top of page


B.H.

“(Eğer bu kız) ….. Bir adamla evlenmişse ve kocası (yeminini) duymuş ve ona sessiz kalmışsa, yemini geçerli olacaktır. Ama duyduğu günde onu engellerse ve vaadini feshederse……”  (Bamidbar 30:7-9)

 

Tora bir erkeğe, eşinin yeminini iptal edebilme izni veriyor da tam tersi olamıyor. NEDEN?

 

YEMİNLER!..........

 

Erkekler ve kadınlar arasında neden bir tutarsızlık var? Neden birdenbire Bamidbar Kitabı'nın sonunda yeminlerden bahsediliyor?

 

 

Yahudi geleneği yeminlerin büyük bir hayranı değildir. Tevrat gerçekten yemin etmekten yana değilse, neden peraşamızda göründüğünü anlayalım. 

 

Yemin yasalarının hemen ardından Tevrat geçen haftaki bölümün anlatısına geri döner. Moşe, İsraillilere Midyan'a karşı savaşa girmelerini ve genç İsrailli erkeklerin yolsuzluklarının intikamını almalarını söyler ve bu da yirmi dört bin kişinin ölümüne yol açan bir vebaya neden olur.

 

 

Geri döndüklerinde, ordu komutanları Moşe'ye "tek bir adam bile kaybetmedik" derler. Talmud daha önceki ahlaki başarısızlıklarına rağmen, bu defa hiçbir adamın uygunsuz cinsel arzularına kurban gitmediği anlamına geldiğini açıklar. [Şabat 64a],

 

Erkeklerin savaş durumlarında uygunsuz davrandıklarını biliyoruz. Midian'da her bir askerin etik ve ruhsal bütünlüğünü koruyacağından nasıl emin olabilirler?  Yemin ettirerek…

 

Bu mantıklı mı? Elbette hayır. Yine de günahtan kaçınmak için bazı durumlarda erkeklerin bir yeminin siyah-beyaz formalitesine ihtiyaçları vardır.

 

İşte bu yüzden Tevrat, kadınların yemin etmesi konusunda temkinlidir. Kadim Bilgelerimiz bize kadınların 'Bina Yeseira'ya sahip olduğunu söyler. Yani hayatın birçok alanında kendini gösteren ruhla daha derin bir bağ.

 

 

Öncelikle, kadınların doğuştan gelen maneviyatı, erkekler gibi günaha yenik düşme olasılıklarının daha düşük olduğu anlamına gelir. İşte bu yüzden erkekler kipa takmak zorundadır, kadınlar ise takmaz.

 

Erkeklerin Tanrı'nın onların üstünde olduğunu ve her hareketlerini izlediğini sürekli olarak hatırlatmaya (bir yemin gibi) ihtiyaçları vardır.

 

Kadınların ikinci yönü, sahip olduğu altıncı histir. Dünyayı renkli görme yetenekleri. Her şeyin siyah ve beyaz olmadığı bilgisi. Kadınların herhangi bir tartışmaya getirdiği benzersiz katkı budur.

 

 

Dünya siyah ve beyaz değildir. Kadınlar sohbetin bir parçası olduğunda, duruma renk, doku ve daha eksiksiz bir anlayış katabilirler.

 

Herhangi zeki bir adam bunu bilir ve takdir eder. Bu yüzden evindeki bir kadın aniden her şeyi siyah beyaz görmeye yemin ettiğinde, neden endişelendiğini tahmin edebilirsiniz. Aile içindeki herhangi bir tartışmaya getirdiği vazgeçilmez katkı şimdi tehdit ediliyor demektir.

 

 

Liderlik pozisyonundaki bir adamın masada kadınların olmasının önemini kabul etmesinin nedeni budur. Bu, olumlu eylemle ilgili değildir. Masada mümkün olan en iyi seslere sahip olmakla ilgilidir.

 

Herhangi bir durumu açık ve eksiksiz bir şekilde anlamak istiyorsanız, tartışmaya kadınların da katılması hayati önem taşır. Bet-Din sorunlarından bahsetmiyoruz çünkü bunlar siyah ve beyazdır. Ancak toplumsal karar alma süreçlerinden bahsediyoruz.

