Tarih boyunca Yahudiler ve Türkler 1492: Yeni bir başlangıç
- 2 saat önce
- 7 dakikada okunur

1492'de İspanya Yahudileri için yüzyıllardır süren bir dönem sona erdi. Yahudi olarak kalmak isteyenler ülkeyi terk etmek zorundaydı; kalanlar ise Hristiyanlığı kabul etmek durumundaydı. Ancak vaftiz olanlar için de güvenli bir gelecek garanti değildi. Yahudiliklerini gizlice sürdürdüklerinden şüphe edilen “converso”lar (dönmeler) sonraki yıllarda Engizisyon'un soruşturmaları ve ağır cezalarıyla karşı karşıya kaldılar. İspanya'da kalsalar ne cemaat ne de şahıs olarak hayatta kalabilecekleri bile şüpheliydi. Osmanlı ve diğer sığındıkları yerler onları mutlak bir yok oluştan kurtardı.

Osmanlı'ya göç 1492'de başlayıp bitmedi; 16. yüzyıl boyunca devam etti. Tarihçiler bu göç dalgalarında kaç Yahudi’nin İspanya’dan geldiği konusunda fikir birliğinde değiller. Tahminler bu 60,000 ile 150,000 kişi arası değişmekte.
Bu kadar büyük bir kalabalığın günümüzde bile, Mevlud Akyıldız’ın temsili resmi gibi bir günde değil birkaç senede bile bir ülkeden diğerine göçleri kolay değildir. Nitekim, İspanyol Yahudilerinin de Osmanlıya ulaşmaları 30 sene kadar sürdü. Sefaradlar önce Portekiz, İtalya, ufak bir kısmı önce Kuzey Afrika’ya veya birden fazla şehir ve ülkede yerleştiler. Daha sonraları bunların bir kısmı Osmanlının çeşitli şehirlerine vardılar. Bu aynı zamanda zaten var olan ticari ağları ve ilişkileri daha da artırdı.
Neden Osmanlı
Avrupa'nın her bölgesi güvenli bir seçenek değildi. Fransa 1394'te Yahudileri kovmuş, Alman topraklarındaki tekrarlanan kovulmalar ve kısıtlamalar kalıcı yerleşimi zorlaştırmıştı. İtalya'da ise kabul koşulları devletten devlete değişiyordu. Hollanda ancak 16. yüzyılın sonlarına doğru önemli bir Sefarad merkezi haline gelecekti. Polonya'ya ulaşmak ise Batı Avrupa üzerinden uzun ve siyasi sınırlarla dolu bir yolculuk gerektiriyordu. Bu nedenle Kuzey Afrika ve Akdeniz dünyası, özellikle de Sultan'ın davetiyle Osmanlı toprakları, önemli göç hedefleri haline geldi.
Bu göç tek bir dalgadan ibaret değildi. İspanya'dan çıkanların bir bölümü önce Portekiz'e, Kuzey Afrika'ya veya İtalya'ya geçti; Portekiz'in 1497'de zorunlu din değiştirmeyi dayatmasının ardından oradan da ayrıldılar. Bir kısmı birden fazla kez yer değiştirdi.
Nasıl bir toplum geldi?
Osmanlı'ya gelenler homojen değildi. İçlerinde yoksullar, işçiler tüccarlar, zanaatkarlar, sarraflar, hekimler, din bilginleri ve başka uzmanlar vardı. İberya'nın şehir ve kasabalarında yaşayan bu topluluk, ticaret ve zanaat deneyiminin yanı sıra taşınabilir servetlerini de getirdiler.
Güçlü bir yazılı kültür ve eğitim geleneği de taşıyorlardı. Erkek çocukların dini eğitim alıp Tevrat'ı okuyabilmesi cemaat hayatının temel gereklerinden olduğundan okuma yazma oranı çok yüksekti. Hukuk, tıp, ticaret ve edebiyat alanlarında eğitim görmüş kişiler de vardı. İberya'nın şehir ve ticaret hayatı çok dilliliği geliştirmişti.
Osmanlı'ya gelen yalnızca yeni bir nüfus değildi; bu insanlar İberya'nın şehir ve ticaret dünyasında edinilmiş bilgi, mesleki beceri, bağlantılar ve sermayelerini de getirdiler. Böyle bir halk, Osmanlı'nın şenlendirme politikasına çok uygundu.
Adato ve Duenyas aileleri
Bu yazılar artık kuru tarih yazıları olmaktan çıkıyor. Bu olaylara bir örnek olarak 1492’den itibaren anne ve babamın ecdatlarının nerede olduklarını ve neler yaşadıklarını, tahmin edebildiğim ölçüde ve mümkün olduğunca belgelere dayanarak kısaca anlatacağım.
Duenyas, İspanya’nın Palencia bölgesindeki Dueñas kasabasında yaşayan Yahudilerle bağlantılı bir Sefarad soyadı. Buradaki Yahudi varlığı 13. yüzyıldan, 1492’de ise 30 – 50 ailelik “aljama de judíos de Dueñas” yani Dueñas Yahudi cemaati olarak belgeleniyor. Cemaatin tekstil, ticaret, vergi toplama ve şarapçılıkla geçimlerini sağladıkları da biliniyor.
