top of page

Bu topraklar kimin 3: Neden çözüm bulunamadı?

  • 7 dakika önce
  • 5 dakikada okunur


Geçtiğimiz ay Oxford'da düzenlenen ve Einat Wilf'in de konuşmacılar arasında yer aldığı “Does Israel Want Peace - İsrael barış istiyor mu?" başlıklı münazarayı izlerken dikkatimi çeken Arap tezini savunanların devamlı yerleşimler, sınırlar, mülteciler ve güvenlik gibi konulardan bahsetmeleriydi. Kanımca asıl önemli konu hiç gündem olmadı: Daha bütün bunlar sorun olmamışken, İsrael’in kuruluşundan yarım asır önce ortaya atılan, Filistin'de egemen bir Yahudi devleti fikri neden Arap dünyasında daha en başından itibaren bu kadar güçlü bir şekilde reddedildi?

 

Bu dizinin ilk iki yazısı nüfus ve toprak konularını ele aldı. Bu yazı ise tek bir soruya cevap arıyor: Neden hep ret?

Bu sorunun cevabı bin üç yüz yüzyıllık İslam hukukundan beslenen, zamanla siyasal kültürün bir parçası haline gelen İslami egemenlik anlayışı ve 20. yüzyılın başlarında gelişen modern Arap milliyetçiliği; yüzyıllar boyunca Müslüman yönetimleri altında zımmi (Arapça ذمي  dhimmi “korunan”) statüsünde yaşayan Yahudilere ilişkin tarihsel algıda arayacağım.

 

Herzl'den 1947'ye: Değişen Teklifler, Değişmeyen Sonuç

Filistin sorununun diplomatik tarihi çoğu zaman 1947 Birleşmiş Milletler Bölünme Planı ile başlatılır. Oysa aşağıdaki kronolojinin de gösterdiği gibi, Herzl'in ilk girişiminden başlayarak yaklaşık yarım yüzyıl boyunca farklı devletler, farklı arabulucular ve birbirinden oldukça farklı çözüm önerileri aynı soruya cevap aradı: Filistin'de Yahudilerin ulusal hakları nasıl tanınabilir ve Araplarla nasıl uzlaşma sağlanabilirdi?


Kronoloji dikkat çekici bir ortak noktayı gösteriyor: Teklifler değişti. Arabulucular değişti. Sınırlar değişti. Önerilen siyasi modeller değişti. Ancak değişmeyen tek unsur, Filistin'de egemen bir Yahudi varlığını içeren hiçbir önerinin Arap liderliği tarafından kabul edilmemesi oldu.

 

Konuya detaylı bir şekilde değindiğim diğer bir yazımda İngiltere Dışişleri Bakanı Ernest Bevin, 18 Şubat 1947'de Avam Kamarası'nda Londra Konferansının başarısızlığını açıklayan konuşmasında bu çıkmazı şu sözlerle özetliyordu:

"Hükümetimiz uzlaştırılması mümkün olmayan bir ilke çatışmasıyla karşı karşıya kalmıştır. Yahudiler için temel ilke, egemen bir Yahudi devletinin kurulmasıdır. Araplar için ise temel ilke, Filistin'in herhangi bir bölümünde Yahudi egemenliğinin kurulmasına sonuna kadar karşı çıkmaktır."

 

Farklı dönemlerde öne sürülen gerekçeler değişse de Arap liderlerinin Filistin'de egemen bir Yahudi devletinin reddi değişmeyen bir unsur olarak kaldı. Nitekim günümüzde bile pek çok Arap liderine göre bu sorunun cevabı hala “Filistin’de Yahudilerin ulusal hakları yoktur”.

 

Ret gerekçeleri ve nedenleri

İslami Egemenlik Anlayışı

Klasik İslam hukukunda Yahudiler ve Hristiyanlar "Ehl-i Kitap" olarak kabul edilmiş, can ve mal güvenlikleri ile ibadet özgürlükleri güvence altına alınmıştır. Ancak bu koruma, siyasal egemenliği paylaşmak anlamına gelmiyordu. Zımmi statüsünde yaşayan gayrimüslimler; devlet tarafından korunuyor ancak yönetici olarak görülmüyorlardı. Egemenlik Müslüman topluma aitti.

