Bu topraklar kimin 2:Haritaların Söylemedikleri
- 1 gün önce
- 6 dakikada okunur

Dört Harita ve Bir Büyük Yalan
İsrael-Filistin çatışması hakkında sosyal medyada en sık paylaşılan görsellerden biri, "Filistin'in Kaybı" başlığıyla bilinen dört haritadır. İlk haritada neredeyse tüm Filistin yeşil renkle gösterilir. İkinci haritada Birleşmiş Milletler’ in 1947 Bölünme Planı yer alır. Üçüncü harita 1949 ateşkes hatlarını, dördüncü harita ise günümüzde Batı Şeria ve Gazze'deki Filistin bölgelerini gösterir.

Bu dört harita yan yana konulduğunda okuyana basit bir hikâye anlatılır: “Bir zamanlar neredeyse bütün toprak Filistinlilere aitti. Birleşmiş Milletler bunun büyük kısmını Yahudilere verdi; ardından İsrael savaşlarla daha da genişledi ve bugün Filistinlilere yalnızca küçük parçalar kaldı”.
Bu anlatının temel aldatması, dört haritanın aynı şeyi gösterdiğini ima etmesidir. Fakat her biri tamamen farklı bir kavramı ifade eder.
İlk harita, beyaz alanlarla Yahudilerin özel arazi mülkiyetini gösterirken, geriye kalan yeşil alanın Filistinlilere ait olduğu algısını okuyanın zihnine yerleştirir. İşlem tamam, gerisi çorap söküğü gibi gelir.
Bu bir aldatmadır, çünkü yeşil alanın çok ufak bir kısmı Filistinlilerin özel mülkiyetidir. Yeşil alan İngiltere mandası altındaki Filistin’de Yahudi mülkiyeti olmayan alanlardır. Bu alanın neleri kapsadığını inceleyeceğiz.
İkinci harita Birleşmiş Milletlerin önerdiği egemenlik paylaşım planını gösterir. Üçüncü harita 1948 Arap-İsrail Savaşı sonunda oluşan fiilî ateşkes hatlarını yansıtır. Dördüncü harita ise Oslo sürecinden sonra ortaya çıkan idarî ve güvenlik düzenlemelerini göstermektedir.
Başka bir ifadeyle, 1947’den bugüne olan gelişmeleri anlatmak için dört farklı kavram yan yana getirilmektedir: Özel mülkiyet, devlet egemenliği, savaşın sonucu ve idari kontrol. Bunları birbirinin devamıymış gibi sunan çok başarılı bu propaganda pek çok insanı “bütün topraklar Filistin’di, Yahudiler onları aldı” yalanına inandırdı.
Bu makalenin amacı, bu haritaların siyasi yorumunu tartışmak değil. Daha temel bir soruyu cevaplıyor:
1947'de ne paylaşıldı?
Bu paylaşım adil miydi? Birleşmiş Milletler Araplarla Yahudiler arasında tam olarak neyi bölüştürdü? Özel mülkiyeti mi yoksa Osmanlı'dan İngiliz Mandasına devredilmiş kamu arazilerini mi? Yahudilere tahsis edilen ve sıkça tekrarlanan "Filistin’in %56’sı" rakamının ne kadarı gerçekten özel mülkiyetten oluşuyordu? Ne kadarı yaşanabilir, tarıma elverişli veya yoğun nüfuslu bölgelerdi?
Bu sorular cevaplanmadan 1947 Bölünme Planı'nın adil veya adaletsiz olduğu konusunda sağlıklı bir değerlendirme yapılamaz.
1947'de tartışılan yalnızca toprak değildi; toprağın hangi devletin egemenliği altında kalacağıydı. Bölünme Planı uygulanmış olsaydı, her iki devlette de karşı tarafa ait özel mülkiyet varlığını zarar görmeden sürdürecekti. Çünkü BM toprağın sahibini değil, egemenliği düzenliyordu.
Topraklar Kimindi?
En sık duyulan iddialardan biri şudur: "Yahudiler toprağın yalnızca yüzde 6-7'sine sahipti; buna rağmen ülkenin yüzde 56'sı kendilerine verildi." Bu cümledeki rakamlar aynı yukarıdaki haritalar gibi aldatıcıdır çünkü iki farklı kavramı birbirine karıştırır: özel arazi mülkiyeti ve devlet egemenliği.
Osmanlı İmparatorluğu'nda Filistin topraklarının yaklaşık üçte biri şahıslara ait özel mülktü. Geri kalan üçte ikilik arazilerin bir kısmı miri, yani devlet mülkiyetindeydi. Köylüler bu toprakları ekip biçebiliyordu ancak bu toprakların sahibi devletti. 1947 ye geldiğimizde toprakların %27 si Arapların, %6- %9 arası Yahudilerin özel mülkleri (mülk), kalan %64- 67 si ise Osmanlı devlet arazileri: Vakıf ve işlenmeyen “mevat” arazileri olan topraklardı.
