top of page

 


Lo ke mantiene el puevlo judio endjuntos no es la rasa, ma los ideales, las leyes, tradisiones i kostumbres. Por esto, kada persona puede ser kandidato para entrar al judaizmo. Kuando el kandidato akumple las kondisiones, puede azerse un miembro de la komunidad. Lo mas importante es tener una intinsion sinsera. En el Tanah eskrive ke los ke se izieron judios kon presion, kontinuaron sus viejas kreensias. Los savios del Talmud no akseptaron estas konversiones sin intinsion sinsera.

 

Kuando un non‑judio kere azerse judio, le demandan kon un poko de enkantamiento "deke keres azerte Judio?". Se le amostra ke los judios sufrieron de presiones, persekusion i eksterminasion. Si el kandidato afirma ke ya save estas kozas i malgrado esto todo, el insiste a azerse judio, akeya vez puede ser konsiderado. Los ke keren azersen judios solo por kazarsen kon un judio o por una simple razon, no fueron bien vistos ni por los savios del Talmud ni por los rabinos ortodoksos de oy. Estos kandidatos deven de estudiar las tradisiones i las leyes judias, si no, no pueden tener kontribusyones a la komunidad i pueden trayer problemes. Por esto, no se aksepta su konversyon.

 

De otra parte, por milanyos, munchos ombres i mujeres de diferentes nasiones i rasas entraron al judaizmo i fueron akseptados komo judios sinseros. El kandidato deve pasar por un intensivo proseso de edukasion: ambezarse el ebreo, estudiar la Tora i la istoria judia, i konoser las kostumbres, las leyes i los rituales. El ke nasio judio se ambeza estas kozas naturalmente de su famiya i de su komunidad; ma el ke se konvierte al judaizmo deve estudiarlos en detalyo. Los nombres los mas eskojidos por los ombres son Avram; por las mujeres, Sara i Rut.

 

Los ombres deven azersen berit milla; los ombres i las mujeres deven pasar por el mikve (el banyo ritual). Si el ombre ya se izo berit milla mas antes, se aze una aplikasion suplementaria: el moel toma una gota de sangre i dizen las bendisiones del Berit‑Milla.

 

Si una mujer se izo judia duspues de kedarse prenyada, el ke va naser es inkluido a la konversyon i va naser judio. Esta opinion fue sostenida por Rashi i Moses Isserles.

 

El ke se izo judio deve kontinuar el respekto i las responsabilidades a su madre i padre. En su muerte, mezmo ke no se van a aplikar todas las reglas de dolyo, se deven aplikar unas kuantas komo sinyal de respekto. Es akseptado por los rabinos ke se puede dizir el Kadish por los padres non‑judios. El Kadish es universal i afirma la fe a la buendad de Dio.

 

Si un bebe de madre non‑judia es adoptado por una famiya judia, el bebe es judio mezmo ke no puede dar su akseptasion porke es chiko. Kuando viene a la edad de bar‑mitsva (13 para ombre, 12 para mujer), puede salir del judaizmo, ma si no lo aze, se keda judio para siempre.

 

Es prohibido de arebashar el pasado de un konverso. La Tora dize: “El envitado ke mora kon vozotros va ser komo el nasido entre vozotros i lo vash a ver komo uno de vozotros.”


Dora NİYEGO

 

 

Es ke meldatesh la eskrita de una semana antes?

 












 

İsrael'de son yıllarda en çok tartışılan siyasi ve askeri kavramlardan biri “Nitsahon Muhlat” yani “Mutlak Zafer” ifadesidir. 7 Ekim 2023 sabahı Hamas'ın gerçekleştirdiği saldırı yalnızca İsrael'in güvenlik sistemlerini değil, ülkenin temel değerlerini de sarstı. O tarihten sonra özellikle başbakan ve hükümet üyeleri tarafından sıkça kullanılan bu slogan, başlangıçta toplumun geniş kesimlerinde güçlü bir destek buldu. Ancak zaman ilerledikçe kavramın ne anlama geldiği ve gerçekte kesin zaferin ne denli ulaşılabilir olduğu konusunda şüpheler uyandı.

 

Yakın tarihe baktığımızda, İkinci Dünya Savaşı’nda, İttifak devletlerinin “mutlak bir zafer” kazandıkları tartışmasız kabul edilir. Almanya işgal edildi, ordu teslim oldu, Hitler intihar etti, üst düzey kadrolar yargılandı.

