top of page

Tebaa ‘dan Vatandaşa: Tanzimat ve Yeni Osmanlı

2 gün önce
8 dakikada okunur


1839 Tanzimat Fermanı ile Osmanlı yönetim ve hukuk sisteminde köklü bir dönüşüm başlattı. Devlet, bütün tebaasına eşit haklar, can, mal ve namus güvenliğini sağlamak ve vergilendirmeyi düzenlemeyi hedefliyordu. Amaç, devletin yönetimini ve hukuk düzenini güçlendirmek, böylece Osmanlı Devleti'nin bütünlüğünü korumaktı. 1876 Kanun-ı Esasi ile bu dönüşüm anayasal bir çerçeveye kavuştu.

 

1856 Islahat Fermanı ile Müslüman ve gayrimüslim tebaanın eşitliği daha açık biçimde ilan edildi. Fermanın hazırlanmasında Kırım Savaşı sonrasında Avrupa devletlerinin baskısı ve özellikle Rusya'nın Ortodoks Hristiyanları himayesi altına alma talebi önemli rol oynadı.

1876 Kanun-ı Esasi ile Yahudiler de artık yalnızca kendi cemaatlerinin üyeleri olarak değil, Osmanlı vatandaşları olarak anayasal düzenin parçasıydılar.

 

Yeni Anayasa devlet memurluğu, eğitim, yargı ve askerlik gibi alanlarda din temelindeki ayrımların kaldırılmasını öngörüyordu. Önceleri gayrimüslimler askerlikten muaf tutuluyor, bunun karşılığında cizye ödüyorlardı. Müslümanların da tamamı fiilen askerlik yapmıyor, çeşitli görev ve mesleklerde bulunanlar muaf tutuluyordu. Gayrimüslimlerin bu dönemde askere alınması her iki tarafın da isteksizliği nedeniyle 1909'a kadar askerlik yerine bedelli askerlik uygulandı.

 

Eşitlik ilkesi Müslüman toplumda tepki yarattı. Gayrimüslimlerin devlet memurluğuna, askeri okullara ve devlet hizmetlerine girebilmesi, daha önce Müslümanlara ait alanların paylaşılması anlamına geliyordu. Ekonomik olarak güçlenen bazı gayrimüslim grupların siyasi ve idari alanda da yükselmesi, toplumsal hiyerarşiyi sarsarak bazı Müslümanlarda “kendi devletlerinde ikinci plana düşme” duygusunu besledi.

1859’da Kuleli Vakası diye bilinen Abdülmecid'e karşı bir darbe ve suikast girişiminin arkasındaki temel motivasyon, “artık gavura gavur diyemeyeceğiz” düşüncesinin anlattığı gayrimüslimlere eşitlik hakları verilmesine duyulan öfke, Tanzimat uygulamalarına ve devlet yönetimine yönelik hoşnutsuzluğun bir tepkisiydi. Pek çok yerde gayrimüslimlere saldırılar oldu.

 

Değişen Yahudi Toplumu: Eğitim, Ekonomi ve Günlük Hayat

Tanzimat ve Islahat döneminde başlayan hukuki değişim, Yahudilerin günlük hayatını da değiştirmeye başladı. Geleneksel cemaat kurumlarının yanında modern okullar, yeni meslekler ve Avrupa ile daha yakın ilişkiler kuran bir Yahudi elit ortaya çıktı.

İstanbul'un önde gelen Yahudi banker ve hayırseverlerinden Abraham de Kamondo, bu eğitim dönüşümünün en önemli destekçilerinden biriydi. 1858'de Hasköy'de açılan Kamondo Enstitüsü, modern Yahudi eğitiminin önemli merkezlerinden biri oldu.


Bir diğer önemli öncü, 1860'ta Paris'te kurulan Alliance Israélite Universelle (Alyans) oldu. Paris merkezli Alyans okulları Fransızca ve Türkçenin yanı sıra modern dersler veriyor, öğrencileri yeni mesleklere hazırlıyordu. Günümüz Türkiye’si sınırlarında, çoğunluğu İstanbul ve Ege şehirlerinde olmak üzere 20’den fazla Alyans okulu açılmıştı

 

Ekonomik hayatta Yahudiler ticaret, bankacılık ve zanaatlarda yer alırken; Selanik'te Alyans, 1877'den itibaren Yahudi gençlerin zanaat eğitimini geliştirmeye çalıştı. Modern eğitim ve yabancı dil bilgisi, Avrupa şirketleriyle bağlantılı yeni mesleklere girişi kolaylaştırdı.

