biri bile değildi.

 

Tarsuslu Paul

Bugünkü Türkiye sınırları içindeki Tarsus'ta doğan Paul başlangıçta İsa’nın fikirlerine karşıydı. Ancak yaşadığı dini dönüşümden sonra hareketin en etkili savunucularından biri haline geldi.

Paul'ün önemi yalnızca vaaz vermesinde değil, İsa'nın mesajını yeni bir yorum getirmesinde yatıyordu. Bu yorum, ilahi adaletin ve kurtuluşun yalnızca Yahudilere değil, imparatorluğun bütün halklarına açık olduğuydu. Anadolu'dan Yunanistan'a kadar cemaatler kurdu ve bugün Yeni Ahit'in önemli bölümünü oluşturan mektuplar yazdı. 


İsa'nın mesajı hareketin kıvılcımıydı. Paul ise o ateşi Roma imparatorluğunun dört bir yanına taşıyan kişi haline geldi. Ziyaret ettiği şehirlerin önemli bir bölümü bugün Türkiye sınırları içindedir. İsa'nın hayatı Filistin'de geçti, ama Hıristiyanlığın kurumsallaşmasının, yayılmasının ve ilk büyük teolojik tartışmalarının önemli kısmı Anadolu'da yaşandı.

 

Paul’un sayesinde birinci yüzyılın sonuna gelindiğinde imparatorluğun birçok büyük kentinde Hristiyan toplulukları ortaya çıkmıştı. Bu topluluklar başlangıçta evlerde toplanıyordu. Zamanla büyüdüler. Liderler seçtiler. Her şehirde cemaatleri yöneten kişiler ortaya çıktı. Sonraları "Piskopos" olarak adlandırılacak yapı böyle doğdu. Üçüncü yüzyıla gelindiğinde Roma, İskenderiye, Antakya ve Kudüs gibi merkezlerde büyük cemaatler ve güçlü piskoposluklar oluşmuştu.

 

Konstantin kiliseyi yaratmadı, onu hazır buldu. İmparator olduğunda ortada zaten üç yüz yıllık bir kurumlaşma süreci vardı.


İmparator Konstantin

Dördüncü yüzyılda Roma İmparatorluğu ağır bir krizden geçiyordu.

İç savaşlar birbirini izliyor, imparatorlar hızla değişiyor ve devlet eski gücünü kaybediyordu.

Üçüncü yüzyıl boyunca imparatorluk defalarca parçalanmanın eşiğine gelmişti. Zeki bir asker ve siyasetçi olan Konstantin rakiplerini birer birer saf dışı bırakarak imparatorluğun tek hâkimi oldu. Birçok tarihçi göre Konstantin'in önemi kazandığı savaşlardan çok, dağılmakta olan bir imparatorluğu yeniden bir araya getirmesindedir.

 

Hristiyanlık artık yok sayılabilecek bir hareket değildi. Ondan önceki İmparator Diocletian'ın başlattığı büyük zulüm bile onu ortadan kaldıramamıştı. İdamlar, sürgünler ve baskılar karşısında birçok Hristiyan inancından vazgeçmek yerine ölümü göze almıştı. Konstantin bu gerçeği gördü. 313 yılında yayımladığı Milano Fermanı ile Hristiyanlara ve diğer dinlere ibadet özgürlüğü tanıdı. Bu kararın sonucu olarak Roma İmparatorluğu ile Hristiyanlık arasındaki ilişki kökten değişti.

 

Bugün birçok kişi onu ilk Hristiyan imparator olarak hatırlar, ancak mesele bundan daha karmaşıktır. Samimi bir Hristiyan olup olmadığı hâlâ tartışılır.

Hayatının büyük bölümünde geleneksel Roma dünyasının sembollerini kullanan Konstantin sadece ölüm döşeğinde vaftiz edildi. Bir Hristiyan’dan beklenecek şekilde çok tanrılı aristokrasiyi tasfiye etmedi, Roma tapınaklarını hemen kapatmadı. Bastığı paralarda Roma'nın son dönemlerinde popüler hale gelen güneş tanrısı “Sol Invictus”un sembollerini kullanmaya devam etti.