 

İsrael'in kuruluşundan bu yana yürüttüğü savaşların çoğunda da zafer somut bir şekilde tanımlanabiliyordu. 1948 Bağımsızlık Savaşı, 1967 Altı Gün Savaşı ve hatta 1973 Yom Kippur Savaşı sonrasında sonuçlar askeri ve siyasi haritalara yansımıştı. Bir ordunun yenilgisi, bir bölgenin ele geçirilmesi veya bir ateşkes anlaşması zaferin ölçütü olarak kabul ediliyordu.

 

7 Ekim’den bu yana iki buçuk yılı aşkın bir sürenin geçmesine ve Hamas’ın tüm liderlerinin bertaraf edilerek etkisiz hale getirilmesine karşın terör örgütü henüz silahını teslim etmediği gibi iktidar değişikliği de sağlanamadı. Trump’ın planında öngörülen teknokrat hükümet Gazze’de göreve gelebilmiş değil.  

 

Ancak Hamas gibi devlet olmayan bir terör örgütüne karşı yürütülen savaşta “mutlak zafer” kavramı çok daha karmaşıklaşıyor. Aynı durum ülkenin kuzeyi için de geçerli. Hizbullah’ın roket, insansız hava araçları ve son zamanlarda dronlarla hedef aldığı Lübnan sınır hattı ve güvenlik bölgesinde her gün bir asker yaşamını yitirmekte, on binlerce bölge sakininin terk ettiği Kiryat Shmona, Shlomi, Metula, Hanita gibi yerleşimlerdeki halk sığınaklarında yaşamaya mecbur kalmaktadır. Trump’ın zoraki dayattığı ateşkes en azından şu ana kadar İsrael’in elinin bağlandığı bir savaş olarak devam etmektedir.

 

İran boyutu ise çok daha karmaşık. ABD'nin verdiği destek ve savaşın sınırlı  sonuç vermesi, Tahran'ın nükleer gücünün bertaraf edilmesine yönelik soru işaretleri yarattı. Sakız gibi uzayan görüşmelerde ne İsrael’i tehdit eden uzun menzilli balistik roketlerin imhası, ne de Hamas, Hizbullah, Tutsiler gibi vekil güçlerin etkisizleştirilmesinden söz edilmektedir. Bir zamanlar Molla rejiminin değişmesini dillendiren Trump Mücteba Hamaney ile görüşmekten mutluluk duyacağını ifade edebilmektedir.

 

“Mutlak zafer” söyleminin bir başka boyutu da psikolojiktir. 7 Ekim saldırıları İsrael toplumunda yalnızca güvenlik değil, aynı zamanda ulusal özgüven açısından da büyük bir travma yarattı. Bu nedenle hükümetin kullandığı dil, sadece askeri bir hedefi değil, toplumun moralini yeniden inşa etme, bir ölçüde 7 Ekim’i de unutturma çabasını taşıdı.  Kimi kesime göre iktidar “Mutlak Zafer” söylemini siyasi bir araç haline getirdi.

 

Sonuç olarak “Mutlak Zafer” her kesim için aynı anlama gelmiyor. Kimileri için Hamas'ın tamamen ortadan kaldırılması, kimileri için ise İsrael vatandaşlarının güven içinde yaşayabileceği yeni bir stratejik denge anlamına geliyor. Belki de günümüzün asimetrik savaşlarında “kesin zafer”, düşmanı tamamen yok etmekten çok, uzun vadeli güvenliği ve caydırıcılığı yeniden tesis etmek anlamına gelmektedir.

 

Zafer, düşmanın yenilgisi midir, yoksa daha güvenli bir geleceğin kurulması mı? Yanıt bulması gereken soru budur.


Av.Yakup BAROKAS


IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.


Bir önceki yazımı okudunuz mu?






 



Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki her tarafından tarih ve ilginç hikayeler fışkırıyor. İsrael'de Waldheim adlı bir köy olduğunu kaç kişi bilir?


