top of page

"Rabi Jonathan Sacks'la Derin Bakış"; Işıktan Giysiler

1 gün önce
9 dakikada okunur



Işıktan Giysiler

Konu, Tanah’ın en iyi bilinen hikâyelerinden biridir. Yaratılışın tüm zengin ögeleriyle sarılı halde Eden Bahçesi’nde bir arada bulunan ilk insan çifti, isteyebileceği her şeye sahiptir – tek bir istisna dışında: meyvesini yemelerinin yasaklandığı bir ağaç. Ve tabii ki, canlarının çektiği tek şey de o ağacın meyvesidir! “Çalıntı sular tatlıdır” der Mişle Kitabı. Yerler; gözleri açılır; masumiyetlerini yitirirler; hayatlarında ilk kez utanç duygusunu hissederler. “Tanrı’nın Sesi”ni duydukları zaman gizlenmeye çalışırlar, ancak o zaman, Tanrı’nın, kendisinden saklanamayacakları bir Varlık olduğunu keşfederler. Tanrı onlara ne yaptıklarını sorar. Adam eşini suçlar. Eşi yılanı suçlar. Sonuç cennetin kaybedilmesi olur.


Bu olay, içerdiği anlamlar açısından zengindir; ancak ben bu olayın en tuhaf özelliklerinden birini incelemek istiyorum. Kadına “Sancı içinde çocuk doğuracağı” bildirilir. Ardından Adam’a, zahmetli emeklerle geçecek bir yaşamla yüzleşeceği söylenir. Bunu, birbiriyle hiçbir bağlantısı yok gibi görünen üç pasukluk bir dizi izler. Bunlar kulağa gerçekten de konuyla tamamen alakasız gelmektedir:


“Toprağa geri dönene kadar,” [der Tanrı, Adam’a,] “ekmeğini alnının teriyle yiyeceksin; çünkü sen ondan [=topraktan] alınmıştın. Zira tozsun sen ve toza geri döneceksin”. Sonra Adam eşine Hava adını verdi; çünkü [kadın] tüm yaşamın annesi olacaktı. Ardından Tanrı, Adam ve eşine deri giysiler yaptı ve onları giydirdi.

 

Bereşit 3:19-21


Buradaki sorunlar gayet açıktır. Adam, daha az önce, karısını kendisini günaha sevk ettiği için suçlamıştı. Kendisi de faniliğe mahkûm edilmişti. Öyleyse neden tam da bu kavşakta kadına dönüp ona yeni bir isim vermektedir? Ve Tanrı neden, bunun hemen ardından, tam da Eden’den sürülmek üzerelerken, bu çifte bir iyilik yapmakta ve günahlarının simgesinin ta kendisini, utançlarını gizlemek için kullanacakları giysileri vermektedir? Genel atmosfer hiç sebep yokken değişmiş gibidir. Önceki pasuklarda gördüğümüz acı ve sert kırgınlık hali bir anda dağılmakta ve bunun yerini, hem Adam’la eşi arasında hem de Tanrı ile çift arasında yeni bir şefkat havası almaktadır. Raşi o kadar şaşırmıştır ki, ortadaki pasuğun kronolojik anlatımın dışında olduğu önermesinde bulunmuştur. Ona göre bu pasuk, yasak meyvenin yenme hikâyesinin değil, daha önceki, Adam’ın hayvanlara isimler verdiği ve bunu yaparken “kendisine uygun bir eş bulamadığı” sahnenin sonunu işaretlemektedir. Ancak göreceğimiz üzere, durumu açıklamanın tek yolu bu değildir.


Daha da tuhaf olanı, birinci yüzyılda yaşamış Hahamlardan Rabi Meir’in “kotnot or”, yani “deri giysiler” ifadesi hakkında verdiği açıklamadır. “Or” sözcüğü ayin harfiyle yazılıdır ve “deri” anlamına gelir. Rabi Meir ise, bu sözcüğü alef harfiyle okur ki bu durumda sözcüğün anlamı “ışık”tır: “ışıktan giysiler.“ Bu neredeyse mistik denebilecek bir önermedir ve son derece ilgi çekicidir. Acaba ilk insan çifti neden, cennette oldukları zaman değil de oradan ayrılırken İlahi nura gark edilmiş ve kendilerine “ışıktan giysiler” giydirilmiştir?


Rabi Elazar ben Azarya “Bet Midraş’ta (öğrenim evi) yeni bir açıklamanın olmadığı bir öğrenim seansı yoktur” demiştir. Bu doğrultuda, gelin, bu pasaj hakkında yeni bir anlam bulup bulamayacağımıza bakalım.


