Bu topraklar kimin? 4: Neden Egemenlik ve Neden Filistin?
- 22 Tem
- 8 dakikada okunur

Bu sorunun cevabı "Çünkü Tevrat'ta Tanrı bu toprakları Yahudilere vaat etti"den çok daha karmaşıktır.
Bir önceki yazıda Arap liderliğinin Yahudi egemenliğini neden reddettiğini ve 1947 BM Bölünme Planı'nı neden kabul etmediğini incelemiştik.
Bu kez madalyonun diğer yüzüne bakalım: Yahudiler neden bir devlet kurmakta bu kadar ısrarcıydılar? Ve eğer amaç yalnızca güvenli bir sığınak bulmak olsaydı, neden bunu dünyanın herhangi bir yerinde değil de mutlaka Filistin'de gerçekleştirmek istediler?
Bu soruya çoğu zaman tek cümlelik cevap: "Çünkü Tevrat'ta Tanrı bu toprakları Yahudilere vaat etti"dir.
Oysa gerçek çok daha karmaşıktır. Ne modern Siyonizm yalnızca dini bir hareketti ne de Filistin'in seçimi de sadece inanç temelli gerekçelere dayanıyordu. Hareketin içinde dindarlar da vardı, sekülerler de. Onları birleştiren ortak amaç, Yahudi halkının kendi kaderini tayin edebileceği egemen bir yurdun tarihsel anavatanında kurulmasıydı.
Bu sorunun cevabı iki bin yıllık sürgün deneyiminin şekillendirdiği kolektif hafızada, Yahudi halkının tarihsel kökenlerinde, 19. yüzyılda yükselen milliyetçilik akımında ve dönemin siyasi gerçeklerinde yatmaktadır.
Üç bin yıllık kesintisiz bağ
Yahudi halkının Filistin'le bağı modern Siyonizm'den çok daha eskidir. Yahudi geleneğine göre İsrailoğulları yaklaşık MÖ 13. yüzyılda Kenan topraklarına yerleşmeye başladı. Arkeolojik ve tarihsel bulgular ise MÖ 11. yüzyıldan itibaren bölgede İsrailli toplulukların, ardından İsrail ve Yahuda krallıklarının varlığını göstermektedir. Yaklaşık 900 yıl boyunca ve ara sıra yabancı egemenlik dönemlerine rağmen Yahudilerin siyasal, dini ve kültürel yaşamlarının merkezi bu coğrafya oldu.
Kudüs, Kral Davut döneminde başkent; Süleyman Tapınağı ise Yahudi ulusal kimliğinin simgesi haline geldi. Ülke MÖ 63 yılında Roma egemenliğine girdi.
Roma'nın Yahudi isyanlarını bastırmasının ardından çok sayıda Yahudi sürgüne gönderildi veya göç etmek zorunda kaldı. Yahudi diasporası oluştu. Ancak Filistin Yahudi kimliğinin merkezindeki yerini kaybetmedi. Aksine, kaybedilen vatan iki bin yıl boyunca Yahudi kolektif hafızasının en güçlü unsurlarından biri haline geldi.
Titus Ark’ı üzerindeki kabartmalar, MS 70 yılında Kudüs'teki İkinci Tapınağın yağmalanışını ve kutsal eşyaların Roma'ya götürülüşünü tasvir eder.

Vatana bağlılık tarih kitaplarında kalmadı, günlük yaşamın içinde de sürekli yaşandı.
Diasporadaki Yahudiler, dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar dualarını Kudüs'e yönelerek ettiler ve sinagoglarını Kudüs'e bakacak şekilde inşa ettiler. Müslümanlar için Mekke ne ifade ediyorsa, Yahudiler için de Kudüs ibadetin yönü ve manevi merkezi olarak benzer bir anlam taşır.
Bu özlem Yahudi ibadetinin en önemli metinlerinde de yer aldı. Günde üç kez okunan “Amida” duasında Kudüs'ün yeniden inşası ve sürgündeki Yahudilerin yeniden bir araya gelmesi için dua edilir.