 

Kadınların eğitimi de bu dönüşümün önemli bir parçasıydı. 19. yüzyılın ikinci yarısında Alyans ve diğer modern okullar kız çocuklarına düzenli eğitim vermeye başladı. İstanbul'daki Galata, Balat ve Hasköy okulları, kızların Fransızca ve Türkçe öğrenmesine ve toplumsal hayata daha fazla katılmasına katkıda bulundu.

 

Adato ve Duenyas aileleri

Bu iki aile de diğer Osmanlı Yahudileri gibi, komplo teorilerinin iddia ettiği şekilde ne ülkeyi ele geçirmeye ne de dünyayı yönetmeye çalışıyorlardı. Cemaatlerinde aile hayatı, çocukların eğitimi, geçim ve ibadet kaygıları olan insanlardı.


Bu dönemde Kırklareli Yahudi cemaatinde Siyonizm’den ziyade modern İbranice ağır basıyordu. Sert ve otoriter olarak bilinen El Moravi “Mesih gelince konuşulacak dilin bilinmesi” gerektiğini savunmuştu.

Dördüncü kuşak diğer büyük babam Yehuda Duenyas 1857'de Dimetoka'da doğdu. O da geleneksel bir Yahudi eğitimi aldı ve ticarete atıldı. O yıllarda Dimetoka'da köklü bir Sefarad Yahudi cemaati bulunuyordu. Yahudiler Ladino konuşuyor, kendi mahalleleri ve cemaat kurumları çevresinde yaşıyor, kasabanın ticari hayatına katılıyorlardı. 1862'de yeni bir sinagog ,1897'de Alyans okulu açıldı. 1900’lerin başında Dimetoka’da 900 kadar Yahudi yaşıyordu.


Bu ailelerin hayatlarını ileriki bölümlerde de takip edeceğiz.

 

Avrupa'da Gelişen Modern Antisemitizm

19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa'da Yahudi karşıtlığı “modern antisemitizm ’e” dönüştü. Yahudilere yönelik eski dini suçlamaların yerini giderek milliyetçi, siyasi ve ırkçı düşünceler aldı. Milliyetçi akımlar, ulusal kimliği öne çıkarırken Yahudilerin de içinde yaşadıkları toplumlara ait olmadıkları düşüncesini besledi. Yahudiler artık yalnızca farklı bir dine mensup insanlar olarak değil, toplumun dışında ve değişmez özelliklere sahip ayrı bir grup olarak gösteriliyordu. Modern antisemitizm özellikle Almanya ve Rusya'da güç kazandı.

Sosyolog Simmel’in “toplumun hem içinde hem dışında” olarak tanımladığı bu statüye ileride daha detaylı değineceğim.

 

Almanya

Almanya 1871 de Yahudilere eşit haklar verdi. Yahudilerin ekonomik ve toplumsal hayatta güçlenmeleri ve Alman milliyetçiliğinin yükselişi, bazı çevrelerde Yahudilere karşı tepkiyi artırdı. 1873 ekonomik krizi bu tepkiyi daha da güçlendirdi. Krizin sorumluluğu Yahudi bankerler ve tüccarlara yüklenirken, Yahudiler kapitalizm, borsa ve ekonomik sömürüyle suçlandılar. Wilhelm Marr, Yahudiliğin Almanlık Üzerindeki Zaferi adlı kitabında Yahudileri bir düşman olarak tanımladı ve “antisemitizm” kavramını tanımladı. Alman tarihçi Treitschke antisemitizme entelektüel çevrelerde meşruiyet kazandırdı.

 

Rusya: Pogromlar ve Osmanlıya etkileri

Rusya Yahudilerinin büyük çoğunluğu, Polonya-Litvanya topraklarının Rusya İmparatorluğu'na katılmasıyla Rus yönetimine girmiş “yabancılar”dı. Rusya'da Yahudilere yönelik ayrımcılık, ekonomik ve toplumsal sıkıntılar Rus milliyetçiliği ve eski dini önyargılarla birleşerek Yahudileri günah keçisi haline getirdi.

 

1881–1882'de ekonomik ve toplumsal sıkıntıların Yahudilere yöneltilmesiyle Güney Rusya'da yapılan pogromlarda onlarca Yahudi öldürüldü, binlercesi yaralandı, işyerleri ve evlerinden oldular. Yüzlerce kasaba ve köyde yaşanan dehşet, kitlesel Yahudi göçünü hızlandırdı. Rusya ve Doğu Avrupa'dan yüz binlerce Yahudi Rusya’yı terk etti.

Bu göçlerle, 25,000 kadar Yahudi “Birinci Aliya” adı verilen göçlerde Filistine, on binlercesi de İstanbul Selanik gibi imparatorluğun değişik şehirlerine yerleştiler.  Tüm varlıklarını geride bırakmış olan bu yoksul göçmenlere yerel cemaatler yardım etti.