 

Tarihçi Bernard Lewis'e göre bin üçyüz yıl boyunca İslam toplumlarında Müslümanlar ile Yahudiler arasındaki ilişki egemen Müslüman–zımmi düzeni çerçevesinde şekillendi. Bu yalnızca hukuki bir statü değil; mahkemelerden vergi sistemine, kamu görevlerinden günlük yaşama kadar toplumun normal kabul ettiği siyasal düzenin bir parçasıydı. Zımmiler Müslüman yönetimini kabul ettikleri ve cizye ödedikleri sürece dinlerini koruyabilir, ibadetlerini sürdürebilirlerdi Lewis'e göre Müslümanlar kendilerini yalnızca bir dinin mensupları değil, aynı zamanda meşru siyasal düzenin temsilcileri olarak görüyorlardı.

 

Siyonizm ve Tarihsel Düzenin Altüst olması

Bunların yaşandığı 20. yüzyılda zımmilik artık hemen hemen kalkmışken bu konu neden önemli?

Sosyal bilimlerde "kültürel süreklilik" (cultural persistence) olarak adlandırılan yaklaşıma göre, uzun süre varlığını koruyan dini veya hukuki kurumlar zamanla toplumun kültürel hafızasının bir parçasına dönüşebilir. Bunun bilinen örneklerinden biri, kökeni Hindu dini geleneğine dayanan kast sisteminin seküler Hindistan'da bile toplumsal ilişkiler üzerindeki etkisini sürdürmesi, evliliklerin hala kast sistemine bağlı bir şekilde olmalarıdır. Zimmi statüsü de hukuk düzeninden kalkmış olsa bile, oluşturduğu egemenlik anlayışı kültürel olarak yaşamaya devam etmiş olabilir mi? Eğer öyle ise, Bernard Lewis'in tanımladığı tarihsel düzen, Herzl'den 1947'ye kadar Filistin'de egemen bir Yahudi devletine gösterilen sürekli tepkiyi açıklayan unsurlardan biri olabilir. Bu durumda Siyonizm sadece yeni bir milliyetçi hareket değil, Arap–Müslüman dünyasında yüzyıllardır yerleşmiş siyasal düzeni altüst eden bir meydan okumadır.

 

Bu değerlendirmeyi, dönemin devlet adamlarının ifadeleri de desteklemektedir. 1947'de İngiltere Dışişleri Bakanı Ernest Bevin uzlaşmazlığın özünü "Yahudi egemenliği" olarak tanımlarken, Arap Birliği'nin ilk Genel Sekreteri Azzam Paşa Filistin'i yalnızca siyasi bir mesele değil, Arap onuru ve şerefiyle ilgili bir dava olarak görüyor, ayrıca "Yeni Yahudi bize hükmetmek ve egemen olmak istiyor; küçük ya da büyük hiçbir milletin bize egemen olmasına izin vermeyeceğiz" diyordu. Ürdün Arap lejyonu komutanı Glubb Paşa ise Arap kamuoyunun hiçbir koşul altında bir Yahudi devletini kabul etmeyeceğini söylemişti.

 

Modern Arap Milliyetçiliği

Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde gelişen Arap milliyetçiliği, Filistin'i Arap ulusunun ayrılmaz bir parçası olarak görüyordu. Bu anlayışa göre Filistin'in geleceğini belirleme hakkı Arap çoğunluğa aitti; self-determination, çoğunluk ilkesi ve ulusal bağımsızlık söylemleri de bu düşüncenin siyasi diliydi. Bu nedenle Filistin'in herhangi bir bölümünde egemen bir Yahudi devletinin kurulması yalnızca toprak kaybı değil, Arap ulusunun kendi kaderini tayin hakkının ihlali olarak görülüyordu.

 

Lewis İsrail'in kuruluşunun yarattığı psikolojik sarsıntıyı açıklarken, bunun sadece milliyetçilikle açıklanamayacağını, çok daha eski bir tarihsel düzenin tersine dönmesiyle ilgili olduğunu vurgular. Lewis'in tarihsel analizinin, daha sonra geliştirilen kültürel süreklilik yaklaşımıyla birlikte değerlendirilmesi şu soruyu gündeme getiriyor: Modern Arap milliyetçiliği çok daha eski bir siyasal kültürün üzerine oturan yeni bir ideoloji olabilir mi?