Pesah (Hamursuz) ritüelinin sonunda ve (Kefaret günü) Yom Kippur'un sonunda söylenen “Leşana Habaa Beyeruşalayim” - "Gelecek yıl Kudüs'te" dileği ise iki bin yıl boyunca kuşaktan kuşağa aktarıldı.
Bu kolektif hafızanın en güçlü ifadelerinden biri, Babil sürgünü sırasında kaleme alınan ve kaybedilen vatanın ve geri dönüş umudunun sembolü hâline gelen, Tevratın Mezmur – İlahiler bölümünde yer alan 137. Mezmur 'dur.

Bugün Yahudi düğünlerinde damadın ayağıyla bir cam bardağı kırması da aynı hafızanın sembolik bir devamıdır.
Bu gelenek çoğu zaman yanlış biçimde "uğur getiren" bir ritüel olarak yorumlansa da asıl anlamı, hayatın en mutlu anında bile Kudüs'ün yıkılışını ve sürgünü hatırlamaktır. Bu nedenle bardağı kırmadan önce damat "Seni unutursam ey Kudüs sağ elim hünerini unutsun dilim damağıma yapışsın en mutlu günümde seni anmazsam..." sözlerini tekrarlar.
Mezmur 137 yalnızca Yahudi geleneğini değil, dünya kültürünü de etkiledi. Giuseppe Verdi'nin Nabucco operasındaki "Va, pensiero" korosu ile Boney M.'in "By the Rivers of Babylon" şarkısı, Babil sürgünündeki Yahudilerin vatan özlemini milyonlara taşıdı.
Sürgün boyunca Yahudilerin Filistin'le bağı yalnızca manevi düzeyde de kalmadı. Filistinde Kudüs dışında Hebron, Safed ve Tiberias'ta Yahudi toplulukları yüzyıllar boyunca varlıklarını sürdürdü.
Sayıları dönem dönem azalsa da bu yerleşimler hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmadı. Böylece hem fiziksel hem de kültürel bağ kesintisiz biçimde devam etti. 19. Yüzyılın ortalarından itibaren, daha Yahudi göçü başlamadan bile Yahudiler Kudüs’te çoğunluktaydılar.
Yaklaşık iki bin yıl boyunca farklı kıtalara dağılmış bir halkın aynı şehre yönelerek dua etmesi, en mutlu gününde bile Kudüs’ün yıkılışını hatırlatma geleneklerini yaşatması ve bunu kuşaktan kuşağa aktarması dünya tarihinde ender rastlanan bir sürekliliktir.
Bu nedenle modern Siyonizm, unutulmuş bir ülkenin yeniden keşfi değil Yahudi kolektif hafızasında hiç kaybolmamış bir tutkunun modern çağın siyasal diliyle yeniden ifade edilmesi olarak görülebilir.
Modern milliyetçilik ve Siyonizm'in doğuşu
Yahudilerin Filistin'le tarihsel bağı yeni değil. Yeni olan, bu bağın 19. yüzyılın sonunda Avrupa'da yükselen milliyetçilik akımının etkisiyle modern bir ulusal harekete dönüşmesi.
Buna sadece Yahudilerin yaşadıkları değil, 19 yüzyılda Avrupa'nın geçirdiği büyük siyasal dönüşümün katkısı da büyüktür.
Fransız Devrimi'nin ardından Avrupa'da milliyetçilik hızla yükseldi. Birçok halk ortak tarih, kültür ve kimlik temelinde kendi ulusal devletini kurmaya yöneldi.
Yahudi aydınları da şu soruyu sormaya başladılar: Eğer diğer halkların kendi kaderini tayin etme hakkı varsa, Yahudi halkı neden bundan mahrum olmalıydı?
Başlangıçta birçok Yahudi, Avrupa'da kazanılan vatandaşlık haklarının ve hukuki eşitliğin sorunu çözeceğine inanıyordu.