Adam “tozsun sen ve toza geri döneceksin” sözlerini duyduğunda, bu onun, faniliğinin bilincine ilk kez vardığı anı işaretlemişti. Bundan – bir gün bu dünyanın bizsiz, bizim de bu dünyasız kalacağımız gerçeğinden – daha derin bir farkındalık yoktur. Uygarlığın büyük bir bölümü bu tek gerçeğin etrafında şekillenmiştir: yaşamlarımızın sonlu, ebediyet bağlamında değerlendirildiğinde bir mikrosaniyeden ibaret olduğu; ne kadar uzun yaşarsak yaşayalım vaktimizin sınırlı ve çok da kısa olduğu. Tora, Adam’ın bu keşif karşısındaki düşünceleri hakkında sessiz kalmıştır, ancak biz bu düşünceleri toparlamaya çalışabiliriz. O zamana kadar, ölüm Adam’ın bilincine girmemişti; ama şimdi girmişti. Eğer biz faniysek, bizden sonra yaşamaya ne devam edecektir? Biz artık burada olmasak bile varlığı devam edecek bir parçamız var mıdır? İşte Adam o anda, Tanrı’nın kadına söylediği sözleri hatırlamıştır. Kadın, çocuklar doğuracaktır; evet, sancıyla doğuracaktır, ama dünyaya yeni yaşamlar getirecektir.


Bir anda Adam şunu anlamıştır ki, her ne kadar öleceksek de, eğer çocuk sahibi olma ayrıcalığımız olursa, bizden bir şeyler yaşamaya devam edecektir: genlerimiz, etkimiz, sergilediğimiz örnek, ideallerimiz. Bizim ölümsüzlüğümüz budur. Antik ve modern zamanlarda diğer kültürlerin büyük çoğunluğundan farklı olarak Yahudiliğin tamamının karakterini şekillendiren de bu fikir olmuştur. Babil Kulesi ve II. Ramses’in büyük binaları – Tora’nın bize antik dünyanın imparatorlukları hakkında verdiği bu iki en önemli kesit – faniliğin, zamanın rüzgâr ve kumlarına dayanan anıtlar inşa ederek mağlup edilebileceğine tanıklık eder. Yahudiliğin yaklaşımı ise oldukça farklı olmuştur. Buna göre, faniliği, ideallerimizi çocuklarımızın kalplerine işlemekle, onların da aynısını kendi çocuklarına yapmasıyla ve bunun tarihin sonuna kadar devam etmesiyle mağlup ederiz. Mezopotamyalılar ve Mısırlılar “inşayı” düşünürken, Avraam ve soyunun aklında “inşacılar” vardı (Hahamlarımızın dedikleri gibi: “Onları ‘çocukların’ [banayih] değil, ‘inşacıların’ [bonayih] diye adlandır.”). Böylece Yahudilik, en “çocuk odaklı” inanç haline gelmiştir.


Ancak kişisel ölümsüzlükle, dünyaya getirdiğimiz ve bizden sonra yaşama devam edecek olanlar sayesinde elde ettiğimiz ölümsüzlük arasında kayda değer bir fark vardır. İkincisini tek başına başarmak imkânsızdır. Faniliğinin bilincine varana kadar, Adam eşini yalnızca bir ezer kenegdo, yani genellikle çevrildiği şekliyle “kendisine uygun bir yardımcı” olarak görüyordu. Kadın onun için bir yardımcıydı; eşiti değildi. Onu ilk kez adlandırdığında söylediği gibi: “İsmi ‘kadın’ [işa] olsun; çünkü adamdan [iş] alındı” (Bereşit 2:23). Kadın, Adam’ın gözünde, kendisinin bir uzantısından ibaretti.


Fakat şimdi öyle olmadığını biliyordu. Hava olmadan, Adam çocuk sahibi olamazdı – ve çocuklar, onun ebediyetteki payıydı. Artık onu salt bir asistan olarak düşünemiyordu. Hava başlı başına bir kişiydi – hatta Adam’dan bile fazla; zira fiilen doğumu yapacak olan, Adam değil, Hava’ydı. Bu açıdan, Hava, Adam’ın olabileceğinden çok daha “Tanrı gibi” idi, çünkü Tanrı, yeni yaşamı var edendir.