 

 

Psikolojinin en önemli dallarından biri olan “Psikanaliz” biliminin kurucusu olan Yahudi nörolog Sigismund Schlomo FREUD da acaba bir erkek olduğu için mi, otuz yıl kadın ruhunu araştırmasına karşın yanıtlayamadığı en büyük sorusunu sorma ihtiyacı hissetti.  Bir kadın ne ister?

 

Sevgilerimle  -

 

Moşe PASENSYA

 

Moşe PASENSYA

 

Geçen haftanın peraşasını okudunuz mu?









 

1970 yılında dünyanın nüfusu sadece 3 milyardı. Ünlü biyolog Paul Ehrlich’in 1968 yılında yayınladığı “The Population Bomb” adlı kitabında aşırı nüfus nedeniyle çevresel felaketlerin yaşanacağı, açlık sonucu kitlesel ölümlerin olacağını öngörüyordu. Bu genel kanaat idi ve pek çok kişi de bu öngörüleri paylaşıyordu.

 

O yıllarda kadınlar ortalama beş çocuk doğuruyorlardı. Batı’da “Çiçek Çocukları(Flower Children) savaş karşıtı akımın “Savaşma, seviş” felsefesi ailevi sınırlamaları zorlarken doğurganlık yüzdesi de artıyordu.

Peki ne oldu da kıyamet kopmadı, çark tersine döndü? Açlık olmadı çünkü modern tarım teknikleri sayesinde gıda üretimi arttı. Enerji, ulaşım ve üretimde büyük ilerlemeler yaşandı. Zenginleşen ülkelerde çocuk sayısı azaldı.

 

Bugün dünyada 8 milyardan fazla insan yaşamakta ve doğurganlık oranı elli yılda yüzde beşten yüzde 2,2’ye düştü. Şu anda pek çok ülkenin kâbusu “çok fazla insan” değil, “çok az çocuk”. 2,1 oranı kritik oran ve nüfusun kendini yenileyebilmesi için bu oranın altına düşmemesi gerekiyor…

Bu oran Avrupa’da 1,2-1,7 arası, ABD’de 1,59, Japonya’da 1,4, Güney Kore’de 0,8.Türkiye’de oldukça şaşırtıcı;1,42. İsrael gelişmiş ülkeler arasında istisna; yaklaşık 2,8.

 

Oranın 2,1’lik kritik yüzdenin altında seyreden ülkelerde bu defa felaket çanları farklı yönlerden çalıyor. Örneğin Çin'de hükümet, 1980'lerden itibaren uygulanan "tek çocuk" politikasını terk ederek ailelerin 3 çocuk sahibi olmasına izin veren yasa değişikliğini kabul etti. Ancak çok geç kalındı, çünkü nüfusun büyük bir bölümü şu anda 60 yaşın üstünde. Çin’de doğurganlık oranı sadece “bir” ve 2100 yılında ülke nüfusunun yüzde kırkını kaybedeceği öngörülüyor.

 

Peki dünyadaki bu şaşırtıcı demografik değişimin nedenleri neler?

1-    Kadınların eğitimi ve iş hayatına katılması, Kadınlar daha geç evleniyor ve daha az çocuk sahibi oluyor.

2-    Şehirleşme. Köyde çocuk ekonomik katkı sağlayabilirken şehirde çocuk yetiştirmek pahalı.

3-    Doğum kontrol yöntemleri. İnsanlar çocuk sayısını daha kolay planlayabiliyor.

4-    Yaşam maliyetleri. Konut, eğitim ve sağlık giderleri arttı.

5-    Kültürel değişim. Kariyer, bireysel yaşam ve seyahat gibi tercihler daha ön plana çıktı.

 

1970’li yıllarda yirmili yaşlarda evlenmek olağanken günümüzde gençler 5-6 yıl evlenmeden birlikte yaşamayı yeğliyorlar. Kırk yaşında ilk doğumunu yapan kadınların sayısı oldukça çok.

Yukarıda sıraladığımız nedenlere dijital bağımlılık ve Tik Tok’u da ekleyebiliriz. Gençler daha az flört ediyor, ilk romantik ilişkilerini çok daha geç yaşıyor, daha fazla zamanını ekran başında geçirdiğinden daha az yüz yüze sosyalleşip ilişkilere geçebiliyorlar. Gerçek ilişkiler yerine sanal etkileşim öncelik kazanabiliyor. Hatta bu nedenle de gençlerin partner seçiminde beklentileri yükselebiliyor.