Mesih'i Beklerken Nazi Olmak

Bu ayki planlamadan çıktığımız bir gezide kendimizi Haifa ve Galile'de bulduk. "Alman Kolonisine gezi var" dediler, biz de katıldık ve kendimizi hiç tanımadığım bir dünyanın içinde bulduk. O bölgede yaşayan ve kendini bu konuya adamış rehberimiz, bize içinde yaşadığı Beit Lehem Haglilit’te evinin ve köyünün hikayesini anlattı. Gezinin sonunda yarı müze haline getirdiği evini de ziyaret ettik. Dinlediğimiz hikâye, Mesih'in gelişine hazırlanmak için kutsal topraklara gelen ve sonunda Nazi Almanya’sının gölgesinde kaybolan bir topluluğun hikayesiydi.

 

Tel Aviv'de Sarona'yı, Haifa veya Kudüs'teki German Colony mahallelerini gezenlerin kaçı bu yerleri kuranların Yahudiler değil, 19. yüzyılda Almanya'dan gelen Templer adlı bir Hristiyan hareketin üyeleri olduğunu bilir? Ülkede hatırı sayılır iz bırakmış bu insanlar kimdi ve bugün neredeler?


Mesih’in gelişine hazırlanmak

Templerler (Tempelgesellschaft veya Türkçesi Tapınak Cemiyeti) 1860'larda Almanya’da ortaya çıkan Protestan kökenli bir dini harekettir. Onlara göre Mesih'in ikinci gelişi yakındı ve buna hazırlanmanın yolu Almanya'da oturup dua etmektense, kutsal topraklarda örnek bir Hristiyan toplumu inşa etmekti. Sadece söylemekle kalmadılar, gerçekleştirdiler de.

 

Bu fikir bugün garipsenebilir. Fakat 19. yüzyılın ikinci yarısında Mesih'in dönüşünü bekleyen ve bunun yaklaşmakta olduğuna inanan dini hareketler Avrupa ve Amerika'da oldukça revaçtaydı. Templerlerin farkı kutsal topraklarda koloniler kuran yegâne dini hareket olmalarıydı.

 

İlk girişimlerinde iklim sıcak ve sağlık sorunlarından birçoğu hayatlarını kaybetse de vazgeçmediler, daha iyi hazırlandılar. İkinci dalgada gelenler yanlarında yalnızca dini heyecan değil, sermaye, teknik bilgi ve uzun vadeli planlar getirmişlerdi. Haifa, Yafo ve Kudüs'te planlı koloniler kurdular. Düzenli sokaklar, taş evler, atölyeler, şarap mahzenleri ve modern tarım teknikleriyle kısa sürede dikkat çektiler.


Kutsal topraklardaki Templer nüfusu en yoğun döneminde yaklaşık iki bin kişi kadar oldu. Ancak etkileri nüfuslarının çok ötesine geçti. Bugün bile mirasları yaşamaya devam ediyor. Haifa ve Kudüs'teki German Colony, Tel Aviv’de Sarona, Wilhelma (bugün Bnei Atarot), Waldheim (bugün Alonei Abba) ve Galile'deki Bethlehem HaGlilit ve çevresi bir zamanlar Templer yerleşimleriydi.


Templerler bölgedeki Arap ve Yahudi nüfusla genellikle iyi ilişkiler kurdular. Siyasi amaçları olmadığından diğer topluluklarla iyi geçindiler. Bölgeye tarım, inşaat ve zanaat alanlarında modern teknikler getirdiler. İlk Siyonist yerleşimlerin bazıları Templer yerleşimlerinin planlı yapısından, mimarisinden ve tarımsal yöntemlerinden ilham aldı. Uyumlu ve her bakımdan başarılı bir topluluk olarak görülüyorlardı.


Fırtına yaklaşıyor

Birinci Dünya Savaşı ve Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü Templerleri etkiledi. Almanya’nın tarafını tuttuklarından İngiltere tarafından düşman muamelesi gördüler, bazıları sürgün edildi. Fakat savaş sonu dönmelerine izin verildi, hayatları normale döndü ve 1920 ile 1930'larda İngiliz Mandası altında altın dönemlerini yaşadılar. Tarım, bağcılık, inşaat ve küçük sanayide bölgenin en başarılı topluluklarından biri haline geldiler.

 

Ancak bu yıllarda Almanya'da yükselen yeni bir siyasi hareket, Filistin'deki bu küçük Alman topluluğunun kaderini kökten değiştirecekti: Nazizm.