Osmanlı'nın Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmasının ardından eski Osmanlı devlet arazileri İngiliz Mandası yönetimine geçti. Dolayısıyla 1947'ye gelindiğinde Filistin'deki toprakların üçte ikisi ne Arapların ne de Yahudilerin özel mülkiyetindeydi. Sosyal medyada sıkça paylaşılan haritaların çoğu bu üçüncü ve en büyük kategoriyi ya hiç göstermez ya da dolaylı biçimde "Arap toprağı" olarak sunar. Birleşmiş Milletlerin bölünme planı ise, bu üç kategorinin tamamını kapsayan bir egemenlik düzenlemesi oluşturur.
Yahudilerin sahip oldukları topraklar
Birinci yazıda anlatılan Filistin’deki Modern Yahudi yerleşimi, 1882'de başlayan Birinci Aliya (göç) ile hız kazandı. Kurulan yerleşimlerin önemli bir kısmı, Avrupa'daki Yahudi yardım kuruluşları ve Baron Edmond de Rothschild’ın mali desteğiyle satın alınan araziler üzerinde inşa edildi.
Sultan Abdülhamid’in, Siyonizm’in kurucusu Theodor Herzl'in 1896 da Filistin'de toprak satın alma talebine “Ben bir karış dahi olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil, milletime aittir” demesiyle Yahudilerin arazi edinmelerini yasakladığı sanılır. Halbuki Abdülhamit’in reddettiği Herzl'in bireysel arazi satın almak talebi değil, devletin borçlarının temizlenmesi karşılığında Filistin’de Osmanlı egemenliği altında siyasi güvencelere sahip bir Yahudi yerleşim projesi talebiydi. Aynı Abdülhamit 1901 de Herzl’e “Dünyada zulüm gören Yahudilerin Osmanlı topraklarına sığınmasını memnuniyetle kabul edeceğini” söylemişti.
Çeşitli kısıtlamalara rağmen arazi alımları durmadı. Rothschild’ın finanse ettiği birçok tarım kolonisi de Abdülhamit ve sonrası dönemlerde kuruldu veya genişledi.
Bu satın almaların önemli bir bölümü, toprağı bizzat işlemeyen ve Filistin’de ikamet etmeyen büyük arazi sahiplerinden gerçekleşti.
Alternatif dört harita
“1947 Bölünme Planında Birleşmiş Milletler Filistin Manda topraklarının %44 ünü nüfusun yaklaşık üçte ikisini teşkil eden Araplara ve %56’sını nüfusun üçte birini teşkil eden Yahudilere tahsis etti.”
Bu tek cümle hemen “ama olmaz ki bu doğru değil” dedirtiyor.
Birleşmiş Milletler bu sınırları New York'ta masa başında çizmedi. 1947'de farklı ülkelerden temsilcilerden oluşturulan UNSCOP (United Nations Special Committee on Palestine), aylar boyunca Filistin'i dolaştı, yerleşimleri ziyaret etti, yüzlerce tanık dinledi ve Birleşmiş Milletlere ayrıntılı bir rapor sundu. Bölünme Planı büyük ölçüde bu raporun tavsiyelerine dayanıyordu.
UNSCOP sınırları belirlerken sadece nüfus oranlarına bakmadı. Özel mülkiyetin yanı sıra kamu arazilerini, mevcut Yahudi ve Arap yerleşimlerini, ekonomik sürdürülebilirliği, limanlara erişimi, ulaşım ağlarını ve gelecekte beklenen kitlesel Yahudi göçünü de değerlendirdi.
BM "Kime ne kadar toprak verelim?" sorusuna değil, "Bu topraklarda ekonomik olarak sürdürülebilecek iki devlet nasıl oluşturulabilir?" sorusuna bir cevap arıyordu.

İlk harita, Filistin'deki özel arazi mülkiyetini göstermektedir. Mavi ile gösterilen Yahudi mülkiyeti büyük ölçüde kıyı ovasında, Galile’nin bazı bölgelerinde ve satın alınan tarım kolonileri çevresinde yoğunlaşmıştır. Toprakların büyük bölümü Yahudilere veya Araplara ait özel mülk değil, beyaz renkte gösterilen Osmanlı'dan İngiliz Mandasına devrolan kamu arazileridir.
İkinci harita, aynı dönemin sıtma ve yaşanabilirlik durumunu göstermektedir. Bugün verimli görünen birçok kıyı ovası ve Hule Vadisi, 20. yüzyılın ilk yarısında bataklıklar ve yoğun sıtma nedeniyle yerleşim açısından son derece elverişsizdi. Yahudilerin özel mülkleri ile sıtma alanlarının neredeyse bire bir örtüşmesi tesadüf değil. Bu bölgelerin önemli bir kısmı dönemin koşullarında ekonomik değeri düşük kabul ediliyordu ve Siyonist kuruluşlar tarafından satın alındı. Sıtma İsrail’in sınırlarını nasıl belirledi başlıklı yazımda da belirttiğim gibi Filistin’de 1920'lerde Dr. Israel Kligler öncülüğünde yürütülen sıtmayla mücadele ve bataklıkların kurutulması, bu bölgelerin yaşanabilir hâle gelmesini sağladı. Böylece sağlık haritası aynı zamanda gelecekteki yerleşim coğrafyasının da haritasına dönüştü.