Ancak özellikle Doğu Avrupa'daki pogromlar, yükselen antisemitizm ve Fransa'daki Dreyfus Davası, eşit yurttaşlığın her zaman toplumsal kabul anlamına gelmediğini gösterdi.
Birçok Yahudi düşünürü için sorun artık yalnızca bireysel haklar değil, Yahudi halkının güvenliğini ve geleceğini kendi eline alabilmesiydi.
Osmanlı İmparatorluğu ve diğer İslam ülkelerinde yaşayan Yahudiler, çoğu zaman Avrupa'dakinden daha güvenli koşullarda yaşamış olsalar da klasik İslam hukukunda zımmi statüsündeydiler.
Can ve mal güvenliği karşılığında devletin koruması altında yaşıyor, buna karşılık çeşitli hukuki ve toplumsal kısıtlamalara tabi oluyorlardı.
Hiçbir zaman siyasal egemenliğe sahip bir topluluk olmadılar.
İster Avrupa ister İslam dünyasında yaşasınlar, Yahudilerin güvenliği ve hakları yüzyıllar boyunca egemen güçlerin iradesine bağlı oldu.
Bazen geniş haklara sahip oldular, bazen ağır ayrımcılıkla karşılaştılar; ancak hiçbir zaman kendi gelecekleri üzerinde son sözü söyleyen taraf olmadılar.
Modern Siyonizm'in çıkış noktası da buydu. Bu nedenle hedef yalnızca bir sığınak değil, bağımsız bir devletti.
İşte modern Siyonizm bu tarihsel ortamda doğdu. Yaygın kanının aksine büyük ölçüde seküler bir karakter taşıyan hareketin amacı, dini kurallara dayalı bir devlet kurmak değil, Yahudi halkının ilk kez diğer uluslar gibi kendi kaderini tayin edebileceği egemen bir ulusal yurt oluşturmaktı.
Onları Filistin'e yönelten yalnızca dini inanç değil; üç bin yıllık tarih, iki bin yıllık kolektif hafıza ve Yahudi halkının güvenliğini ilk kez kendi egemenliği altında sağlayabilme düşüncesiydi.
Ancak hareketin önünde hala önemli bir soru vardı: Eğer amaç güvenli bir Yahudi devleti kurmaksa, neden dünyanın başka bir bölgesi değil de özellikle Filistin tercih edildi?
Neden başka bir yer değil?
Filistin boş bir toprak değildi. Ancak Osmanlı döneminin sonlarında, nüfus yoğunluğu bugünkü düzeyde olmayan; farklı toplulukların birlikte yaşadığı, geniş tarım arazileri ve henüz iskân edilmemiş bölgeler barındıran bir coğrafyaydı.
Modern Siyonizm'in amacı Yahudiler için güvenli bir ulusal yurt kurmaktı.
Bu nedenle hareketin ilk yıllarında, özellikle Avrupa'daki baskılardan kaçan Yahudiler için dünyanın farklı bölgeleri de zaman zaman gündeme geldi.
Rusya'daki pogromlardan kaçan Yahudiler için geçici bir sığınak olarak Arjantin, Sina Yarımadası'ndaki El Ariş ve daha sonra Doğu Afrika'daki "Uganda Planı" dahil birçok bölge tartışıldı.
Pragmatik bir yaklaşıma sahip olan Theodor Herzl, bu pogromların ardından acil korumaya ihtiyaç duyan Yahudiler için bütün seçeneklerin değerlendirilmesini savundu.
Siyonist hareketin büyük çoğunluğu ise farklı düşünüyordu. Onlara göre güvenli bir sığınak bulmak ile Yahudi ulusal sorununu çözmek aynı şey değildi.
Başka bir yerde kurulacak devlet, zulümden kaçan insanlara geçici güvenlik sağlayabilirdi; ancak Yahudi halkının tarihsel kimliğini, ortak hafızasını ve ulusal idealini gerçekleştiremezdi. 1897 Basel Programı'nın hedefi: "Yahudi halkı için Filistin'de kamu hukuku ile güvence altına alınmış bir yurt kurulması" bunu açıkça ifade ediyordu. 1905'te toplanan Yedinci Siyonist Kongresi, Uganda Planı'nı reddetti ve hareketin hedefinin Filistin olduğunu bir kez daha teyit etti.