 

1933'te Naziler ile Siyonist örgütler arasında imzalanan Ha'avara (Transfer) Anlaşması, Alman Yahudilerinin mal varlıklarının bir bölümünü kurtararak Filistin'e göç etmelerini sağlayan pragmatik ve düzenlemeydi. Templerler gerek Nazi felsefesi gerekse Yahudileri tarım ve teknolojide rakip olarak gördüklerinden bu anlaşmaya karşı çıktılar.

 

Filistin’de ilginç bir tezat ortaya çıktı. Bir yandan Almanya'dan kaçan binlerce Yahudi Filistin'e yerleşirken, diğer yandan onlarca yıldır Filistin'de yaşayan Alman Templer topluluğu içinde Nazi Partisi'nin etkisi hızla yayılıyordu.

 

Dini Mesih’ten politik Mesih’e

Hitler'in 1933'te iktidara gelmesinden sonra birçok Templer Nazi Partisi'ne üye oldu. Kolonilerde Nazi bayrakları görülmeye başladı. Gençler Nazi gençlik örgütlerine katılıyor, okullarında Nazi Almanya’sının etkisi hissediliyordu. Templerlerin tamamı Nazi değildi fakat 1930'ların sonuna gelindiğinde Nazi etkisi kolonilerde gözle görülür hale gelmişti. Önemli bir bölümleri Nazi Partisi'ne üye olmuştu. Nazi sembolleri kullanılıyor ve Almanya'daki gelişmeler büyük ilgiyle takip ediliyordu. Hatta Yafo’daki cemaatin başkanı Hitler’i, Tanrı’nın gönderdiğine inanıyordu.

 

Mesih'in gelişine hazırlanmak için Kutsal Topraklara gelen bir topluluğun, politik Mesih Hitler’e hazırlanması herhalde tarihin ironilerinden biriydi.

 

O yıllarda Filistin'de Nazi Almanya’sına sempati duyan çevreler yalnızca Alman kolonileri değildi. Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseyni de giderek Almanya'ya yakınlaşıyor ve Filistin'de birbirinden bağımsız farklı gruplar aynı dönemde Nazilerle iş birliğine yöneliyordu.


Rehberimizin anlattığına göre, bazı Templerlerin Arap silahlı gruplarına silah yardımında bulunduğunu gösteren belgeler, üzerlerinde swastika bulunan silahlar ve silah depolarıyla ilişkin bulgular da mevcut.

 

Bu durum yalnızca Yahudi toplumunu değil, İngiliz Manda yönetimini de endişelendiriyordu. Aynı topraklarda bir yanda Nazi zulmünden kaçan Yahudiler yaşarken, diğer yanda Hitler'e bağlılık gösteren Alman kolonilerinin olması ve Filistin’de Nazi bayraklarıyla yapılan mitinglerin de İngilizlerin hoşlarına gittiği söylenemez.

 

Sonun başlangıcı

1939'da İkinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla İngilizlerin sabrı tükendi. Alman vatandaşlarını potansiyel güvenlik tehdidi olarak görmeye başladılar. Templer kolonileri sıkı gözetim altına alındı. Yüzlerce Templer gözaltına alındı. Bazıları Filistin içindeki kamplara gönderildi. Savaş ilerledikçe büyük bir kısmı Avustralya'daki gözaltı kamplarına nakledildi.

 

1941- 44 yılları arasında 1,000 kadar Templer, İngilizler ile Nazi Almanya’sı arasında gerçekleştirilen esir değişimlerinde Almanya'ya gönderildi. Buna karşılık Bergen-Belsen ve Vittel gibi kamplarda tutulan yaklaşık 550 Yahudi Filistin’e gönderildi. (Bunu son Holokost anma gününde yapılan “Salonda Hatıralar” adlı bir toplantıda bu değişimlerden birinde Bergen Belsen ’den Filistin’e gelerek kurtulan birisi anlatmış, hikâyenin detaylarını bilmediğimden bu kadar Almanın burada ne yaptığını anlamamıştım).

 

Sonuçta, bir zamanlar Filistin'in en başarılı ve en müreffeh topluluklarından birinden savaşın sonunda tek tük Templer kalmıştı.

 

Sürgüne gönderilen Templerler, birinci dünya savaşı sonunda olduğu gibi savaşın bitiminde Filistin’deki kolonilerine geri dönebileceklerini düşünüyorlardı. Ne de olsa bazı aileler birkaç kuşaktır Filistin'de yaşıyor ve Almanya'dan çok bu toprakları vatan olarak görüyorlardı.