İşte Adam bunları düşündüğü anda, Hava’ya karşı yönelttiği suçlamalar da sona ermiştir, çünkü fiziksel varlıklarının, “çıplaklıklarının”, sadece bir utanç kaynağı olmadığını görmüştür. Karı-koca arasındaki fiziksel ilişkinin manevi bir boyutu vardır. Bir düzeyde bu en hayvansal arzudur, ancak başka bir düzeyde bu ilişki, Tanrısal yaratıcılık – yani “sevgi yaşam yaratır” – ilkesinin ta kendisine en yaklaştığımız eylemdir. İşte Adam, kadına dönüp, onu ilk kez bir kişi olarak gördüğü ve onu kişisel bir isimle – Hava; “yaşam veren” – adlandırdığı zaman olan budur. Bu anın anlam ve önemi ne kadar vurgulansa azdır. Konu, Adam’ın eşine daha önce bir isim vermiş ve şimdi başka bir isim veriyor olması değildir. Daha önce Adam ona hiç isim vermemiştir. Onu “işa”, yani “kadın” diye tanımlamıştır ki bu bir cins isimdir; özel isim değil. (Yeri gelmişken, Adam’ın da şimdiye kadar bir özel ismi yoktu. Sadece a-adam, yani “adam” olarak adlandırılmıştır ve bu sözcük, bu ilk anlatımda 21 kez [3x7] geçmektedir. Böylece adam, ancak kadına bir özel isim verdikten sonra kendisi de bir özel isim sahibi olmuştur: Adam.)


Özel isimlerin ortaya çıkmasıyla birlikte kişi kavramı doğmuştur. Bir cins isim, ortak karakteristiklere sahip bir sınıfı, bir “şeyler grubunu” belirtir. Cins isimler, aynılıktan ve dolayısıyla ikame edilebilirlikten bahseder. Bir kemer kaybedersek, yerine başka birini satın alabiliriz. Eğer arabamız çalındıysa, yerine başka birini koyabiliriz. “Kemer” ve “araba” cins isimlerdir; her iki durumda da bunlar, işlevleri doğrultusunda tanımlanmış nesnelerdir.


Bir özel isim ise farklıdır. Bir sınıfı veya bir “şeyler grubunu” değil, tüm bireyselliğiyle bir bireyi belirtir. Bir özel ismin başlıca taşıyıcısı, bir kişidir. Kendilerine karşı özel bir duygu beslediğimiz kişi olmayan varlıklara – örneğin evcil hayvanlara – bu gibi özel isimleri ancak bir anlam uzantısı olarak veririz. “Özel isim” ve “kişi” kavramları yakından bağlantılıdır. Biri olmadan diğeri olamaz. Kişiler hakkındaki en önemli ahlaki gerçek, kimsenin bir başkasıyla ikame edilebilir olmadığıdır. Kişiler olarak hepimiz benzersiziz. “Bir insan aynı kalıptan çok sayıda madeni para yaptığında hepsi aynıdır” demişlerdir Hahamlarımız “[Bunun aksine,] Tanrı herkesi aynı surette – Kendi suretinde – yapar ve yine de kimse başkasıyla aynı değildir” (Mişna Sanedrin 4:5).


İnsan yaşamına onur ve kutsiyetini veren budur. Bu olmasaydı sevgiyi bilemezdik – çünkü en birincil anlamıyla sevgi, daima kişiye yöneliktir: her biri kendi benzersiz nitelikleriyle olmak üzere şu adama, o kadına, bu çocuğa vb. Gerçekten seven biri, soyut bir şekilde sevmez. Şir Aşirim’deki âşığın, sevdiği kadın hakkında asla yorulmadan dile getirdiği tarif, genel bir kadın tarifi değildir. Onun saçlarını, yanaklarını, gözlerini, ağzını, kısacası, onu o yapan niteliklerini tarif eder.


İnsani sevgiye kendine özgü duygusallığını ve kırılganlığını veren de budur. Tıpkı bizim gibi, sevdiğimizin de zaman içinde yaşlanacağını, öleceğini ve yerinin asla doldurulamayacağını biliriz. Eğer hiç ölmeyeceğimizi bilseydik, bize sonsuzluk duygusu veren hiçbir şeye gereksinim duymazdık. Ancak bir gün öleceğimizi bildiğimiz için, başımıza gelebilecek en harika şeylerden biri, iki ruhun temas ettiği ve birlikte fanilik uçurumunun üzerine bir köprü kurdukları o zaman-üstü andır (asla unutmayacağımızı bildiğimiz o an). Şir Aşirim “Çünkü ölüm gibi şiddetlidir aşk; mezar gibi amansızdır tutkusu” dediğinde kastettiği budur (Dylan Thomas bu fikri “Sevenler kaybolsa da aşk kaybolmaz; ve ölümün hiç hükmü olmaz” sözleriyle dile getirmişti).