Bu karar yalnızca dini bir tercih değildi. Filistin'i diğer bütün seçeneklerden ayıran özellik, Yahudi halkının tarihsel anavatanı ve iki bin yıllık kolektif hafızasının merkezi olmasıydı. Hiçbir alternatif bu tarihsel bağı sağlayamazdı.
Nitekim Yahudiler, Filistin'e yerleşmeye Herzl'den çok önce başlamışlardı. 1882'de başlayan göçün kurduğu yerleşimler, Siyonizm'in yalnızca kongrelerde konuşulan bir teori değil, zaten başlamış olan bir dönüş hareketi olduğunu gösteriyordu.
Tam da bu nedenle modern Siyonizm'i klasik Avrupa sömürgeciliğiyle aynı çerçevede değerlendirmek doğru değildir.
Avrupa'nın sömürge projelerinde amaç, uzak toprakları bir ana ülke adına yönetmek ve onun siyasi, askeri veya ekonomik çıkarlarına hizmet etmekti. Siyonizm'in ise arkasında böyle bir ana ülke yoktu.
Siyonizm'in başarısı herhangi bir Avrupa devletinin desteği ve yerleşim politikasıyla değil, Yahudilerin kendi göçleri, kendi kurumları, kendi sermayeleri ve kendi örgütlenmeleriyle gerçekleşti.
Hareket, Avrupa'da doğmuş olmasına rağmen, amacı Avrupa adına yeni bir koloni kurmak değil, yaklaşık iki bin yıl önce egemenliğini kaybetmiş Yahudi halkının tarihsel anavatanında yeniden kendi devletini kurmasıydı.
Ben-Gurion'a atfedilen şu benzetme bu düşünceyi özetler: "Yahudi halkı için başka bir yerde devlet kurmak, kendi annenizi ziyaret etmek yerine, evi daha yakın olduğu için aynı mahallede yaşayan başka yaşlı bir kadını ziyaret etmeye benzer." Başka bir yer daha güvenli ya da daha elverişli olabilirdi; ancak hiçbir yer Filistin'in, yani tarihsel anayurdun yerini tutamazdı.
Siyonizm Avrupa'da doğmuş olabilir; ancak hedefi Avrupa adına yeni bir koloni kurmak değil, Yahudi tarihinin başladığı topraklarda ulusal egemenliği yeniden kurmaktı.
Egemenlik düşüncesinden devlete
19. yüzyılın sonlarından itibaren Filistin'e başlayan Yahudi göçleriyle birlikte devlet kurma hedefi adım adım hayata geçirilmeye başlandı. Kurulan tarım yerleşimleri, yeni kasabalar ve şehirler, eğitim kurumları, hastaneler, ekonomik işletmeler zamanla kendi kendini yöneten bir Yahudi toplumunun temellerini oluşturdu.
Osmanlı döneminin son yıllarında ve İngiliz Mandası döneminde ise daha da hızlanan bu süreçte yalnızca yerleşimler değil, gelecekteki devletin kurumları da ortaya çıktı.
İşçi sendikası ve aynı zamanda ülkenin en büyük işvereni haline gelen Histadrut, seçilmiş temsil organları, sağlık sistemi, İbrani Üniversitesi, Elektrik ve Su şirketleri, ilk banka gibi pek çok kurum henüz bağımsız bir devlet kurulmadan önce fiilen faaliyet gösteriyordu. Filistin'deki Yahudi toplumu, İbranice adıyla Yishuv, birçok tarihçinin ifadesiyle "devletsiz bir devlet" görünümüne kavuşmuştu.
1947-48'e kadar Yahudi liderliği devletin kurumlarını inşa etmeye yoğunlaşırken, Filistinli Arap liderliği bağımsız bir Filistin devletinin kurumsal hazırlığını yapmak yerine, Bölünme Planı'na ve Yahudi devletinin kurulmasına karşı siyasi mücadele yürüttü. Bu nedenle 1947'de Filistin'deki iki toplum, devletleşme bakımından aynı noktada değildi.