 

Ancak Filistin artık aynı Filistin değildi. Holokost'tan kurtulan Yahudilerin bölgeye göçü hızlanmış, Arap-Yahudi çatışması sertleşmiş ve İngiliz Mandası son yıllarına girmişti. Üstelik Templerlerin Nazi'leri desteklemesi Yahudi kamuoyunda büyük bir güvensizlik yaratmıştı.

 

1948'de İsrael'in kurulmasıyla Templer hikayesi fiilen sona erdi. Yeni kurulan devletin Nazilere veya Almanlara hiç tahammülü yoktu. O kadar ki o sıralar Menahem Begin Almanya’dan tazminat fikrine bile karşı çıkmıştı. İsrael Avustralya ve Almanya'da olan Templerlerin geri dönerek kolonileri yeniden canlandırmalarına izin vermedi, mülkleri de millileştirildi. Böylece Templerlerin Filistin’de varlığı son buldu.

 

Bugün büyük çoğunluğu Almanya ve Avustralya’da yaşayan Templerler hala kimliklerini koruyup bir cemaat hayatı sürdürüyorlar. Yaklaşık 2,000 üyeyle aktif topluluk yaşantılarını, inanç kimliklerini ve huzurevi işletmeciliği gibi sosyal faaliyetlerini sürdürmekteler ve gençlerinin kökenlerini öğrenmeleri için İsrael’deki eski yerleşimlerini ziyarete gönderirler. Rehberimiz, oturduğu evi inşa edenlerin bugünkü kuşaklarla temasta olduğunu ve birkaç kez ziyarete geldiklerini de söyledi. “Müze”sinde oturduğu evi inşa edenler, onların çocukları, torunları kısacası bugün hayatta olanların resimleri var.

 

Kalan miras

Daha sonraki yıllarda İsrael ve Batı Almanya arasında yapılan anlaşmalar çerçevesinde Templerlerin geride bıraktığı mülkler için de tazminat ödenmesi konusunda uzlaşmaya varıldı ve 1965'te bu tazminat ödendi. Böylece bir zamanlar Filistin'in dört bir yanına yayılmış olan Alman topluluğunun hikayesi hukuki açıdan da son bulmuş oldu. Hiçbir Templer bugün atalarının yaşadığı yerlerde hak iddia etmiyor.

 

Geriye dönüp bakarsak Templerlerin hikayesi daha da ilginç. Mesih'i beklemek için Filistin'e gelen bu Alman yerleşimciler çalışkan, becerikli kendi içine dönük bir toplumdu. Tarihin merkezine olmak gibi iddiaları da yoktu. Buna rağmen bir süre sonra Alman İmparatorluğu'nun bölgedeki vitrini ve nihayetinde Nazi Almanya’sının temsilcileri haline geldiler. Neye niyet neye kısmet!

 

Kendileri artık burada değiller. Fakat kurdukları yerleşimler ayakta.

Templerlerin kurdukları köylerin bile isimleri değiştirildi. Fakat taş evler, kiliseler, şarap mahzenleri, kendilerine özgü Alman mimarisi, planlı şehircilik anlayışları ve modern tarım yöntemleri ayakta kaldı. Kırmızı kiremit çatılı evleri bugün hala Galile, Haifa, Kudüs ve Sarona'nın karakterini belirleyen unsurlar arasında yer alıyor. Yerleşimleri İsraelin en değerli ve en çok ziyaret edilen bölgeleri arasında yer alıyor.

 

Templerler Mesih'in gelişini hazırlayacak örnek bir toplum kurma amaçlarına ulaştılar mı, bilemiyoruz. Ancak tartışılmayan bir şey var: Bıraktıkları mimari, şehircilik anlayışı, tarım teknikleri ve kültürel miras bugün İsrael'in ayrılmaz bir parçası haline gelmiş durumda.

Birkaç bin kişilik bu Alman yerleşimciler, nüfuslarına nispetle çok büyük bir ayak izi bıraktılar.


İsak DUENYAS

 

Kaynaklar:

Gezi sırasında dinlediklerim – Kobi Fleishman’ın özel arşivi.

 

 

IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.


Bir önceki yazımı okudunuz mu?




Featured Posts
Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Whatsapp
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page