top of page




Telaffuzu bile başlı başına bir mesele olan şehir: Edinburgh. Okunuşu "Edin-bruh"; Edinboro ya da Edinburg değil!


İskoçya'da yaşayan bir arkadaşım ve oğluyla Nisan ayında Dublin'de buluşacaktık. Ben değiştirilebilir bilet aldığım için plan iptal olduğunda paramı geri aldım. Arkadaşım ise değiştirilemez bileti yüzünden parasını kaybetti. Hıncını benden çıkarmak için kaybettiği bilet tutarında bir yemek ısmarlamamı istedi. İstanbul'da denkleşiriz sanmıştım ama cezam daha büyükmüş: O yemeği Edinburgh'da ısmarlamak için mayıs ortasında yanına uçtum.


Beş dolu günde gördüğüm İskoçya, aklımda göz alıcı yeşiller, taş binaların grileri, sisli tepeler ve her an değişen havasıyla kaldı.

 

Edinburgh'un İlk Durakları

İlk durağımız, 1954-1997 arasında İngiliz monarşisine hizmet eden Royal Yacht Britannia oldu. Bugün Leith'teki Ocean Terminal'de demirli olan altı katlı gemiyi sesli rehberle geziyorsunuz. Gemideki tek çift kişilik yatak, Prens Charles ile Diana'nın 1981'deki balayında eklenmiş. Kraliçe ve Prens Philip'in odaları ise ayrıymış. Beni en çok şaşırtan, gemide 26 kişilik bir orkestranın bulunmasıydı.


Ardından, eski Nor Loch gölünün kurutulmasıyla oluşturulan Princes Street Gardens'ı gezdik. Eski Şehir ile Yeni Şehir'i ayıran parkın en dikkat çekici noktası, turkuaz renkli Ross Çeşmesi.


Şehir merkezine çok yakın olmasına rağmen bambaşka bir dünyaya açılan Dean Village, taş evleri, küçük köprüsü ve nehir kenarındaki yürüyüş yoluyla huzurun adresi. Gökyüzü griydi ama güneşin bulutların arkasında bir yerlerde olduğuna inaarak yürüdük.


Edinburgh'daki kamu müzelerinin kalıcı koleksiyonlarına giriş ücretsiz. National Gallery'de İskoç ve Avrupalı sanatçıların önemli eserleri sergileniyor. Özellikle Edwin Landseer'in, İskoç Yaylaları önünde görkemli bir geyiği betimleyen The Monarch of the Glen tablosu görülmeye değer. Resim, 2017 yılında 4 milyon sterline satın alındı.




Bu arada şehre geldiğimden beri arkadaşımı "Gerçekten etekli erkekler görecek miyim?" diye sıkıştırıyordum. Her yerde göreceğimi söylüyor, ben de benimle dalga geçtiğini düşünüyordum. Elli kişiden fazlasını görünce ikna oldum. En gösterişlisini Balmoral Oteli'nin kapısında gördük.

 

Tepeler, Saraylar ve Royal Mile


Edinburgh'u kuşbakışı görmek için en güzel yerlerden biri Calton Hill. Zirvede 360 derecelik manzara var ama dondurucu rüzgârda saçlarımızı ve kahvelerimizi tutmaktan manzaranın keyfini ne kadar çıkarabildik, tartışılır.


Buradaki Nelson Anıtı'nın tepesindeki zaman topu, geçmişte Leith limanındaki gemilere saatlerini ayarlamaları için görsel sinyal verirmiş. Gene aynı mantıkla kullanılan Edinburgh Kalesi'nden her gün saat 13.00'te yapılan top atışı da bu geleneği sürdürüyor. Pazar hariç her gün.

 

Bir de tepede az bilinen 1795 yılında şehre gelen Yahudi diş hekimi Herman Lyon'un mozolesi var. O zamanlar şehre yerleşen ilk Yahudi göçmenlerden biri olan Lyon, özel bir Yahudi mezarlığı olmadığını fark etmiş ve şehir meclisine, ailesi için bir mozole olarak kullanabileceği bir arsa satması için dilekçe vermiş. Meclis, ona Calton Tepesi'nde 17 sterlin gibi cüzi bir meblağ karşılığında yer vermiş ve bugün Lyon ve eşi, gözlemevinin altında, girişi çalılıklarla gizlenmiş bir mozolede gömülü.