 

Konstantin'in iç dünyasında bu eski dini semboller ile yeni Hristiyanlık uzun süre yan yana yaşadılar. Belki de Konstantin'in en büyük başarısı buydu. Gitgide büyüyen Hristiyan hareketini bastırmaya çalışmak yerine imparatorluğun geleceğinin bir parçası haline getirerek Roma İmparatorluğunu kuvvetlendirmek oldu. Bu karar yalnızca Roma tarihini değil, şekil verdiği Hristiyanlığı en yaygın din yapacak tohumların da atılması oldu.

 

Bugün kutlanan Noel'in tarihi bile bu sentezin izlerini taşır. İsa'nın hangi gün doğduğunu bilmiyoruz. İncil bu konuda bilgi vermez. Konstantin döneminde halkın alışık olduğu 25 Aralık’ta kutlanan Güneş Tanrısı bayramı İsa'nın doğumunu aynı günde kutlanmasına karar verildi. Tarihçiler bunun tesadüf olmadığı konusunda fikir birliğinde değiller.

 

Konstantin'in önündeki en önemli mesele yalnızca din değil, parçalanan imparatorluktu. İmparatorluğa yeni bir ivme vermek için 330 yılında eski Byzantion kentini yeniden inşa ederek başkenti Roma'dan buraya taşıdı. Kendi adını verdiği Konstantinopolis veya günümüz İstanbul’u, kısa sürede imparatorluğun yeni siyasi merkezi haline geldi.

 

İznik Konseyi

Hristiyanlık büyüdükçe kendi içinde de bölünüyordu. Özellikle İsa'nın doğası konusunda ciddi anlaşmazlıklar vardı. Hristiyanlığın neredeyse resmi din olmaya başladığı bu dönemde İmparator için bu yalnızca dini bir tartışma değil, bir iç istikrar sorunu haline gelmişti.

İskenderiye'de Arius adlı bir rahip, İsa'nın Tanrı ile aynı olmadığını, Tanrı tarafından yaratılmış üstün bir varlık olduğunu savunuyordu. Rakipleri ise bunun kabul edilemez olduğunu söylüyordu.

 

Tartışma kısa sürede bütün Doğu Akdeniz'e yayıldı; piskoposlar, cemaatler ve hatta sıradan insanlar taraf tutmaya başladı. Bunun üzerine Konstantin 325 yılında İmparatorluğun dört bir yanından yüzlerce piskoposu İznik'te davet ederek büyük bir toplantı düzenledi. Amaç İsa’nın kim veya ne olduğu gibi sorularda ortak bir inanç etrafında birlik sağlamaktı.

Günümüzde İznik Konseyi olarak bilinen bu toplantı, Hristiyanlığın gelişiminde dönüm noktalarından biri oldu. Eğer İznik'teki oylama farklı sonuçlansaydı, bugün bildiğimiz Hristiyanlık büyük ihtimalle çok farklı bir din olurdu.

İznik Konseyi'nin en önemli mirası, İsa'nın yalnızca bir peygamber veya üstün bir yaratılmış varlık değil, Tanrı'nın kendisiyle aynı doğaya sahip olduğunun resmen ilan edilmesiydi. Bugün, bu inanç dünyadaki Hristiyanların büyük çoğunluğu tarafından kabul edilmektedir.

Konstantin'in aradığı şey teolojik zafer değil, siyasi istikrardı. Ama ortaya çıkan kararlar Hristiyanlığı şekillendirdi.

 

Kraliçe Helena

Bu hikâyede çoğu zaman gözden kaçan bir kişi vardır: Konstantin'in annesi Helena.

Mütevazı kökenlerden gelen Helena'nın ne zaman ve nasıl Hristiyan olduğu tam olarak bilinmez. Ancak yaşlılık yıllarında son derece dindar olduğu bilinir.

