
Takvimde sıradan bir gün gibi duran bu tarih, benim için yıllardır kalbimde sessizce açılan bir kapıdır. O kapının ardında babam vardır; sıcak gülümsemesi, şefkatli bakışları, güven veren sesi ve hiç solmayan sevgisi…

Babamı 2003 yılında kaybettim. O zaman kırk yedi yaşındaydım. İnsan kaç yaşında olursa olsun, anne ve babasının varlığına ihtiyaç duyuyor. Saçlarına aklar düşmüş, kendi çocuklarını büyütmüş olsan bile, bir köşede seni koşulsuz seven bir babanın var olduğunu bilmek insana tarifsiz bir güven veriyor. Babamın ölümünden sonra bunu daha derinden anladım. Çünkü onun gidişiyle birlikte hayatımdan yalnızca bir baba değil, en iyi dostum da ayrılmıştı.
Babam benim sığınağımdı. Sevinçlerimi de hüzünlerimi de ilk onunla paylaşmak isterdim. Bana akıl verirken asla yargılamaz, eleştirmez, sadece dinlerdi. Onun yanında kendimi her zaman anlaşılmış hissederdim. İnsan ömründe böyle bir dostluğu çok az bulur.
Babam ağır hastalık dönemlerinde bile yüzündeki gülümsemeyi kaybetmedi. Acılarının ne kadar büyük olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Buna rağmen çevresindeki insanlara umut ve huzur vermeye devam ederdi. Hastalık onu sertleştirmedi, aksine daha da yumuşattı. Tatlı dili, sabrı ve nezaketi son nefesine kadar sürdü.
O, gülmeyi çok seven bir insandı. Evimizde kahkaha eksik olmazdı. Özellikle komedi filmleri seyrederken ikimiz gülmekten yerlere yatardık. Bazen gözlerimizden yaşlar gelirdi. Şimdi o anları düşündüğümde, aslında ne kadar büyük bir zenginliğe sahip olduğumuzu anlıyorum. Hayatın bütün yükleri arasında birlikte kahkaha atabilmek, bir baba ile kız arasında kurulabilecek en güzel dostluklardan biriydi.
Babamla aramızdaki ilişki her zaman sevgi ve saygı üzerine kuruluydu. Ona karşı saygının sınırını asla aşmadım. Fakat o da hiçbir zaman gereksiz otorite kuran, sevgiyi korkunun arkasına saklayan bir baba olmadı. Saygıyı, sevgisiyle kazanmıştı. Onun yanında kendiliğinden ölçülü olur, onu incitmekten çekinirdim.
Babam çok çalışkan ve şerefli bir insandı. Hayatı boyunca dürüstlükten ayrılmadı. İnsanların arkasından konuşmaz, kimsenin hakkını yemezdi. Belki büyük servetler edinmedi, ama çok daha değerli bir miras bıraktı: onur, dürüstlük ve iyi insan olmanın örneği…
Onu tanıyan herkes bugün hâlâ ondan övgüyle söz eder. Aradan geçen bunca yıla rağmen insanlar onun adını saygıyla anarlar. Bu benim için büyük bir teselli ve aynı zamanda büyük bir gurur kaynağıdır. Çünkü bir insanın gerçek zenginliği, arkasında bıraktığı güzel hatıralardır.
Babam yüce gönüllüydü. Çok varlıklı bir insan değildi. Fakat bütün imkânlarını çocukları için seferber etti. Ablamın ve benim iyi bir eğitim almamız için elinden gelenin fazlasını yaptı. Belki bazı isteklerinden vazgeçti, belki kendisi için almak istediği birçok şeyi erteledi. Ama kızlarının geleceği söz konusu olduğunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmadı.
Şimdi geriye dönüp baktığımda, onun bize verdiği en büyük armağanın eğitimden de öte bir şey olduğunu görüyorum. Bize insan olmayı öğretti. Başkalarına saygı göstermeyi, merhameti, çalışkanlığı ve dürüstlüğü öğretti. İnsanların kalbinde yer edinmenin para ile değil, karakterle mümkün olduğunu yaşayarak gösterdi.
Oğullarım da dedelerini çok severlerdi. Onun yanına sadece bayramlarda veya özel günlerde değil, sıradan bir öğleden sonra bile giderlerdi. Gündüz saatlerinde birlikte kahve içer, uzun sohbetler ederlerdi. Dedelerinin anlattığı hikâyeleri dinlemekten büyük mutluluk duyarlardı.
Bir insanın torunlarıyla dost olabilmesi büyük bir nimettir. Babam bunu başarmıştı. Oğullarım için yalnızca bir dede değil, aynı zamanda bilge ve sevecen bir arkadaştı. Bugün bile ondan sevgiyle söz etmeleri, onun ne kadar özel bir insan olduğunu gösteriyor.
Babam öldüğünde seksen yedi yaşındaydı. Uzun bir ömür yaşamıştı. Fakat insan, sevdiği kişinin yaşını düşünmüyor; sadece onun eksikliğini hissediyor.