Calton Hill'deki yarım kalmış Ulusal Anıt, Atina'daki Parthenon'u andırıyor. Napolyon Savaşları'nda hayatını kaybeden İskoç askerleri için tasarlanan yapı, para yetersizliği nedeniyle tamamlanamayınca "Edinburgh'un Utancı" adını almış. Bizim içinse bol bol fotoğraf çektiğimiz eğlenceli bir durak oldu.

 

Holyroodhouse Sarayı, Kraliyet Ailesi'nin İskoçya'daki resmi konutu. Aile sarayda olmadığı zaman gezilebiliyor. Şansıma kimse yoktu kraliyetten de gezebildim.  En etkileyici bölümü, 44 metre uzunluğundaki Büyük Galeri. Duvarlarında kraliyet ailesine ait 96 portre bulunuyor ve salon bugün de resmi davetlerde kullanılıyor. Ah keşke oğlanlardan biri bu salonda evlenebilse diye geçiyor aklımdan. Bahçesindeki peyzaj ve kilise kalıntıları efsane. Çiçekleri fona alarak ne çok foto çekildi tahmin edemezsiniz. 




Saray ile Edinburgh Kalesi arasında uzanan Royal Mile, Eski Şehir'in omurgası. Adı ile uyumlu 990mt’lik bir cadde. Bir zamanlar 40,000 nüfusuyla sağlıksız ve aşırı kalabalık olan bu bölge, bugün kafeleri, hediyelik eşya ve viski dükkanlarıyla şehrin en keyifli caddelerinden biri.

 


Royal Mile üzerindeki Gladstone's Land, seyahatin en etkileyici duraklarındandı. Bina ters kronolojik sırayla düzenlenmiş: Üçüncü kat 1911'i, ikinci kat 1760'ı, zemin kat ise 1620'yi anlatıyor. Burası, binlerce insanın ayak izlerinde yürüme hissi verdiği için mutlaka görülmeli. Zemin katındaki odada yaşayan ailenin zenginliğinin göstergesi neymiş sizce?  Yatağın yanındaki bir kutunun içinde bulunan 'lüks' bir tuvalet…


Akşam yemeklerine eşlik eden zor bulunan ekmek somunu ve halkın her kesiminin rahatlıkla ulaşabildiği, günümüzün en pahalı yemeği istiridyeler. Tezat. Yandaki mutfak odasının yataklarının küçücük olduğu dikkatinizden kaçmasın diye fenerin ışığı tutuluyor hemen.


Merakla minik insanlar mı çalışıyor demek isterken, rehber hemen ekliyor. Çalışma yaşı sekiz. Herkesin eve yemek getirmesi gerekir, hem de küçük yaşta zenginlerin evlerinde çalışabilen çocuklar daha iyi besleniyorlar. Zaman acımasız, bir de bizler bu günlere acımasız diyoruz. Acaba dünyada yaşam her zaman mı acımasız?


Eski Şehrin Karanlık Yüzü


 Royal Mile'dan ayrılan dar Orta Çağ geçitlerine “close” deniyor. Sayıları seksenden fazla. Hepsini gezemeseniz bile Avukatlar geçidi kesin listesinde, unutmayın… En ünlülerinden Mary King's Close, 16. ve 17. yüzyıllardaki yoksulluğu, veba salgınını ve havasız yaşam koşullarını etkileyici interaktif bir turla anlatıyor. Klostrofobisi veya karanlık korkusu olanlar için uygun olmayabilir; ayrıca önceden rezervasyon gerekiyor.


Rengarenk binalarıyla Victoria Street, Edinburgh'un en fotojenik sokaklarından. Harry Potter kitaplarındaki Diagon Alley'e ilham verdiği söylendiği için burada büyük bir Harry Potter mağazası bulunuyor. Şehirdeki The Elephant House Cafe de J.K. Rowling'in ilk kitabı üzerinde çalıştığı yerlerden biri olarak tanınıyor.




"Hogwarts Ekspresi" olarak bilinen tren ise gerçekte Fort William ile Mallaig arasında çalışan Jacobite Buharlı Treni. Glenfinnan Viyadüğünden geçen bu yolculuk için aylar öncesinden bilet almak gerekiyor. Ben geç kaldığım için yer bulamadım.