Duenyas soyadının bu Yahudilerle bağlantısı ve Portekiz üzerinden Balkanlar, Selanik ve Edirne’ye uzanan Sefarad göçü, ailemin de bu yolu izlemiş olabileceğini düşündürüyor.
Adato soyadının İspanya’da nereden geldiği ve ailemin 1492 öncesi nerede yaşadığı henüz bilinmiyor. Sefarad kökenli oldukları ise dini ritüelleri ve kullandıkları Ladino diliyle açık. Ailenin tarih sahnesindeki en eski belgesi, 1660–1680 arasında Edirne’de dayan olan Israel Adato’nun mahkeme kararlarıdır.
Osmanlı şehirlerinin değişimi
Göçün boyutu birkaç on yıl içinde ortaya çıktı. İstanbul bunun en belirgin örneğiydi: 1477'de 1,647 olan Yahudi hanesi, 1535 civarında 8,070'e ulaştı.
Istanbul fethinden sonra büyük nüfus kaybına uğradığı için, Osmanlı'nın şenlendirme politikasının merkezindeydi. Anadolu ve Rumeli'den Müslüman, Hristiyan ve Yahudi topluluklar buraya yerleştirildi. Sefaradlar İstanbula ilk getirilen Yahudiler olmamakla birlikte büyük bir topluluk olarak bu politikanın parçası oldular.
Selanik'te dönüşüm daha da çarpıcıydı. İlk Sefarad grupları 1492’de şehre ulaştı. Yaklaşık 1500'de 754 olan Yahudi hanesi, 1519'da 3,143'e çıktı; aynı tarihte Müslümanların 1,374, Hristiyanların 1,387 hanesi vardı. Yahudiler böylece Selanik nüfusunun yarısından çoğuyla en büyük topluluğu oldular.
16. yüzyılda Selanik, limanı, Balkan ticaret yolları ve gelişmiş üretimiyle önemli bir ekonomik merkez haline geldi. Sefaradlar tüccar, üretici ve zanaatkar olarak özellikle tekstil üretimi ve ticaretinde ağırlık kazandılar.
Galile’nin ücra bir köşesini Safed'de 1526'da 233 Yahudi hanesi vardı. Bu sayı kırk yılda 945'e yükseldi. Şehir 16. yüzyılda Yahudi din eğitimi, hukuk ve mistik düşüncenin önemli merkezlerinden biri oldu. Yahudileri bu şehre çeken hem Yahudi mistisizminin önemli ismi Shimon Bar Yohay’ın mezarına yakınlığı hem de ikliminin yün dokumaya çok elverişi olmasıydı.
Edirne, Bursa, Amasya, Tokat ve Kudüs'te de Yahudi cemaatleri bulunuyor veya büyüyordu. Osmanlı nüfusunun küçük bir azınlığı olmalarına rağmen bazı önemli şehirlerde büyük topluluklar haline geldiler. Yeni gelen Yahudilerle yerli Yahudiler hemen kaynaşmadılar. Belli bir süre bu iki cemaat hayatlarını birbirlerinde ayrı sürdürdüler.
Şehirlerden ekonomiye: bilgi, beceri ve yeni bağlantılar
Yeni gelenlerin katkısı sayılarıyla sınırlı değildi. Tüccarlar ticarete, zanaatkarlar ve üreticiler şehirlerin imalatına, sarraflar ve kredi verenler para piyasalarına katıldı. Hekimler saraya ve topluma hizmet ettiler. Matbaacılar yeni bir basılı kültürün gelişmesine öncülük etti.
Sefaradların katkısı çoğunlukla Osmanlı'da daha önce bulunmayan faaliyetleri başlatmaları değildi. Ticaret, tekstil, tıp ve zanaat zaten gelişmişti. Getirdikleri, yeni bilgi, beceri, sermaye ve Avrupa bağlantılarıydı.
Bu bağlantılar ticarette özellikle önemliydi. İberya'dan gelen tüccarlar Avrupa'daki ilişkilerini kullanabiliyor, Akdeniz limanlarında faaliyet gösteriyor ve birden fazla dil konuşuyorlardı Osmanlı ile Avrupa arasındaki ticarette yeni aracılar oldular.
İberya Yahudiliği güçlü bir yazılı ve dini kültür geliştirmişti. Göçle birlikte hahamlar, hekimler, yazarlar ve diğer eğitimli kişilerin gelmesiyle Osmanlı'ya farklı bir coğrafyada edinilmiş bilgi ve uzmanlıklar eklendi.
Matbaacılık bunun en somut örneklerinden biriydi. 1493'te David ve Samuel ibn Nahmias kardeşlerin İstanbul'da kurduğu matbaa, Osmanlı topraklarında bilinen ilk matbaaydı. 16. yüzyılda Yahudi matbaalarında 460'tan fazla eser basıldı; yaklaşık 280'i İstanbul'daydı. İstanbul böylece Avrupa dışındaki önemli İbranice kitap üretim merkezlerinden biri haline geldi.