Dördüncü yüzyılın başlarında, yaklaşık seksen yaşındayken, Kudüs'e bir hac yolculuğuna çıktı. Bu yolculuk yalnızca yaşlı bir kadının dini ziyareti değildi. Bugün bildiğimiz Hristiyan dünyasının kutsal coğrafyasını şekillendirecek bir seyahat oldu. Günümzde bile Kudüs'e gelen hacıları Helena'nın mirası karşılar.

 

İsa'nın mezarı olarak kabul edilen, çarmıha gerildiği Golgota tepesi ve Hristiyanlığın en kutsal mekânlarından bazılarının yerleri onun döneminde belirlenmiş ve kutsal kabul edilmiştir. Helena’nın İsa’nın çarmıha gerildiği tahta haçı bile bulduğu iddia edilir. Bugün Hristiyanlığın en kutsal mekânlarından biri kabul edilen Kutsal Kabir Kilisesi de bu ziyaretten hemen sonra inşa edilmişti.

 

Bethlehem ‘de ise İsa'nın doğduğu söylenen bir mağara Helena'dan önce de biliniyordu; Helena'nın katkısı yeni bir yer keşfetmekten çok, mevcut geleneği imparatorluk desteğiyle kalıcı hale getirmek oldu.


Helena'nın bu yerleri nasıl belirlediğini bilmiyoruz. Bazıları yerel Hristiyan geleneklerine dayandığını, bazıları ise ilahi işaretler veya rüyalarla yönlendirildiğini ileri sürer. Ancak ziyareti İsa’nın ölümünden yaklaşık üç yüzyıl sonra yaşadığı için, hangi anlatının gerçeğe daha yakın olduğunu bugün kesin olarak bilmemiz mümkün değildir. Helena kaybolmuş kutsal mekânları mı keşfetti? Yoksa yükselen Hristiyanlığın ihtiyaç duyduğu kutsal haritayı mı oluşturdu?

 

Kesin cevabı bilmiyoruz, fakat sonuç ortada: Bugün Kudüs'te ve Kutsal topraklarda ziyaret edilen kutsal yerlerin çoğu doğrudan ya da dolaylı olarak Helena'nın yolculuğuna dayanır. Hatta daha sonraki yüzyıllarda oluşacak hac geleneklerinin ve Via Dolorosa gibi kutsal güzergâhların ortaya çıkmasına da onun başlattığı süreç zemin hazırlamıştır.

Bir bakıma Helena, Hristiyanlığın kutsal tarihini yalnızca anlatmadı; ona bir coğrafi bir gerçeklilik de kazandırdı.

 

Hristiyanlığa şekil verenler

İki bin yıl sonra geriye baktığımızda ilginç bir tablo görüyoruz. Galileli bir vaizin etrafında başlayan küçük bir Yahudi hareketi, Paul'ün misyonu sayesinde imparatorluğun dört bir yanına yayıldı; Konstantin'in siyasi tercihleriyle korundu, İznik'te ortak bir doktrine kavuştu ve Helena'nın belirlediği kutsal coğrafyada somutlaştı.

 

İsa gerçekten Yahudiliğe bir reform mu getirmek istiyordu? Konstantin samimi bir Hristiyan mıydı yoksa önceliği imparatorluğun birliği miydi? Helena'nın işaret ettiği yerler gerçekten İsa'nın hayatındaki olayların yaşandığı mekânlar mıydı?

Bu soruların kesin cevaplarını bugün de bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz şey, iki bin yıl sonra milyarlarca insanın hayatını etkileyen bir inancın, İsa'nın mesajı, Paul'ün misyonu, Helena'nın kutsal coğrafyası, Konstantin'in siyasi tercihleri ve İznik'te şekillenen doktrinlerin birleşiminden doğmuş olduğudur. Bu hikâyedeki aktörlerden biri eksik olsaydı, bugün bildiğimiz Hristiyanlık muhtemelen bambaşka bir din olacaktı.