 

Doğurganlığın hızla düşmesi sonucunda 21. yüzyılın sonlarına doğru dünya nüfusunun durağanlaşması veya hafifçe azalması bekleniyor. Birleşmiş Milletlerin ileriye yönelik verilerine göre dünya nüfusu yaklaşık 2080'lerde 10 milyar civarında zirveye ulaşacak ve ardından yavaşlayarak düşmeye başlayacak.

Özetle, 70’li yılların “nüfus bombası” yerini “nüfus çöküşü” ne bırakıyor. Peki bunun nesi felaket diyebilirsiniz. Nüfusun yaşlanıyor olması, çalışan sayısının azalması emeklilik sistemlerini zorlarken ekonomik büyümeyi de yavaşlatıyor.

 

Dünyanın büyük bölümünde doğurganlık hızla düşerken, İsrael hâlâ 2,8 gibi bir yüzde ile nüfusunu doğal yolla yenileyebilen tek OECD ülkesi. 2025 yılında doğan çocuk sayısı 182.000 idi.

Haredi, seküler, Arap gibi kesimler arasındaki farklılıklara değinmeyeceğim. Bu ayrı bir yazı konusu olabilir. Ancak demografik açıdan Yahudi doğurganlığının Arap doğurganlığını yakalamış ve geçmiş durumda olduğunu belirtelim. Yahudilerde bu oran 3,06 iken Müslüman annelerde 2,75.

 

İsrael’de doğum oranının gelişmiş ülkelere göre bu denli yüksek olmasının en önemli nedenlerinden biri savaşa rağmen iyimserlik algısının ve geleceğe güvenin yüksek olmasıdır. 7 Ekim sonrasında toplumsal dayanışma ve hayata tutunma duygusu çocuk sahibi olmayı bilinçli olarak öne çekerken, uzun süreli yedek askeri hizmetten (miluim) sonra eve dönüşler de aile kurmayı ve genişlemeyi tetikledi.  

İster "Baby boom" veya Tanah’ta geçen “çoğalın ve verimli olun” emri olsun İsrael, gelişmiş ülkeler arasında sıra dışı bir örnek…

וַיְבָרֶךְ אֹתָם אֱלֹהִים וַיֹּאמֶר לָהֶם אֱלֹהִים פְּרוּ וּרְבוּ וּמִלְאוּ אֶת־הָאָרֶץ”..

Av. Yakup BAROKAS



IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.


Bir önceki yazımı okudunuz mu?






 




Dört Harita ve Bir Büyük Yalan

İsrael-Filistin çatışması hakkında sosyal medyada en sık paylaşılan görsellerden biri, "Filistin'in Kaybı" başlığıyla bilinen dört haritadır. İlk haritada neredeyse tüm Filistin yeşil renkle gösterilir. İkinci haritada Birleşmiş Milletler’ in 1947 Bölünme Planı yer alır. Üçüncü harita 1949 ateşkes hatlarını, dördüncü harita ise günümüzde Batı Şeria ve Gazze'deki Filistin bölgelerini gösterir.


Bu dört harita yan yana konulduğunda okuyana basit bir hikâye anlatılır: “Bir zamanlar neredeyse bütün toprak Filistinlilere aitti. Birleşmiş Milletler bunun büyük kısmını Yahudilere verdi; ardından İsrael savaşlarla daha da genişledi ve bugün Filistinlilere yalnızca küçük parçalar kaldı”.

 

Bu anlatının temel aldatması, dört haritanın aynı şeyi gösterdiğini ima etmesidir. Fakat her biri tamamen farklı bir kavramı ifade eder.

İlk harita, beyaz alanlarla Yahudilerin özel arazi mülkiyetini gösterirken, geriye kalan yeşil alanın Filistinlilere ait olduğu algısını okuyanın zihnine yerleştirir. İşlem tamam, gerisi çorap söküğü gibi gelir.

 

Bu bir aldatmadır, çünkü yeşil alanın çok ufak bir kısmı Filistinlilerin özel mülkiyetidir. Yeşil alan İngiltere mandası altındaki Filistin’de Yahudi mülkiyeti olmayan alanlardır. Bu alanın neleri kapsadığını inceleyeceğiz.