 

Greyfriars Bobby heykelinde, sadık köpeğin burnunu şans getirmesi için ovmak gelenek olmuş. Ben de yaptım; dileğim yalnızca huzurdu.


Bir de Paddington Bear elinde meşhur sandviçiyle bankta beni bekliyordu. Yanağına bir öpücük kondurdum, sarılıp fotomuda çektikten sonra yola devam ettik. Arkamı dönüp baktığımda yüzündeki gülümseme bana’ iyi ki geldin Stella’ der gibiydi. Yeşilin grilere karışmış tonlarının arasında kırmızı şapkasıyla…

 

Viski, Ada ve Değişken Hava


Doğum günü hediyem, Johnnie Walker'ın "Keep Walking" viski turuydu. Hayatında hiç viski içmemiş biri için şaşırtıcı derecede ilginçti. Viski temelde tahıl, su ve mayadan yapılıyor; karakterini ve fiyatını ise ahşap fıçılarda geçirdiği süre belirliyor. Olgunlaşma sırasında buharlaşan bölüme "Meleklerin Payı" deniyor.

 

Kraliçe II. Elizabeth'in tahta çıkışının 60. yılı için yalnızca 60 şişe üretilen Diamond Jubilee serisi, turun en dikkat çekici parçalarındandı. £100,000. Sadece 60 şişe üretildi ve her şişe, Majestelerinin tahta çıktığı yıl olan 1952'de damıtılmış viski içeriyor.


Bir buçuk saatlik deneyimin sonunda viskinin yalnızca bir içki değil, başlı başına bir kültür olduğunu anlamıştım. Bir damla Viskinin içinizde oluşturacağı güzel duyguları hayatınıza katmanız dileğiyle.

 

İskoçya'nın yeşilini tarif etmek zor: Floresan gibi parlak, göz alıcı ve içinde kaybolma isteği uyandırıyor. Hava ise bir anda değişebiliyor. Heat strike zamanında biz anca montlarımızı çıkarmışken yerel halk şort ve parmak arası terliklere geçmişti. Kaç güneşli günleri var ki…




Forth Körfezi'ndeki Inchcolm Adası, tarih ile vahşi yaşamı bir araya getiriyor. Tekne, Edinburgh'u Fife'a bağlayan üç büyük köprünün altından geçiyor. UNESCO listesindeki kırmızı çelik Forth Köprüsü özellikle etkileyici. Bu kırmızı çelik yapıya karşı sayısız selfie çekiliyor. Adada 12. yüzyıldan kalma bir manastır kalıntıları var, muthis fotojenik fotolari hak ediyor. Ada sakinleri martılar, puffinler ve foklar. Bizi kayaların üzerinden ters ters süzen fok, sanki "Sizin burada ne işiniz var?" diyordu. Sürünerek yok oluyor kayaların arkasında. Keşke bende böyle yok olabilsem bu dünyanın çirkinliklerinden, politik egosundan.

 

Highlands, Glencoe ve Loch Ness



Edinburgh'dan yapılan 12 saatlik Highlands, Glencoe, Loch Ness ve Pitlochry turu, gerçek İskoçya'yı hissetmek için harika bir seçenek. Şehirden çıktıktan kısa süre sonra manzara değişiyor; tepeler, göller ve sisler başlıyor. Kartpostalın icine girer giibisiniz. Tavsiyem, telefonu uçak moduna alıp anı yaşamaya çalışmanız.

 

İlk durakta uzun kızıl tüyleri ve kahkülleriyle ünlü Highland ineklerini gördük. Bir yavru, elimdeki bisküvinin kokusunu alınca yanıma kadar geldi. Benimle burun buruna gelmesi harika bir şanstı. Irk Standardı kurallarına uygun çoğalmaları denetleniyor. Aklıma geliyor Türkiye’nin Kangal cinsi köpekleri ve Israel’in Çöl Antilopu.  İskoçya'nın turuncu renkli, gazlı içeceği Irn-Bru'yu da denemeyi unutmayın. Turuncu ama Fanta değil, 1901 yılında İskoçya'da yaratılan, parlak turuncu renkli, gazlı bir meşrubat. O kadar popüler ki, İskoçya'da Coca-Cola'yı bile geride bırakmış ve ülkenin "ikinci " olmus. Birincisi belli di mi😊.