Hayatımın en unutulmaz anlarından biri, onun hastanede sonsuzluğa uğurlandığı o gündür. Yoğun bakıma götürülüyordu. O anın bir veda olduğunu ikimiz de belki hissediyorduk. Bana baktı. Yüzünde yine o tanıdık gülümseme vardı. Sonra elini uzatıp yanağımı sıktı.
Ve bana şöyle dedi:
“Sen çok iyi bir çocuksun. Çok tatlı ve iyi bir evlatsın.”
Bu sözler, hayatım boyunca aldığım en değerli armağandır.
İnsan bazen yıllarca takdir bekler, sevgisinin fark edilmesini ister. Ben ise babamın ağzından bu cümleleri duydum. Onun son sözlerinden biri, bana duyduğu sevgi ve gururdu. Bu yüzden ne zaman kendimi yalnız hissetsem ne zaman yaşın ve hayatın yorgunluğu omuzlarıma çökse, o sözleri hatırlarım.
Bugün Babalar Günü.
Babamın güzel yüzü, sıcak elleri, kahkahası ve bana bakan sevgi dolu gözleri hâlâ ruhumun içinde yaşıyor. Ölüm bazı şeyleri sona erdirir, ama sevgiyi asla öldüremez. İnsan sevdiği kişileri kalbinde taşımaya devam eder.
Ben çok şanslı bir kızdım.
Beni seven, bana güven veren, iyi bir insan olmayı öğreten, son nefesine kadar gülümseyebilen bir babaya sahip oldum.
Onun kızı olmakla bugün hâlâ gurur duyuyorum.
Babacığım, aramızdan ayrılalı uzun yıllar oldu. Ama senin sesin, öğütlerin ve sevgilerin benimle yaşamaya devam ediyor. Senin bana bıraktığın miras ne evler ne de paralar oldu; bana bıraktığın en büyük miras, sevgin ve güzel kalbindir.
Bugün gökyüzüne baktığımda seni düşünüyorum. Belki bir yerlerde yine gülümsüyorsun. Belki yine insanlara iyilik dağıtıyorsun.
Ve ben, hâlâ senin küçük kızın olarak, içimde sonsuz bir teşekkür ve minnettarlıkla sana sesleniyorum:
İyi ki benim babam oldun.İyi ki bu dünyadan geçtin.Ve iyi ki bana, ömrüm boyunca taşıyacağım kadar büyük bir sevgi bıraktın.
Babalar Günün kutlu olsun canım babam. Seni özlemle, gururla ve sonsuz bir sevgiyle anıyorum. Sen benim kalbimde hiç ölmeyeceksin.
Sevgiyle kalın.
SARA YANAROCAK
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?

İzleyicinin hareketleriyle değişen eserleriyle tanınan ressam ve heykeltıraş, kinetik sanatın şekillenmesine katkıda bulundu ve Tel Aviv'in ünlü 'Ateş ve Su' çeşmesi de dahil olmak üzere önemli eserler yarattı.
İsraelli ressam ve heykeltıraş, İsrael Ödülü sahibi ve kinetik sanatın öncülerinden Yaacov Agam, 98 yaşında hayatını kaybetti.
Cenaze töreni pazartesi günü saat 17:00'de Rehovot'taki askeri mezarlıkta yapılacak. Daha önce, saat 14:00'te, doğduğu ve daha sonra yaşadığı Rishon Lezion'daki Yaacov Agam Müzesi meydanında naaşı saygı duruşuna sunulacak.
Agam, 1928 yılında Rishon Lezion'da dindar bir ailede Yaacov Gibstein olarak dünyaya geldi. 18 yaşında Kudüs'teki Bezalel Sanat ve Tasarım Akademisi'nde eğitim görmek üzere ayrıldı.
Eğitimini tamamladıktan sonra Avrupa'ya seyahat etti ve İsviçre, İtalya ve Fransa'da eğitim aldı.
Bu yıllarda aşırı yoksulluk içinde yaşadı ve eserleri için gerekli hammaddeleri pazar yerlerindeki çöp kutularından topladı.
Parisli bir sanatçıyla tesadüfen karşılaşması, ilk sergisi olan “Yaacov Agam – Hareket Halindeki Sanat”a yol açtı. Olumlu eleştiriler, hareket temalı çalışmalar yapan diğer sanatçıların da yer aldığı bir sonraki sergi olan “Le Mouvement” veya “Hareket”in açılmasına vesile oldu. Bu sergi, kinetik sanatın doğuşunda bir dönüm noktası olarak hatırlanmaktadır.
1950'lerden itibaren Agam'ın eserleri dünyanın önde gelen müzelerinde ve sergilerinde sergilendi. Eserleri, New York'taki Modern Sanat Müzesi ve Guggenheim Müzesi ile Paris'teki Pompidou Merkezi'nin koleksiyonlarında yer almaktadır; Pompidou Merkezi, başyapıt koleksiyonunun bir parçası olarak "Agam Salonu" olarak da bilinen "Kinetik Salon"unu sergilemektedir. Pompidou'ya ulaşmadan önce, eser Fransa'daki Élysée Sarayı'nı süslemiştir.