 

Avrupa antisemitizminin Osmanlıya gelişi

Avrupa'da gelişen Yahudi karşıtı düşünceler de Osmanlı dünyasına ulaşmaya başladı. Bunun ilk örneklerinden biri, İngiliz kökenli Osman Bey'in 1873'te Fransızca yayımladığı La conquête du monde par les Juifs (Yahudilerin Dünyayı Ele Geçirmesi) adlı eserdir.


Ebüzziya Tevfik'in “Millet-i İsrailiye” adlı eseri, Avrupa'da yükselen modern antisemitizmin Osmanlıdaki etkilerini gösteren bir örnektir. Eserin 1882–83'te yazılan ilk bölümlerinde Yahudilere ortak ve değişmez özellikler atfeden, onları para ve ticaretle ilişkilendiren antisemit kalıplar görülürken, 1886'da yazılan son bölümde Yahudilere ve özellikle Osmanlı Yahudilerine daha ılımlı bir yaklaşım görülür.


Modern antisemitizmin Osmanlı toplumundaki etkisi henüz sınırlıydı, fakat ilerleyen yıllarda etkisini artıracaktı.

 

Abdülhamid Dönemi: Sadakat ve Güvenin Aşınması

III. Selim ve II. Mahmud dönemindeki reformlara rağmen Osmanlı, Avrupa'nın sanayi, teknoloji ve askeri alanlardaki ilerlemesine ayak uyduramadı. Milliyetçilik, savaşlar, toprak ve nüfus kayıpları ile Avrupa devletlerinin müdahaleleri, devlette parçalanma ve dış güçlere karşı kuşku duygusunu güçlendirdi. 19. yüzyıl, Osmanlı'nın büyük toprak ve nüfus kayıpları yaşadığı, savaşların ve ekonomik sıkıntıların halk üzerindeki yükünün ağırlaştığı bir dönemdi.

 

Abdülhamid'in yönettiği imparatorluk artık sürekli toprak kaybeden, Avrupa devletlerinin iç işlerine karışabildiği bir devletti. Bu ortam, daha merkeziyetçi ve güvenlikçi bir yönetime yol açtı. Gözetim, sansür ve jurnal sistemi güçlendirilirken yabancılara ve dış bağlantılara karşı daha kuşkucu bir politika izlendi.


Aynı yıllarda Alyans, Modern Yahudi okulları açıyor, öğretmen ve eğitim malzemesi sağlıyor, Yahudi toplumunu Avrupa kültürüne bağlıyordu. Alyans Filistin'de bir tarım okulu kurunca devlet Alyans’a da kuşkuyla yaklaşmaya başladı. Rusya'daki Yahudi karşıtı şiddetten kaçanların Filistin'e yönelmesiyle birlikte, Filistin'deki Yahudi yerleşimi dolayısıyla Alyans İstanbul için siyasi bir mesele oldu.

 

Devletin kuşkusu özellikle Osmanlı Yahudilerine değil, yabancılara ve yabancı Yahudilere yönelikti. Filistin'e yerleşmeleri sınırlandırıldı, hac amacıyla gelenlere bile süreli izin uygulaması getirildi. Alyans'ın Eğitim ve kültür alanındaki uluslararası ilişkilerin bir parçası olarak görülen bağlantılar, siyasi ve güvenlik meselesi olarak değerlendirilmeye başladı.

Osmanlı Yahudilerinin devlete bağlılığı güçlüydü. Bunun en çarpıcı örneği 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı'nda görüldü. Birçok Yahudi gönüllü olarak savaşa katıldı. Selanik ve İzmir Yahudileri Osmanlı zaferini büyük bir coşkuyla desteklediler; savaş için yardım ve bağış kampanyalarına katıldılar, Osmanlı vatanseverliğini açıkça gösterdiler.

 

Yunanistan Krallığındaki Romaniot Yahudileri de askere alınmış ve cephede savaşmışlardı. Bu savaş herhalde tarihte ilk defa Yahudilerin değişik ordularında birbirlerine karşı savaşmalardır.

Tanzimatla devlet hizmetine giren Yahudiler artık yalnızca cemaat işlerinde değil, maliye, adliye, eğitim, posta-telgraf ve diğer bürokratik alanlarda görev yapıyorlardı. Selanik, İstanbul ve İzmir Yahudileri de ticaret, eğitim ve aile bağları yoluyla Avrupa ile yoğun ilişkiler sürdürüyorlardı.

 

Osmanlı Yahudileri kendilerini imparatorluğun içinde görmeye devam ederken, devlet imparatorluk dışındaki Yahudi dünyasıyla kurulan bağlantılara giderek daha dikkatli bakıyordu. Bu değişimin en önemli konusu ise artık Filistin'de ortaya çıkan yeni gelişmelerdi.