Üçüncü harita ise Birleşmiş Milletlerin önerdiği Bölünme Planıdır. Bu harita ne bir mülkiyet haritasıdır ne de yalnızca nüfus dağılımının bir yansımasıdır. Birleşmiş Milletler, özel mülkiyetin yanı sıra kamu arazilerini, mevcut yerleşimleri, ekonomik bütünlüğü, ulaşım ağlarını, limanları ve gelecekteki gelişme potansiyelini birlikte değerlendirerek sürdürülebilir iki devletli bir çözüm tasarlamaya çalışmıştır. Bölünme Planı'nı yalnızca "%56 Yahudilere verildi" cümlesiyle değerlendirmek, kararın dayandığı tarihsel ve coğrafi bağlamı göz ardı etmek olur.
Aslında bu oran yanıltıcı. İlk bakışta Filistin'in yarısından fazlasının Yahudi devletine bırakıldığı izlenimini verir. Oysa bu alanın yaklaşık dörtte üçünden fazlasını dördüncü haritada gösterilen Negev Çölü oluşturuyor. Yahudi devletine bırakılan alanın büyük kısmını oluşturan Negev ise, yüzölçümü geniş olmasına rağmen atıl, nüfusu son derece seyrek, tarımsal potansiyeli sınırlı ve büyük ölçüde çöl niteliğindeydi.
Negev çölü dışında Yahudi devletine kalan kuzey ve kıyı bölgeleri, Mandater Filistin'in yaklaşık %22-24'üne karşılık gelmektedir. Bu rakam 1947 de Filistin’deki Yahudi nüfus oranının altında bir rakamdır.
Birleşmiş Milletler özel mülkiyeti kamulaştırmıyor, devlet egemenliğini düzenliyordu. Dolayısıyla bölünme planında kriter özel mülk değildi. Bir devlet sınırları içinde farklı etnik gruplara ait özel mülkiyetin bulunması uluslararası hukukta bugün de olağan bir durumdur.
Haritalar arasındaki benzerlik tesadüf değildir: Bu üç harita birlikte okunduğunda ilginç bir tablo ortaya çıkar ve hikâye değişir: Yahudilerin satın aldığı arazilerin önemli bir bölümü sıtma ve bataklık nedeniyle ekonomik değeri düşük bölgelerdeydi. Bu bölgeler büyük yatırımlarla yaşanabilir hale getirildi ve BM'nin Yahudi devleti için öngördüğü coğrafyanın önemli bölümünü oluşturdu.
İşte bu nedenle bütün haritaları birlikte değerlendirmek gerekir. İlk harita özel mülkiyetin nasıl dağıldığını, ikinci harita hangi bölgelerin uzun yıllar sıtma ve bataklık nedeniyle yerleşime elverişsiz olduğunu gösterirken üçüncü harita ise Birleşmiş Milletlerin bütün bu gerçekleri dikkate alarak çizdiği siyasi çözüm önerisidir.
Sonuç
Bu gerçeklerin ışığında, "Dış ülkelerden gelen Yahudiler binlerce yıldır burada yaşayan Arapların topraklarını çaldılar" şeklindeki yaygın anlatıyı gözden geçirmek gerekir. Tarih ve yaşananlar, sosyal medyada dolaşan dört haritanın anlattığından daha karmaşıktır.
1947 Bölünme Planı kusursuz değildi. Ne Arap tarafının bütün Filistin’in bağımsız tek bir Arap ülkesi olması talebini ne de Yahudi tarafının Yeruşalayim (Kudüs) ve Galile’yi istemeleri başta olmak üzere bütün taleplerini karşılıyordu. Bu planın adil olup olmadığı bugün de tartışılmaktadır. Ancak bu tartışmanın sağlıklı yapılabilmesi için önce planın neyi paylaştırdığını doğru anlamak gerekir.
Bu yazıda sosyal medyada dolaşan “dört harita ve bir büyük yalan”ın ilk iki haritasının arkasında yatan gerçekleri sundum. 1947 de Arapların bölünme planını reddetmeleri on yıllarca süren bir diplomatik sürecin son halkasıydı. Bir sonraki makalede, 1947 Bölünme Planı'nın reddedilmesine giden diplomatik süreci ve bu kararın Ortadoğu'nun sonraki yetmiş beş yılını nasıl şekillendirdiğini inceleyeceğim.
İsak DUENYAS
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?



Yorumlar