Başka ve daha genel bir düzeyde, insan yaşamına kutsiyetini veren budur. “Tek bir yaşam, bir evren gibidir” demişlerdir Hahamlarımız. Günün birinde robotlar ne kadar insana-benzer hale gelirlerse gelsinler, bir makine ile bir insan arasında bu temel fark daima var olacaktır. Makineler başkasıyla değiştirilebilir. İnsanlar değiştirilemez.


Adam’ın eşine dönüp ona bir özel isim – Hava – verdiği an, uygarlık tarihinde bir dönüm noktasıydı. Tanrı bu ilk çifte işte o anda ışıktan giysiler giydirmişti. Çünkü diğer insandaki “Tanrı’nın suretine” uygun şekilde karşılık vermemiz, ancak birbirimizi onuru tartışma konusu edilemeyecek kişiler olarak gördüğümüz zaman olur. Bir bakıma, Yahudiliğin bütünü – veya en azından mitsvot şeben adam lehavero, yani “insanlar arasındaki emirler” – bu fikre ilişkin geniş bir tefsir niteliğindedir. Adalet, merhamet, tsedaka, şefkat, fakirleri dikkate alma, akranımızı ve yabancıyı sevme, nazik konuşma ve başkalarının kolayca incinebilecek duygularına karşı duyarlı olma kurallarının hepsi, diğer insanlara Tanrı’nın birer sureti ve benzeyişi olarak saygı gösterme temasının varyantlarıdır.


Bu fikir daha derine de iner. Başka insanlara yaklaşma şeklimizle Tanrı’ya yaklaşma şeklimiz arasında yakın bir bağ vardır – ve bu da, bir cins isimle bir özel isim arasındaki farkta ifade edilir.


Tanrı hakkında birçok tarif varsa da, bunların ikisi önde gelir: Elokim ve telaffuz etmemiz yasak olan, genel olarak A-Şem olarak bilinen Dört Harfli İsim. Hahamlarımız bu ikisi arasında bir ayrım yapmışlar, Elokim’in Tanrısal yargıyı, A-Şem’in ise Tanrısal merhameti ifade ettiğini söylemişlerdir. On birinci yüzyılda yaşamış şair ve filozof Rabi Yeuda A-Levi ise farklı bir ayrım yapmıştı. E-l sözcüğü genellikle paganlar tarafından bir tanrıyı ifade etmek için kullanılırdı. Onlar tanrı derken, bir doğa kuvvetini kastederlerdi (güneş, fırtına, yeryüzü, deniz ve antik dönemlerde tapılan diğer çok sayıdaki ilah). Monoteizm, bu güç veya kuvvetlerin hiçbirinin nihai gerçekliği temsil etmediği konusundaki ısrarın ta kendisi olagelmiştir ve hâlâ da öyledir. Bunların her biri o nihai gerçekliğin yalnızca bir parçasıdır. Bir olan Tanrı, tüm güçlerin külliyetidir. Bu durum Elokim sözcüğüyle temsil edilir. Bu sözcük kolektif bir cins isimdir ve “kuvvetlerin kuvveti” anlamına gelir. Elokim, doğada, yaratılış bütününün enginlik ve karmaşıklığında karşılaştığımız haliyle Tanrı’dır.


Buna karşılık, A-Şem, bir cins isim değil, bir özel isimdir. Tanrı’ya bir güç, hatta bir güçler külliyeti olarak değil, bir kişi olarak, bir “Sen” olarak hitap eder. A-Şem, bize konuşan ve bizim konuştuğumuz, bizi bir kişinin sevdiği gibi seven, dualarımızı dinleyen, başarısızlıklarımızı bağışlayan, kriz zamanlarında bize güç veren ve bize yaşam yolunu öğreten Varlık’tır. Yahudi düşünce tarihinin en derin öğretilerinden birinde, Rabi Yeuda A-Levi, Elokim ve A-Şem arasındaki farkın, Aristo’nun Tanrısı ile Avraam’ın Tanrısı arasındaki fark olduğunu öğretmiştir.


Bir filozof, evrenin bir yazarı, bir yaratıcısı, bir ilk sebebi, bir “ilk devindiricisi” olduğu hakkında farkındalığa erişebilir. Ancak Tanrı’ya bir kişi olarak yaklaşmak, yalnızca bir peygamberin (veya Avraam’ın bir evladının ve peygamberler ulusunun) yapabileceği bir şeydir. A-Şem, Kendisi ile yaratılışın ögelerinde değil, vahiyde, ilahi açığa çıkışta karşılaştığımız haliyle Tanrı’dır.