 

Herzl, Abdülhamid ve Siyonizmin Gelişi

19. yüzyılın sonlarına doğru Yahudiler Fransa ve Almanya gibi ülkelerde hukuki eşitlik kazanıp eğitimde, ticarette ve devlet hizmetinde daha fazla yer aldılar. Ancak milliyetçiliğin yükselişiyle “yabancı bir millet” olarak hedef alınmaya devam ettiler. Fransa'daki Dreyfus Olayı, topluma uyum sağlamış bir Yahudinin bile “yabancı” ve “hain” olarak damgalanabileceğini gösterdi.

 

Theodor Herzl bu ortamda ortaya çıktı. 1896'da yayımladığı Yahudi Devleti kitabında, Yahudilerin güvenli bir gelecek için kendi siyasi geleceklerini güvence altına alabilecekleri bir yurda ihtiyaç duyduğunu savundu. 1897'de Basel'de toplanan Birinci Siyonist Kongresi bu düşünceyi siyasi bir harekete dönüştürdü ve Dünya Siyonist Örgütü kuruldu.

Filistin'deki Yahudi yerleşimi büyürken Osmanlı yönetimi Yahudi göçünü ve toprak edinimini sınırlamaya başladı. Kongreden birkaç sene sonra Herzl İstanbul'a gelerek Abdülhamid'e Yahudilerin Filistin'e yerleşmesine izin verilmesi karşılığında Osmanlı'nın mali sorunlarının çözümüne yardım önerdi. Abdülhamid Yahudilerin imparatorluğun başka bölgelerine yerleşmesine sıcak baksa da Filistin'de bir Yahudi yerleşimine izin vermedi.

 

Osmanlı Yahudileri ve Siyonizm

Siyonizmin amacı Yahudilerin geleceğini başka bir ülkede kurmaktı.

Osmanlı Yahudileri Tanzimat'tan beri Osmanlı vatandaşlığına, kendi cemaatlerinin geleceğine, okullarına, ticaretine ve yaşadıkları şehirlerin hayatına yatırım yapmışlardı. Banker Kamondo’nun İstanbula yaptırdığı düzinelerce iş hanı, apartmanlar ve diğer umumi binalar, devlette çalışan yüzlerce Yahudi memur bunun örnekleridir.

 

Bu nedenle Avrupa Yahudileri arasındaki tutuma benzer bir şekilde, Herzl'in hareketi cemaatte önceleri pek taraftar bulmadı. Alyans'ın hedefi Yahudileri yaşadıkları ülkelerde eğitimli, özgür ve saygın vatandaşlar yetiştirmek olduğundan onlar da Siyonizm’e karşıydılar. Entegrasyona inanmış Yahudiler için Siyonizm, elde ettikleri vatandaşlık, güvenli bir gelecek ve toplumsal aidiyet düzenini tehlikeye atacak bir siyasi fikirdi.

 

On dokuzuncu yüzyılın sonlarına gelindiğinde, Osmanlı’da Müslümanlar ve Yahudiler, Yahudileri örnek bir millet, devletlerine hizmet etmeyi bilen ve Osmanlı siyasetinin parçası olan bir topluluk olarak görüyorlardı.

***

20. yüzyılın başlarına Osmanlı Yahudilerinin önünde bir kavşak oluşacaktı: Tanzimat'tan beri güçlenen Osmanlı vatandaşlığı içinde yaşamaya devam etmek veya Avrupa'da yükselen Yahudi milliyetçiliğinin sunduğu yeni siyasi seçeneği değerlendirmek. Siyonizmin Osmanlı Yahudileri için hikâyesi, yüzyılın başında bu iki seçeneğin gerilimiyle başladı.

Osmanlı Türkleri de benzer kavşaktaydılar: Bir tarafta üst kimlik olarak Osmanlıcılığı savunan Müslüman Türkler ve diğer yanda filizlenen Türk milliyetçiliği.

Bu gerilim ve süreci gelecek yazıdan başlayarak işleyeceğim.


İsak DUENYAS


Daha fazla bilgi için

Giriş

1876 Kanun-ı Esasi

Değişen Yahudi Toplumu: Eğitim, Ekonomi ve Günlük Hayat

Adato ve Duenyas aileleri

Avrupa'da Gelişen Modern Antisemitizm

Almanya

Rusya: Pogromlar ve Osmanlıya etkileri

Avrupa antisemitizminin Osmanlıya gelişi

Abdülhamid Dönemi: Sadakat ve Güvenin Aşınması

Herzl, Abdülhamid ve Siyonizmin Gelişi

Osmanlı Yahudileri ve Siyonizm

 

IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.


Bir önceki yazımı okudunuz mu?




Yorumlar


Bizi Takip Edin
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page