 

İkinci harita Birleşmiş Milletlerin önerdiği egemenlik paylaşım planını gösterir. Üçüncü harita 1948 Arap-İsrail Savaşı sonunda oluşan fiilî ateşkes hatlarını yansıtır. Dördüncü harita ise Oslo sürecinden sonra ortaya çıkan idarî ve güvenlik düzenlemelerini göstermektedir.

 

Başka bir ifadeyle, 1947’den bugüne olan gelişmeleri anlatmak için dört farklı kavram yan yana getirilmektedir: Özel mülkiyet, devlet egemenliği, savaşın sonucu ve idari kontrol. Bunları birbirinin devamıymış gibi sunan çok başarılı bu propaganda pek çok insanı “bütün topraklar Filistin’di, Yahudiler onları aldı” yalanına inandırdı.

 

Bu makalenin amacı, bu haritaların siyasi yorumunu tartışmak değil. Daha temel bir soruyu cevaplıyor:

1947'de ne paylaşıldı?

Bu paylaşım adil miydi? Birleşmiş Milletler Araplarla Yahudiler arasında tam olarak neyi bölüştürdü? Özel mülkiyeti mi yoksa Osmanlı'dan İngiliz Mandasına devredilmiş kamu arazilerini mi? Yahudilere tahsis edilen ve sıkça tekrarlanan "Filistin’in %56’sı" rakamının ne kadarı gerçekten özel mülkiyetten oluşuyordu? Ne kadarı yaşanabilir, tarıma elverişli veya yoğun nüfuslu bölgelerdi?

 

Bu sorular cevaplanmadan 1947 Bölünme Planı'nın adil veya adaletsiz olduğu konusunda sağlıklı bir değerlendirme yapılamaz.

1947'de tartışılan yalnızca toprak değildi; toprağın hangi devletin egemenliği altında kalacağıydı. Bölünme Planı uygulanmış olsaydı, her iki devlette de karşı tarafa ait özel mülkiyet varlığını zarar görmeden sürdürecekti. Çünkü BM toprağın sahibini değil, egemenliği düzenliyordu.

 

Topraklar Kimindi?

En sık duyulan iddialardan biri şudur: "Yahudiler toprağın yalnızca yüzde 6-7'sine sahipti; buna rağmen ülkenin yüzde 56'sı kendilerine verildi." Bu cümledeki rakamlar aynı yukarıdaki haritalar gibi aldatıcıdır çünkü iki farklı kavramı birbirine karıştırır: özel arazi mülkiyeti ve devlet egemenliği.

 

Osmanlı İmparatorluğu'nda Filistin topraklarının yaklaşık üçte biri şahıslara ait özel mülktü. Geri kalan üçte ikilik arazilerin bir kısmı miri, yani devlet mülkiyetindeydi. Köylüler bu toprakları ekip biçebiliyordu ancak bu toprakların sahibi devletti. 1947 ye geldiğimizde toprakların %27 si Arapların, %6- %9 arası Yahudilerin özel mülkleri (mülk), kalan %64- 67 si ise Osmanlı devlet arazileri: Vakıf ve işlenmeyen “mevat” arazileri olan topraklardı.

 

Osmanlı'nın Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmasının ardından eski Osmanlı devlet arazileri İngiliz Mandası yönetimine geçti. Dolayısıyla 1947'ye gelindiğinde Filistin'deki toprakların üçte ikisi ne Arapların ne de Yahudilerin özel mülkiyetindeydi. Sosyal medyada sıkça paylaşılan haritaların çoğu bu üçüncü ve en büyük kategoriyi ya hiç göstermez ya da dolaylı biçimde "Arap toprağı" olarak sunar. Birleşmiş Milletlerin bölünme planı ise, bu üç kategorinin tamamını kapsayan bir egemenlik düzenlemesi oluşturur.

 

Yahudilerin sahip oldukları topraklar

Birinci yazıda anlatılan  Filistin’deki Modern Yahudi yerleşimi, 1882'de başlayan Birinci Aliya  (göç) ile hız kazandı. Kurulan yerleşimlerin önemli bir kısmı, Avrupa'daki Yahudi yardım kuruluşları ve Baron Edmond de Rothschild’ın mali desteğiyle satın alınan araziler üzerinde inşa edildi.

