

YAŞAM KİTABINA YAZILMAK MI YAZMAK MI?
Roş Aşana yaklaşıyor… Sana hiç, hayatının her anında Yaradan’la birlikte kendi yolunu yeniden inşa etme gücüne sahip olduğunu söyleyen oldu mu? Yeni bir yılın eşiğinde dururken çoğumuz kaderimizi, geçmişimizi, yaptığımız hataları ve başımıza gelenleri düşünürüz. “Acaba benim için ne yazıldı?” diye sorarız. Yahudi geleneği bize şunu hatırlatır: Her şey Yaradan’ın elinde olsa da, insanın seçimi hâlâ kendi elindedir. Biz bu dünyaya sadece olup bitenleri izlemek için gelmedik.


EŞ RUHU VAR MI?
Eş ruh... Bunu duyduğunda aklına ne geliyor? Belki sakin bir liman, seni anlayan gözler, Ruhunu okşayan sözler... İki yarımın mükemmel birleşimi, değil mi? Hollywood filmlerinin, romantik şarkıların bize anlattığı o tatlı masal. Bu masal güzeldir ama eksiktir. Gerçek eş ruh… O bir liman değildir. O, bazen fırtınanın ta kendisidir. Hayatına sakin bir melodiyle girmez. Bazen bütün orkestrayı susturan, kulakları sağır eden o tek ve güçlü notayla gelir. Ve o geldiğinde, inşa et


Şükredebilmek de bir lütuftur
Yahudi geleneğinde şükür, yalnızca "teşekkür ederim" demek değildir. Şükür, dünyaya Yaradan'ın gözünden bakmayı öğrenmektir. Her sabah gözlerimizi açar açmaz söylediğimiz ilk söz tesadüf değildir: "Mode/ moda Ani lefaneha..." Daha ayağımız yere basmadan, daha hiçbir şey başarmadan, daha gün başlamadan önce teşekkür ederiz. Çünkü Tora bize önce sahip olduklarımızı görmeyi öğretir. İnsan çoğu zaman nimet eksikliğinden değil, nimet körlüğünden acı çeker. Bir evi vardır ama içi


Kor mu sevgi mi?
Biri canını yaktığında, sana haksızlık ettiğinde, kalbini kırdığında ne hissettiğini hatırla. İçinde bir ateş yükselir: Öfke... Kırgınlık... İntikam arzusu... İnsan o an şöyle düşünür: "Bunun bedelini ödemeli." Fakat Tora bize çok farklı bir sır öğretir, bilgelerimiz şöyle der: "Öfkelenen kimse, sanki putperestlik etmiş gibidir." (Şabat 105b) Çünkü öfke, insanın dünyayı yalnızca kendi acısının gözünden görmesine neden olur. Oysa emuna bize şunu öğretir: Hiç kimse, A-ŞEM'İ


Eve dönüş yolunu hatırlıyor musun?
Tişa Beava ilerlerken... Sana hep karanlıkta bekleyen bir düşmandan bahsettiler. Sanki bütün savaş dışarıdaymış gibi…Sanki seni yolundan ayıracak güç, senden bağımsız bir varlıkmış gibi… Oysa Tora bize bambaşka bir şey öğretir. En büyük mücadele insanın kendi yüreğinde başlar. Bilgelerimiz, insanın içinde iki eğilim bulunduğunu söyler: Yetser A Tov ve Yetser Ara. Biri insanı ışığa, merhamete ve hakikate çağırır; diğeri korkuya, öfkeye, umutsuzluğa ve ayrılığa çeker. Yetser


Dar Boğazlardan Genişliğe Yolculuk
Ben AMetsarim (בין המצרים), 17 Tamuz ile 9 Av ( Tişabeav) arasındaki üç haftalık dönemdir. Adı, Ağıtlar 1:3 pamuğundan gelir: "Bütün takipçileri onu dar boğazlarda yakaladı." İbranice "metsar" kelimesi sadece fiziksel bir sıkışmışlığı değil; duygusal, zihinsel ve ruhsal daralmayı da ifade eder. Hayatımızda hepimizin zaman zaman içinde bulunduğu "dar boğazlar" vardır. Karar verememek, sürekli aynı döngüleri yaşamak, değersizlik hissetmek, korkuların bizi yönetmesi, geçmişi b


Kazanan, iradesini dayatan kişidir
Gerçek zafer, yalnızca yok edilen yerlerin sayısıyla, atılan bombaların tonajıyla veya yıkımın görüntüleriyle ölçülmez. Gerçek zafer çok daha derin bir şeyle ölçülür: “kimin iradesini diğerine dayattığıyla.” Bu, Clausewitz'in klasik fikriyle tamamen örtüşüyor: “Savaşın amacı, düşmanı kendi irademizi yerine getirmeye zorlamaktır.” Bu sadece dış savaşla ilgili değil. Oslo Anlaşmalarından bu yana Gazze, egemenliğin kısmen teslim edilmesinin korkunç bir örneği haline geldi: Sa


Sessizliğin içinden doğan krallık
Bazı insanlar tarihin merkezinde durur. Bazılarıysa tarihin kaderini değiştirir ama isimleri neredeyse hiç duyulmaz. Kral David’in annesi Nitsevet bat Adael, işte böyle bir kadın. Tanah onun adını neredeyse hiç söylemez çünkü bazen en büyük hikâyeler sessizlikte yazılır. Yahudi geleneği anlatır: David’in babası İşay büyük bir tsadikti ancak bir dönem soyuyla ilgili derin bir halahik korkuya kapıldı. Çünkü David’in soyunun kökeninde Rut vardı; yani Moavlı Rut. Her ne kadar h


Sivan Ayı: Çölde Duyulan Ses
Sivan ayı, içsel olarak bir çağrıdır. Bu ayda hem Tora verilir hem de Toramızın 4. Kitabı olan Bamidbar’ı okuruz. Tesadüf değil çünkü insan ancak kendi içsel çölünden geçtiğinde hakikati duymaya başlar. Çöl ilk bakışta boşluk gibi görünür. Sessizdir. Belirsizdir. Konfor sunmaz. Tıpkı hayatımızdaki geçiş dönemleri gibi… Nereye gittiğimizi tam bilmediğimiz, eski benliğin artık yetmediği ama yenisinin de henüz doğmadığı zamanlar. İşte çoğumuz bu alanlardan kaçmak isteriz. Heme


İçeride kimse var mı?
Yahudi düşüncesinde amaç “dünyadan kaçmak” değil, tam tersine bu dünyayı (Olam Aze) anlam ve kutsiyetle doldurmak. Yani özlem “bedenden kurtulmak” değil, burada ilahi olanı açığa çıkarmak... Midraşik bir anlatı gibi düşünelim: İnsan yaratılmadan önce, ruhu Gan Eden’de, Şehina’nın (İlahi Varlık) ışığı altında duruyordu. Orada ne eksiklik vardı ne kırıklık; her şey tam, her şey bütündü. Ve yine de Kutsal Olan, mübarek olsun, ruha şöyle dedi: “Git ve aşağı in.” Ruh titredi ve




