Şimdi Tora’nın metnine geri dönersek, dikkate değer bir olguyla karşılaşırız. Bereşit 1’de, Tanrı, Elokim olarak tarif edilmektedir. Perek 2 ve 3’te A-Şem-Elokim olarak adlandırılmaktadır. Perek 4’te ise ilk kez yalnızca A-Şem İsmi ile anılmaktadır. Bu perekler içinde bir şeyler değişmektedir: Tanrı değil  (çünkü O değişmez), ama insanın Tanrı hakkındaki algısıdır değişen.


Evrenin doğuşundan ve kaosun içinden yavaşça düzenin çıkmasını anlatan ilk perekte, insan doğanın bir parçasıdır. DNA’mızın kayda değer bir kısmını diğer yaşam formlarıyla paylaştığımıza dair keşifteki (kısmi) hakikat budur. Tanrı’nın Elokim, yani doğanın yazarı olarak tarif edilmesinin sebebi de budur. Perek 2 ve 3’te insan dil kullanmaya başlar. Targum’un sözleriyle “konuşan bir varlık” haline gelir. Tanrı, çeşitli yaşam formlarını, “her birine ne isim vereceğini görmek için” ona getirir: “Adam her canlıya ne isim verdiyse, ismi o olacaktı”. Ancak bu aşamaya kadar adam yalnızca cins isimleri kullanmıştır; önce hayvanlar için, sonra da işa, yani “kadın” adını verdiği eşi için. Bu noktada adam, doğadan kültüre geçmiştir (ki dil bunun ilk adımıdır), fakat “kişi” kavramını henüz anlamış değildir. Tora, A-Şem İsmi’ni ancak, adam eşine bir özel isim verdikten sonra kullanmaktadır. Adamın Tanrı’yı bir “kişi” olarak anlayabilmesi yalnızca eşinin de bir “kişi” olduğunun farkına varmasından sonra olmuştur.


Yahudilik, monoteizmin – yalnızca tek bir Tanrı’nın var olduğunun – keşfinden çok daha fazlasıydı. Tanrı’nın Bir olduğu fikri Elokim sözcüğünde mevcuttur. Yahudilik bunun ötesinde, Tanrı’nın bir “kişi” olduğunun – bizim, sevgileri, korkuları, ümitleri ve hayalleri olan “kişiler” olduğumuz gerçeğinin [bazı yeni Darwincilerin iddia ettikleri gibi] evrimin kazara bir yan ürünü değil, kozmosun nihai gerçekliğinin bir yankısı olduğunun – da keşfiydi. Biz gen üreten makineler değil, birer kişiyiz. Her birimiz benzersizdir, yeri doldurulamaz niteliktedir; buradadır, çünkü burada olmasını Tanrı istemiştir. İşte dünyayı dönüştüren A-Şem kavramı budur – ve Adam’ın, Tanrı’ya bir “kişi” olarak cevap verebilmesi, ancak Hava’ya bir “kişi” olarak cevap vermesinden sonra mümkün olmuştur. Ve bizimle Tanrı arasındaki ilişkiyi düzene sokan emirlerin, diğer insanlarla aramızdaki ilişkileri düzenleyen emirlerden ayrılamaz olmasının sebebi de budur.


O üç pasuğun sıra dışı görünen konumunu işte şimdi anlayabiliriz. Adam, kendi faniliğini keşfedince, varlığını devam ettirebilmesinin tek yolunun, bir sevgi eylemi yoluyla dünyaya gelen çocuklar olduğunu görmüştür. Bu da, ölümsüzlüğe tek başına değil, ancak iki kişinin birleşimiyle ulaşılabileceğini fark ettiği anda olmuştur. Adam ilk kez, eşine başlı başına bir kişi olarak bakmış ve bunu, ona bir özel isim vererek ifade etmiştir. Bunu yaptıktan sonra, Tanrı’yı da O’nun Özel İsmi A-Şem yoluyla deneyimleyebilmiştir. O anda insanlık salt biyolojik bir tür olmaktan çıkmış ve homo religiosus, yani Tanrı’yı arayan ve A-Şem’le – insanı arayan Tanrı’yla – buluşan insan haline gelmiştir. Dil, ilişkiler ve “kişi” olmanın ne demek olduğu hakkındaki bir hikâye olan Bereşit’in ilk üç bölümünün derin mesajı budur.


Yahudilik, başka bir insan için hissettiğimiz sevginin bizi Tanrı sevgisine sevk etmesinin ve bizi ışıktan giysilerle sarmalamasının hikâyesidir.

 

Çeviren:Moshe Farsi

 

 

 

 

Yorumlar


Bizi Takip Edin
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page