***

Dip not: İsa’nın yaşadığı zamanlardaki Mesih çılgınlığının muazzam bir parodisi olan 1970’lerde yapılan “Monty Python Life of Brian” filmini izlemediyseniz çok tavsiye ederim.


İsak DUENYAS

 


 

 

IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.


Bir önceki yazımı okudunuz mu?





 

Mi madre era una mujer muy pratika. Nada puediya detenerla. Kualker problem teniya, mi madre savia komo rezolverlo. Un egzemplo de esto afito kuando tenia ocho anyos. Kantava kon tres amigas judias en muestro barrio. Muestro grupo se yamava el Kuarteto Peewee. El dia del piknik uvo un konkurso de kantikas kon koros ke ivan a reprezentar las iglesias de New York. Este haber fue muy importante para mozotros.

 

Komo dingunos se aviya prezantado al konkurso, el alkalde mos invito a partisipar. No kijimos pedrer esta oportunidad. Akel Alhad, el Kuarteto Peewee, kuatro kreaturas judias estavamos en la shena. Kantimos dos kantikas i ganimos el primer premio. A kada uno mos izieron regalo una ermoza ora de braso. Estava tan emosionada ke koryi a kaza a darle el haber a mi madre. Kuando vine a kaza, mi madre estava enkolgando el lavado al balkon. Le dishe: «Mama, yo no kero ser judia». Me miro kon kalmo i me demando: «Deke no keres?». Le dishe: «Ay ocho anyos ke so judia i dingunos me izieron regalo nada. Reprezentimos la iglesia solo un dia i me dieron un regalo».

 

Le amostri la ora a mi madre. Miro la ora i disho: «En primero, ayudame a enkolgar el lavado i duspues te puedes azerte kristiana». En enkolgando el lavado, unas kuantas gotas de agua koryeron de mi braso i entraron aryento de mi ora. Mi ora se bozeo.  

 

Anyos despues, kuando penso a este dia, me akodro la ekspresion kalma en la kara de mi madre. Akel dia, kon la lojika de una kreatura, aviya pensado ke una ora era el mijor regalo. Esta ora mueva i briyante no estava sonando mas. Unos kuantos minutos antes, estava briyando komo una medalya, ma agora era solo un pedaso de metal oksidado i sin vida. Kon lagrimas en los ojos le dishe «Mama, mi ora se bozeo». Mi madre se aserko. Egzamino kon atansion la ora en mi braso. Me miro i me avlo kon tono kalmo: «Mira, ija. Posedar una koza empesa kon saver komo protejarla. Ganates un regalo porke reprezentates la iglesia, ma solo lo ganates 'por un dia'.

 

Las kozas ke vas a yevar el resto de tu vida, te las dan kada dia, a kada momento». Sus palavras no me importaron muncho en akel momento. Solo estava triste por mi ora. Mi madre kontinuo «Ser judia es diferente de ir a la iglesia. Los judios mos ambezamos una koza mueva kada dia, kada momento. El mijor regalo ke resivimos no es una ora de braso, ma esta famiya en la kuala estamos biviendo. Es la istoria, las tradisiones, lo ke mos aze ken somos. Es lo ke nunka se bozea, es lo ke siempre va estar kon mozotros».

 

Duspues de las palavras de mi madre, empesi a sentirme "judia" de muevo. Mi problem no era solo una ora; era mi identidad. Al dia sigiente, kantimos kantikas en muestro barrio otra vez komo el Kuarteto Peewee. No teniamos oras en los brasos, ma teniamos una atadura mas fuerte ke un dia antes.


Porke no eramos solo kuatro kreaturas judias kantando kantikas. Eramos kuatro amigas deskuvriendo muestras propias identidades, kresiendo kon las palavras de mi madre i entendiendo ke inutil puede ser una ora de braso. Mas nunka dishe: "No kero ser judia". Porke mi madre me aviya ensenyado ke ser judia valia mas muncho ke una ora de braso.

Kaynak: George Burns


Dora NİYEGO

 

 

Es ke meldatesh la eskrita de una semana antes?

 











Featured Posts
Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Whatsapp
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page