Glencoe, güzelliği kadar 1692'de yaşanan MacDonald Klanı katliamıyla da biliniyor. Katılımcıların gözünde bir sahne canlansın diye rehber “Game of Thrones"tan bir sahne gibi düşünün dedi ama bu üzücü olay, manzaranın derin ve etkileyici duygusuyla beni sadece 7 Ekim katliamına taşıyor, gözlerim doluyor vahşete gene, yeniden.  Sisli dağlar, sert rüzgar ve ince yağmur altında Three Sisters'ın önünde düzgün fotoğraf çekemedik. Ama bazı manzaralar fotoğrafa değil, hafızaya ait. 7 taşımı dizip aynı şeyi diliyorum, huzur.



Ve turun en etkileyici anı Loch Ness'in karanlık sularındaki tekne turu. Nessie'yi görmedik ama gölden izlenen Urquhart Kalesi'nin harabeleri yeterince büyüleyiciydi. Dönüşte uğradığımız Pitlochry ise çiçekli bahçeleri ve Viktorya dönemi yapılarıyla kartpostal gibiydi. Elimde viskili dondurmayla dolaşırken aklım hâlâ sisli tepelerdeydi.


Kaleler ve Son Durak


Şehrin her yerinden görülen Edinburgh Kalesi, gri bulutların altında çok daha etkileyici.


Yakındaki Gotik görünümlü Scott Anıtı ise Sir Walter Scott adına yapılmış. 287 basamağı çıkarsanız şehri yukarıdan görebilirsiniz; ben enerjimi başka tepelere sakladım. Edinburgh yedi tepe üzerine kurulu, dolayısıyla günde 20 bin adımı göze almak gerekiyor.


Günübirlik gezdiğimiz Stirling Kalesi, bana Edinburgh Kalesi'nden daha etkileyici geldi. Volkanik kaya üzerine kurulu kalede Rönesans saray odaları, şapel ve muhteşem tavan süslemeleri bulunuyor. Tek boynuzlu at figürleri her yerde; çünkü bu efsanevi yaratık İskoçya'nın ulusal hayvanı ve bağımsızlığı simgeliyor. Kelt folklorunda tek boynuzlu at, yakalanmaktansa ölmeyi tercih eden gururlu bir hayvan olarak tanımlanıyor.


Kostümlü görevliler, teatral anlatımlar ve çocuklar için hazırlanan dönem kıyafetleri kaleyi yaşayan bir sahneye dönüştürüyor. Outlander dizisini sevenler için İskoçya ayrıca Doune, Midhope, Blackness ve Craigmillar gibi birçok çekim mekanına ev sahipliği yapıyor.


Son durağımız Linlithgow Sarayı oldu. İskoç Kraliçesi Mary burada doğmuş ve henüz altı günlükken tahta çıkmış. Saray daha sonra terk edilmiş, 1746'da yanmış ve günümüze görkemli harabeleri kalmış.

Arkadaşım buraya gelirken "Ağzına bal çalacağım ki geri gelesin," demişti. Sarayın tepesinden gördüğümüz gölün mavisini, uçsuz bucaksız yeşili, kuğuları ve sarayın taş duvarlarında dolaşan ışığı görünce ne demek istediğini anladım.


İskoçya bende yeşil ile grinin olağanüstü uyumu olarak kaldı: Sisli tepeler, karanlık göller, eski taşlar, kaleler ve hikayeler... Geri dönerken ağzıma gerçekten bal çalınmıştı. Diğer İskoç şehirlerini keşfetmek üzere bu floresan yeşillere ve görkemli grilere yeniden döneceğimi biliyordum.


Stella Namet ABULAFYA



 

Bir önceki yazımı okudunuz mu?




Yeni bir anlam değil ama yeni bir kelimeden söz ediyorum bugünkü kısacık anlatımımda: Rollenmek. Rol yapmanın, rol çalmanın, role girmenin bir birleşimi gibi geliyor. Dijital kültür ile dilimize yapıştı

Rollenmek insanın hayatı bir sahne gibi kabul edip, yaşadığı değil oynadığı bir hayat sürmesi anlamına geliyor. Kökeni Fransızca olan rol kelimesi eski zamanlarda oyuncular verilen yazılı replik kâğıdı anlamında idi.