Eserleri, Washington'daki Beyaz Saray'dan New York, Miami, Buenos Aires, Tokyo, Paris ve Taipei'deki önemli mekanlara kadar dünyanın dört bir yanındaki kamusal alanlarda da yer almaktadır. Her Hanuka bayramında Manhattan'da, Agam tarafından tasarlanan ve Maimonides'in bir çiziminden esinlenilen, 11 metre (36 fit) yüksekliğindeki, dünyanın en büyük menora'sı olarak tanıtılan bir yapı sergilenir.
İsrael'de en bilinen eserleri arasında Tel Aviv'deki Dizengoff Meydanı'ndaki "Ateş ve Su" çeşmesi, Kudüs'teki Uluslararası Kongre Merkezi'ndeki "Yakub'un Merdiveni", Batı Duvarı meydanındaki Yizkor anıtı, Cumhurbaşkanlığı Konutu'ndaki "Yüz Kapı" ve Tel Aviv Sanat Müzesi'ndeki "Zamanın Ritmi" yer almaktadır. Ayrıca Tel Aviv'deki Dan Oteli'nin renkli sahil cephesini ve şehrin Brender Bahçesi'ndeki "Menora-Kökler" heykelini de tasarlamıştır.
Onunla en çok özdeşleşen eser, 1986'da yerleştirilen "Ateş ve Su" çeşmesidir. Çeşme, Dizengoff Meydanı'ndaki yenileme çalışmaları sırasında kamuoyunda bir tartışmanın odağı haline geldi; Agam, çeşmenin yerinin değiştirilmesine karşı çıktı ve çevresinin değiştirilmesinin sanatsal anlamına zarar vereceğini savundu.


Geçtiğimiz günlerde izlediğim bir dizide çok etkilendiğim bir cümle duydum. “Elinde ekşi bir limon var ise limonata yapmayı dene.” Yıllar evvel bu cümlenin bir başka versiyonunu duyduğumda hayatımın dönüm noktalarından birinde idim. “Önünde sevmediğin bir yemek var ise ve bunu yemek zorunda isen üzerine güzel bir sos dök” Ve hemen ardından aborjinleri anlatan “Bir çift Yürek” adlı kitabın soslar ile ilgili bölümünü anımsadım.
Marlo Morgan kitabında yemeğe eklenen sosların gerçek tadı yok ettiğini anlatır. Güzel pişmiş bir ete neden hardal veya ketchup atıldığını sorgular. Aslında soru yemeğe atılan soslar değil hayata eklenenlerdir. Aborjinlere göre soslar medeniyetin getirdiği gereksiz süsler yapay lezzetleri oluşturmaktadır.
Yapay olan ise fazlalıktır. Fazla süs, fazla malzeme kadar fazla kelime de hayatın tadını örter. Kendimizi ifade etmek için kullandığımız her ekstra kelime de tıpkı sosun yarattığı etkiyi yaratacak yapaylık ve samimiyetten ve sadelikten uzaklaşmamıza yol açacaktır.
Öte yandan elimizde ekşimiş bir limon var ise limonata yapmayı denemek hayatın ta içinden gelen bir düşüncedir. Ekşi limona dozunda şeker ve su katmak onu keyifli bir şeye dönüştürmek aslında ekşi limonu çöpe atmaktan çok daha fazlasıdır. Çaba göstermek, dozajı bilmek, fazladan eklenen herhangi bir şeyin uyum sağlayıp sağlamadığını düşünmek zor yoldur. Limonataya nane ekleyenler bu tada ulaşmak için kim bilir kaç deneme yapmıştır.
Olumsuzu olumluya çevirmek, zorluklardan ders çıkararak doğruya ulaşmak, elindekini küçümsemeden yeni bir şeyler üretmek hayatın içinden tatlar… Hayat her zaman en iyisini vermiyor bazen ekşi bir limon bazen de istemediğin bir ilişki. Ayağına geleni değerlendirmenin yolu kabullenmek ise taçlandırmak senin elinde. Razı ol demiyorum çabala, dönüştür, yücelt, zamana uyarla diyorum. Uyum sağlamak seçemediğimiz şeyleri rafa kaldırmak yerine kendimize uygun hale getirmektir. Hayatın dayattıklarına dokunuş eklemektir.
Kısaca hayatımıza gelen ve eklenenler her zaman istediğimiz gibi olmayabilir. Ama elimizdeki koşulları dönüştürmek yaşamı yaşanır kılmak mümkün. Zor olsa da çaba gerektirse de fedakârlık istese de mümkün…Kolay gelsin…
Not: Yaz aylarında mahallede limonata satmak torunlarımın en sevdiği aktivite. Onlar bu fırsatı her sene veririm. Limonata maliyetini çıkartırız, beraberce alışverişini yapar limonları sıkar, şekeri ekler tadarız. Büyükanne torun çıkarız mahalleye satarız limonatalarımızı. Çocukların gözündeki pırıltıyı görmeniz lazım.
Henüz ellerine ekşi limon gelmediği için mutlular… Ama en azından limonata yapmayı öğrendiler.
Feride PETİLON
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?




