İslam’ın Yahudiler üzerindeki tarihsel egemenlik anlayışı kültürel olarak yaşamaya devam etmişse bu, Arapların, Yahudilerin egemenliğini reddetmelerinin ana nedenlerinden biri midir? Bu iddianın ispatı, dönemin Arapça arşivleri- gazeteleri, siyasi konuşmaları, dini metinleri ve özel yazışmaları üzerinde ciddi bir tarihsel araştırma gerektirdiğinden bu yazının kapsamını oldukça aşar. Buna rağmen Bernard Lewis'in tarihsel analizi ile kültürel süreklilik yaklaşımı birlikte ele alındığında, İslam toplumlarında oluşan egemenlik anlayışının kültürel sürekliliği “Herzl'den 1947'ye kadar neden her öneriye cevap hep hayır oldu?" sorusuna tutarlı ve güçlü bir açıklama gibi görünüyor.

 

Benzer şekilde, iki bin yıllık sürgün deneyimi ve Siyon'a dönüş ideali de Yahudi kolektif belleği içinde korunmuş ve modern Siyonizm'in en güçlü itici güçlerinden biri olmuştur. Yahudilerin neden mutlaka siyasal egemenlik istedikleri ve neden başka bir coğrafya değil de Filistin'de ulusal bir yurt kurmakta ısrar ettikleri ise bir sonraki yazının konusudur.

 

Gerekçeler mi, Asıl Mesele mi?

Her tarihsel dönemde Arap liderliği bölgede egemen bir Yahudi varlığını reddetmek için farklı gerekçeler öne sürdü. Kimi zaman Yahudi nüfusunun azlığı ve göç, kimi zaman toprak paylaşımının adaletsizliği, kimi zaman sömürgecilik, kimi zaman da self-determinasyon ilkesi tartışmanın merkezine yerleşti. Ancak – tekrarlamakta fayda var – Herzl'in Osmanlı yönetimiyle yaptığı ilk girişimlerden 1947 Birleşmiş Milletler Bölünme Planı'na kadar uzanan bu diplomatik süreç bir bütün olarak incelendiğinde dikkat çeken nokta, ileri sürülen gerekçelerin değişmesine rağmen sonucun değişmemesidir.


Bevin, Glubb ve Azzam paşaların ifadeleri, burada öne sürülenleri kanıtlamazlar fakat aynı gerçeğin farklı açılardan yapılan gözlemleri olarak okunabilirler. Tartışmanın merkezinde yalnızca sınırlar veya nüfus dengesi değil, Filistin'de egemen bir Yahudi devletinin meşruiyeti bulunuyordu. Bu nedenle yarım yüzyılı aşan diplomatik sürecin ortaya koyduğu temel soru, Arap liderliğinin hangi paylaşım planını reddettiği değil, neden herhangi bir Yahudi egemenliğini kabul edemediğidir.

 

Bu nedenle tarihsel kayıtlar yalnızca hangi planların reddedildiğini değil, tartışmanın merkezinde neyin bulunduğunu da göstermektedir. Asıl mesele sınırlar veya nüfus dengesi değil, Filistin'de egemen bir Yahudi devletinin meşruiyetiydi. Aradan geçen yaklaşık seksen yıla rağmen tartışmanın odağı büyük ölçüde değişmiş değildir.

 

Sonuç

Oxford'daki münazara beklenildiği gibi katılanların çoğunluğunun “İsrael barış istiyor mu” sorusuna hayır cevabı vermeleriyle sonuçlandı. Bu yazı, münazara konusu olan “İsrael barış istiyor mu” sorusuna cevap vermiyor, fakat doğru cevaba ulaşmak için bazı gerçeklere ışık tutuyor.  Olmaz ya Oxford da “Filistinliler barış istiyor mu?” diye bir münazara konusu olursa, Filistin tezini savunacak olanların burada öne sürülen tezleri tek tek cevaplayabilmelerini çok isterdim.

 

1947’den bugüne 80 yıla yakın süredir dünya çözümü hala sınırlar üzerinde arıyor. Belki de önce cevaplanması gereken soru sınırların nereden geçeceği değil, Filistin'de egemen bir Yahudi devletinin kabul edilmediğini anlayıp, neden en başından beri kabul edilemez görüldüğüdür. Bu sorulara verilecek doğru cevaplar, belki de barışa giden yolu anlamanın ilk şartıdır.

 

Bu yazıda Arapların neden "hayır" dediğini anlamaya çalıştık. Gelecek yazıda ise Yahudilerin neden Filistin'i seçtiklerini ve neden siyasal egemenlikte ısrar ettiklerini ele alacağız. 

İsak DUENYAS

 

IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.


Bir önceki yazımı okudunuz mu?




Yorumlar


Bizi Takip Edin
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page