Yahudi toplumu onlarca yıl eğitimden sağlığa, ekonomiden yerel yönetime kadar devletin temel kurumlarını oluştururken, Arap siyasi liderliği bağımsız bir devletin altyapısını oluşturacak benzer kurumları geliştirmedi.
Filistin ulusal yönetim kurumlarının büyük bölümünün ancak Oslo Anlaşmaları sonrasında, 1990'lı yıllarda ortaya çıkması, Filistin siyasetinde kurumsal devlet inşasının uzun süre bir hedef olmadığının önemli bir göstergesidir.

29 Kasım 1947'de Birleşmiş Milletlerin kabul ettiği Bölünme Planının önerdiği sınırları Yahudi liderliği kabul etti. Arap liderliği ise Yahudi egemenliğini ilke olarak reddederek planı kabul etmedi.
Bunu izleyen savaşın sonunda, 14 Mayıs 1948'de İsrail Devleti bağımsızlığını ilan etti.
Bu ilan, bir gecede ortaya çıkmış yeni bir oluşumdan çok, onlarca yıl boyunca adım adım inşa edilmiş kurumların, ekonominin ve toplumsal yapının uluslararası sistem içinde resmen egemen bir devlete dönüşmesiydi.
İsrail'in kuruluşu, Yahudi halkının yaklaşık iki bin yıl sonra yeniden siyasal egemenlik kazanması anlamına geliyordu.
Ancak bu gelişme yalnızca Filistin'deki dengeleri değiştirmedi; kısa süre içinde Arap ve Müslüman ülkelerinde yaşayan yüz binlerce Yahudi’nin hayatını da köklü biçimde etkileyecek yeni bir dönemin başlangıcı oldu.
Nasıl ki İslam dünyasında yüzyıllar boyunca şekillenen egemenlik anlayışı ve kültürel hafıza, birçok Arap liderinin Yahudi egemenliğini kabul etmesini zorlaştırdıysa, Yahudi halkının iki bin yıl boyunca koruduğu Siyon ideali ve kolektif hafızası da Filistin'de yeniden egemenlik kurma hedefini canlı tuttu.
Bugünkü çatışmanın kökleri yalnızca 20. yüzyıl siyasetinde değil, yüzyıllar boyunca şekillenen bu iki tarihsel hafızada da aranmalıdır.
İsrail'in kuruluşu yalnızca Filistin'deki Arapları değil, Arap ülkelerinde yaşayan yaklaşık 850 bin Yahudiyi de derinden etkiledi. Bu ve İsraelin kuruluşuyla bölgedeki gelişmeleri ilerideki bir yazıda inceleyeceğim.
***
Bu yazı dizisinde Yahudilerin bu topraklarda hakları olduğunu savundum. Yahudilerin hakları olması başka halkların da hakları olmadığı demek anlamına gelmez. Fakat yaşananlar, uzak ve yakın tarih, savaşlar bu topraklara katkıları göz önüne alınırsa Yahudilerin de en az diğer halklar kadar hakları olmalı diye düşünüyorum.
Bu hak kabul edilmediği sürece buraya barış gelmesi çok zor.
İsak DUENYAS
Yazını diğer bölümleri:
Kaynaklar
Her yazıda kullanılan: United Nations Special Committee on Palestine (UNSCOP), Report to the General Assembly, 1947
Birinci bölüm:
Louis A. Fishman, Jews and Palestinians in the Late Ottoman Era
Gudrun Krämer, A History of Palestine
İkinci bölüm
Üçüncü Bölüm
Bernard Lewis, The Jews of Islam
Benny Morris, 1948: A History of the First Arab-Israeli War
Dördüncü bölüm
Bu bölüm, serinin önceki bölümlerinde kullanılan tarihsel kaynaklar üzerine inşa edilmiştir.
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?



Yorumlar