 

Sultan Abdülhamid’in, Siyonizm’in kurucusu Theodor Herzl'in 1896 da Filistin'de toprak satın alma talebine “Ben bir karış dahi olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil, milletime aittir” demesiyle Yahudilerin arazi edinmelerini yasakladığı sanılır. Halbuki Abdülhamit’in reddettiği Herzl'in bireysel arazi satın almak talebi değil, devletin borçlarının temizlenmesi karşılığında Filistin’de Osmanlı egemenliği altında siyasi güvencelere sahip bir Yahudi yerleşim projesi talebiydi. Aynı Abdülhamit 1901 de Herzl’e “Dünyada zulüm gören Yahudilerin Osmanlı topraklarına sığınmasını memnuniyetle kabul edeceğini” söylemişti.

 

Çeşitli kısıtlamalara rağmen arazi alımları durmadı. Rothschild’ın finanse ettiği birçok tarım kolonisi de Abdülhamit ve sonrası dönemlerde kuruldu veya genişledi.

Bu satın almaların önemli bir bölümü, toprağı bizzat işlemeyen ve Filistin’de ikamet etmeyen büyük arazi sahiplerinden gerçekleşti.

 

Alternatif dört harita

“1947 Bölünme Planında Birleşmiş Milletler Filistin Manda topraklarının %44 ünü nüfusun yaklaşık üçte ikisini teşkil eden Araplara ve %56’sını nüfusun üçte birini teşkil eden Yahudilere tahsis etti.”

 

Bu tek cümle hemen “ama olmaz ki bu doğru değil” dedirtiyor.

Birleşmiş Milletler bu sınırları New York'ta masa başında çizmedi. 1947'de farklı ülkelerden temsilcilerden oluşturulan UNSCOP (United Nations Special Committee on Palestine), aylar boyunca Filistin'i dolaştı, yerleşimleri ziyaret etti, yüzlerce tanık dinledi ve Birleşmiş Milletlere ayrıntılı bir rapor sundu. Bölünme Planı büyük ölçüde bu raporun tavsiyelerine dayanıyordu.

 

UNSCOP sınırları belirlerken sadece nüfus oranlarına bakmadı. Özel mülkiyetin yanı sıra kamu arazilerini, mevcut Yahudi ve Arap yerleşimlerini, ekonomik sürdürülebilirliği, limanlara erişimi, ulaşım ağlarını ve gelecekte beklenen kitlesel Yahudi göçünü de değerlendirdi.

 

BM "Kime ne kadar toprak verelim?" sorusuna değil, "Bu topraklarda ekonomik olarak sürdürülebilecek iki devlet nasıl oluşturulabilir?" sorusuna bir cevap arıyordu.


İlk harita, Filistin'deki özel arazi mülkiyetini göstermektedir. Mavi ile gösterilen Yahudi mülkiyeti büyük ölçüde kıyı ovasında, Galile’nin bazı bölgelerinde ve satın alınan tarım kolonileri çevresinde yoğunlaşmıştır. Toprakların büyük bölümü Yahudilere veya Araplara ait özel mülk değil, beyaz renkte gösterilen Osmanlı'dan İngiliz Mandasına devrolan kamu arazileridir.

 

İkinci harita, aynı dönemin sıtma ve yaşanabilirlik durumunu göstermektedir. Bugün verimli görünen birçok kıyı ovası ve Hule Vadisi, 20. yüzyılın ilk yarısında bataklıklar ve yoğun sıtma nedeniyle yerleşim açısından son derece elverişsizdi. Yahudilerin özel mülkleri ile sıtma alanlarının neredeyse bire bir örtüşmesi tesadüf değil. Bu bölgelerin önemli bir kısmı dönemin koşullarında ekonomik değeri düşük kabul ediliyordu ve Siyonist kuruluşlar tarafından satın alındı. Sıtma İsrail’in sınırlarını nasıl belirledi başlıklı yazımda da belirttiğim gibi Filistin’de 1920'lerde Dr. Israel Kligler öncülüğünde yürütülen sıtmayla mücadele ve bataklıkların kurutulması, bu bölgelerin yaşanabilir hâle gelmesini sağladı. Böylece sağlık haritası aynı zamanda gelecekteki yerleşim coğrafyasının da haritasına dönüştü.