Bu açıdan bakıldığında rol size verilen bir kâğıdı okumak, ezberlemek tavır ve davranışları ile canlandırmak anlamına gelmekte. Gerçek hayatta hangimiz elimizdeki bir kâğıt parçasına sadık kalarak yaşmak isteriz.

 

Rollenmek maske ile yaşamanın bir diğer anlatımı. Duygularını gizlemek, çıplak gerçeklikten kaçmak, kendini ifade etmemek rollenmenin bir diğer versiyonudur.


Kanaatimce yorucu ve sahte bir yaşam şeklidir. İletişimin sağlıklı olmadığı her an gerçeğin ortay çıkacağı bir yaşam. Tercih etmezdim. Tavsiye hiç etmem.


Bir diğer taraftan bakıldığı zaman bazen rollenmenin zorunlu olduğu günler de yaşamıyor değiliz. Çocuklarımızın ebeveynleri olduğumuzu unutarak öğretmenleri rolüne girdiğimiz, anne ve babamızın de çocukları olduğunu unutup ebeveynleri gibi davranmamız, bazen bir yakınımıza can yoldaşı olmak adına psikoloğu gibi davrandığımız günler olur. Bu durumlar bizi zorlar mı? Şüphesiz evet.

 

Felsefi açıdan rollenmek gerçek benliğini gizleyip toplumun biçtiği kimliği oynamaktır. Bir başka deyişle: Rollenmek, başkalarının senin hakkında düşündüğü kişiye dönüşmektir.


Aslına bakılırsa belki de bir savunma mekanizmasıdır. Güçlü insan, neşeli insan, fedakâr insan, kurban, güvenilir rolleri gün gelir kişisel gerilimimizi o kadar arttırır ki en ufak bir şeyden nem kapar ve gözyaşı haline sokarız. Ağlamak aslında rolden çıkmanın en güzel en kolay en yaygın halidir.


Rollenmenin bir de argo ile yan yana gelen pek de hoş olmayan bir anlamı da yapmacık olmaktır. “Bu durum seni bağlamıyor sakın rollenme” dendiğinde “kendine pay çıkarma” demek isteniyordur.


Yaşamda herkes kendini sahnede sanıyor, kimi ışığı seviyor, kimi gölgeyi, karanlığı tercih edenlere dikkat her an zorlu dakikalar onları bekliyor. Kimi rolünü güzelce ezberliyor, kimi doğaçlama oynuyor. Ama hayat sahne değil ayna. Ne oynasa o yansıyor. Bir an buğulanıyor, bir an netleşiyor. Ama ayna ile sen karşı karşıyasın ne giydiğin önemli değil, gözlerinin içi yansıyor aynaya ve gerçek işte o an başlıyor.


Feride PETİLON


IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.

 Bir önceki yazımı okudunuz mu?











B.H.

İnsanlar, unutmak isteyeceğimiz şeyleri hatırlama konusunda güçlü bir kapasiteye sahiptir. Utanç verici çocukluk anıları- flört hayatımızdaki garip anlar ve kendi çocuklarımızın özel bir aile hikayesini tekrarlaması.

Hatta görmek istemediğimiz arkadaşlarımız arasındaki gerginlik anlarının anılarını bile yok sayabiliriz.

 

Ancak, unutabilsek, en acı verici deneyimlerimizi silebilsek bile, bunu gerçekten yapar mıydık?

 

Bilinçli unutmanın olumsuz sonuçlarını yansıtan popüler kültür ürünü olan "Sil Baştan” filmini hatırlıyor musunuz? Filmde, Clementine ve Joel sevgi dolu bir ilişki içindeyken işler kötüye gider. Clementine ilişkiyi bitirir ve dahası, sevgilisinden kalan hatıralarını hafızasından da silmek ister.

 

 

Artık istenmeyen anıları silme konusunda uzmanlaşmış, bir tıp şirketi aracılığıyla Joel, Clementine'in hafızasından kaybolur. Bunu öğrenen Joel, Clementine'i hafızasından silmek için aynı tedaviyi ister. Tekrar karşılaşırlar, tekrar aşık olurlar ve yine ilişki başarısız olur.

 

Acı dolu anılarınızı silme gücüne sahip olsaydınız, bunu yapar mıydınız? Peki ya kolektif tarihsel anılarımız?