 

Üçüncü harita ise Birleşmiş Milletlerin önerdiği Bölünme Planıdır. Bu harita ne bir mülkiyet haritasıdır ne de yalnızca nüfus dağılımının bir yansımasıdır. Birleşmiş Milletler, özel mülkiyetin yanı sıra kamu arazilerini, mevcut yerleşimleri, ekonomik bütünlüğü, ulaşım ağlarını, limanları ve gelecekteki gelişme potansiyelini birlikte değerlendirerek sürdürülebilir iki devletli bir çözüm tasarlamaya çalışmıştır. Bölünme Planı'nı yalnızca "%56 Yahudilere verildi" cümlesiyle değerlendirmek, kararın dayandığı tarihsel ve coğrafi bağlamı göz ardı etmek olur.

 

Aslında bu oran yanıltıcı. İlk bakışta Filistin'in yarısından fazlasının Yahudi devletine bırakıldığı izlenimini verir. Oysa bu alanın yaklaşık dörtte üçünden fazlasını dördüncü haritada gösterilen Negev Çölü oluşturuyor. Yahudi devletine bırakılan alanın büyük kısmını oluşturan Negev ise, yüzölçümü geniş olmasına rağmen atıl, nüfusu son derece seyrek, tarımsal potansiyeli sınırlı ve büyük ölçüde çöl niteliğindeydi.

 

Negev çölü dışında Yahudi devletine kalan kuzey ve kıyı bölgeleri, Mandater Filistin'in yaklaşık %22-24'üne karşılık gelmektedir. Bu rakam 1947 de Filistin’deki Yahudi nüfus oranının altında bir rakamdır.

 

Birleşmiş Milletler özel mülkiyeti kamulaştırmıyor, devlet egemenliğini düzenliyordu. Dolayısıyla bölünme planında kriter özel mülk değildi. Bir devlet sınırları içinde farklı etnik gruplara ait özel mülkiyetin bulunması uluslararası hukukta bugün de olağan bir durumdur.

 

Haritalar arasındaki benzerlik tesadüf değildir: Bu üç harita birlikte okunduğunda ilginç bir tablo ortaya çıkar ve hikâye değişir: Yahudilerin satın aldığı arazilerin önemli bir bölümü sıtma ve bataklık nedeniyle ekonomik değeri düşük bölgelerdeydi. Bu bölgeler büyük yatırımlarla yaşanabilir hale getirildi ve BM'nin Yahudi devleti için öngördüğü coğrafyanın önemli bölümünü oluşturdu.

 

İşte bu nedenle bütün haritaları birlikte değerlendirmek gerekir. İlk harita özel mülkiyetin nasıl dağıldığını, ikinci harita hangi bölgelerin uzun yıllar sıtma ve bataklık nedeniyle yerleşime elverişsiz olduğunu gösterirken üçüncü harita ise Birleşmiş Milletlerin bütün bu gerçekleri dikkate alarak çizdiği siyasi çözüm önerisidir.

 

Sonuç

Bu gerçeklerin ışığında, "Dış ülkelerden gelen Yahudiler binlerce yıldır burada yaşayan Arapların topraklarını çaldılar" şeklindeki yaygın anlatıyı gözden geçirmek gerekir. Tarih ve yaşananlar, sosyal medyada dolaşan dört haritanın anlattığından daha karmaşıktır.

 

1947 Bölünme Planı kusursuz değildi. Ne Arap tarafının bütün Filistin’in bağımsız tek bir Arap ülkesi olması talebini ne de Yahudi tarafının Yeruşalayim (Kudüs) ve Galile’yi istemeleri başta olmak üzere bütün taleplerini karşılıyordu. Bu planın adil olup olmadığı bugün de tartışılmaktadır. Ancak bu tartışmanın sağlıklı yapılabilmesi için önce planın neyi paylaştırdığını doğru anlamak gerekir.

 

Bu yazıda sosyal medyada dolaşan “dört harita ve bir büyük yalan”ın ilk iki haritasının arkasında yatan gerçekleri sundum. 1947 de Arapların bölünme planını reddetmeleri on yıllarca süren bir diplomatik sürecin son halkasıydı. Bir sonraki makalede, 1947 Bölünme Planı'nın reddedilmesine giden diplomatik süreci ve bu kararın Ortadoğu'nun sonraki yetmiş beş yılını nasıl şekillendirdiğini inceleyeceğim.


İsak DUENYAS

 

IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.


Bir önceki yazımı okudunuz mu?




Featured Posts
Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Whatsapp
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page