 

Bu haftaki Ekev peraşasında hafıza ön plana çıkıyor. Tanrın Aşem’in seni kırk yıldır çölde yürüttüğü tüm yolu HATIRLA. Kalbinde olanın – (O’nun) emirlerini gözetip gözetmeyeceğinin -  bilinmesi amacıyla seni yükseltmek üzere seni aç bıraktı (Devarim 8:2)

 

 

Görünüşe göre çölü kolayca ve hızla geçebilirdik, ama bunun yerine yavaş ve uzun süre dolaştık. Neden?

 

Tanrı kalplerimizde ne olduğunu bilmiyor mu? İç yaşamımızı keşfetmek için neden bir sınav gerekli? Tanrı neden yolculuğumuzu uzattı?

 

Bu deneyimin hatırası neden bu kadar önemli ki bu hafta birkaç kez tekrarlanıyor?

 

Gündelik yaşamlarımızda kaçınılmaz olarak bir tür çölde (yabanda) dolaşır, zorlu zamanlar ve mücadelelerle karşılaşırız. Hayatın dolambaçlı yollarının doğası gereği, yolculuk çoğu zaman ıssız ve uzun sürer.

 

 

Hatta İsrailoğulları gibi kederden kurtuluşa doğru giderken çölde mahsur kalmış gibi hissedebiliriz. Yine de bu yolculukta bulunacak bir bilgelik vardır.

 

Tora'nın bize hatırlattığı bu dolambaçlı yol, kestirme yoldan elde edilemeyecek meyveler verir; doğrudan yoldan saparak hayatın doluluğunu deneyimler ve böylece en içsel duygularımızı ve düşüncelerimizi, umutlarımızı ve hayallerimizi öğreniriz.

 

 

Tanrı bizi açlığın zorluğuna maruz bıraktı ve sonra bize ne bizim ne de atalarımızın hiç bilmediği manna’yı verdi; böylece insanların sadece ekmekle yaşamadığını, aksine Tanrı'nın tüm tezahürleriyle hayata kavuştuğunu bize öğretti. (Devarim 8:3)

 

Hem büyük bolluğu hem de zorlu kıtlığı yan yana yaşadık ve deneyimledik. Toprağa girip yerleşme zamanı geldiğinde, yolculuğu geride bırakıp sadece Vaat Edilmiş Toprakların kurtuluşuna odaklanmak isteyebiliriz.

 

Ancak Tora, hafızanın solmasına, derslerinin aynada kaybolmasına izin vermek istemez.

 

 

Sadece oraya ulaşmak için kat ettiğimiz uzun yolu değil, yolculuğun sonucu olarak kurduğumuz İlahi Varlık ile olan ilişkiyi de hatırlamamız ve unutmamamız gerektiği yönündeki emri tekrar tekrar hatırlatır. (Dev 7:19 / 8:11  /  8:14).

 

Tanrın Aşemi HATIRLA: sana servet edinecek kuvveti, atalarınızla yaptığı yeminli antlaşmanın gereği olarak vermiştir ve bu durum hâlâ geçerlidir (Dev 8:18).

Filmdeki karakterler gibi, yolculuğun zorluklarını ve mücadelelerini unutma içgüdümüz olsa da, Tora tam tersini yapmanın önemini hatırlatıyor. Üç şeyi hatırlarsak yanılğıya düşmeyiz. Nereden geldiğimizi. - Nereye gittiğimizi. - Kime karşı sorumlu olduğumuzu.

 

 

Tanrı'yı ​​bulabileceğimiz yer burasıdır. Hayatın her köşesinde, keşfetmemiz için saklı duruyor.

 

Gece yarısı kötü bir rüyanın etkisi altına girdiği ebeveyn ve çocuk arasındaki kırılgan anda ilahi bir öz vardır.

Doğru eşi bulma mücadelesinin iniş çıkışlarında kutsallık vardır. Çünkü Tanrı orada da mevcuttur.

 

Galiba Ekev bizlere sıradanlığın- günlük hayatın- uzun yokuş tırmanışının her birinin kutsal olanla bağlantı kurma noktası olduğunu hatırlatıyor.

 

 

Moşe PASENSYA

 

Geçen haftanın peraşasını okudunuz mu?








Featured Posts
Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Whatsapp
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page