Osmanlı'ya katkıları
Sefaradların Osmanlıya katkılarına em güzel örnek Selanik tekstilidir. İspanya'dan gelen Yahudiler, İberya'daki yünlü kumaş üretimi deneyimlerini şehre taşıdılar. Osmanlı yönetimi kısa sürede Selanik Yahudilerine yeniçeri çukası üretimini verdi. Yüzyılın ortalarında Selanik kumaşları Osmanlı pazarına satılıyor ve Macaristan’a kadar ihraç ediliyordu. Sefaradların üretim bilgisi, bölgenin yün kaynakları ve limanıyla birleşerek Selanik'i büyük bir tekstil merkezine dönüştürdü.

Selanik'teki üretim ve ticaret, bazı Yahudi ailelerin de uluslararası sermaye ve ticaret ağlarını kullanmasını sağlıyordu. Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri Mendes-Nasi ailesiydi.
Dona Gracia Nasi, Mendes ailesinin başına geçtiğinde bu servet ve ticaret ağının önemli bir bölümünü Osmanlı'ya taşıdı. İtalya ve Belçika’ya kadar uzanan ağ, ticaretin yanı sıra krallıklara ve özel kişilere kredi vermeyi de içeriyordu. Önemi yalnızca zenginliğinde değil, geniş bir uluslararası ticaret ve kredi ağını yönetmesindeydi.
Dona Gracia'nın Tiberias'ta Sultan'dan izin alarak Yahudilerin yerleşebileceği bir merkez kurma girişimi başarısız olsa da ekonomik hayatı geliştirmeye yönelik somut bir girişimdi.
Bu ailenin en büyük katkısı, İstanbula yerleşerek uluslararası sermaye ve ticaret ağını Osmanlı'ya taşımaları oldu.
Josef Nasi, Avrupa'daki hükümdarlar, tüccarlar ve diplomatik çevrelerle ilişkilerini sürdürdü. Medici ve Este aileleri ile Venedik ve Ragusa ile ilişkileri ve ticari faaliyetleri vardı. Bu bağlantılar Osmanlı sarayına Avrupa'daki siyasi ve ticari gelişmeler hakkında bilgi sağlayabilecek bir kaynak olmuştu.

Josef Nasi Fransa Kralı II. Henri ve Polonya Kralı Sigismund II Augustus gibi Avrupa hükümdarlarına kredi veren önemli bir bankerdi. Bu mali gücü Osmanlı sarayındaki etkisini güçlendiriyordu.
Hamon ailesi bilgi ve uzmanlığın başka bir biçimini gösterir. Josef Hamon II. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim dönemlerinde saray hekimi, oğlu Musa Hamon ise Kanuni Sultan Süleyman'ın başhekimleri arasında görev yaptı. Musa Hamon Avrupa ve Doğu dillerini biliyor, büyük bir kütüphaneye sahipti ve konumunu Yahudi cemaatinin sorunlarında da kullanıyordu. Yahudi hekimler saray ile Avrupa arasındaki ilişkilerde diplomatik görevler de üstleniyorlardı.
Bu yalnızca Hamon ailesine özgü değildi. 16. yüzyılın ikinci yarısında Salomon Ashkenazi gibi Yahudi hekimler de diplomasi alanında görev yaptılar.
Osmanlı'nın kazancı birkaç zengin aileden değil, yeni nüfus, üretim kapasitesi, Avrupa bağlantıları ve uzmanlıklardan oluşuyordu. Asıl büyük katkı, on binlerce tüccar, zanaatkar, üretici, sarraf, hekim ve başka meslek sahiplerinin Osmanlı şehirlerinin ekonomik hayatına katılmasıydı.
Bu yüzden 1492 sonrasındaki göçü yalnızca Yahudilerin Osmanlı'ya sığınması olarak görmek eksik kalır. Bunu açıklamak için tarihten başka bir örneğe ve bilimsel ekonomik araştırmalara bakalım.
Ekonomistlerin görüşleri
Tarihte yaşanan benzer olayları araştıran ekonomistler, şu sonuca varıyorlar: Kalifiye elemanlardan oluşan bir göç, geldikleri bölgedeki çalışma verimini kalıcı bir şekilde artırabilir. Bunun bir nedeni de beraberlerinde getirdikleri bilgilerin zamanla yerel halka aktarılması.
Huguenotların Prusya'ya göçü bunu rakamlarla ispat eden bir örnek.
Huguenotlar, Fransız Protestanlarıydı. Katolik kral XIV. Louis kendilerine tanınan dini haklar ve ibadet özgürlüğünü iptal edince yaklaşık 200.000 Huguenot Fransa'yı terk etti; 16.000–20.000 kadarı Brandenburg-Prusya'ya yerleşti. Tarihte “işe yarayana kucak açma”nın diğer bir örneği olan bu olayda yaşandı: Prusya özellikle zanaatkarları, tüccarları ve üreticileri çekerek ekonomiyi güçlendirmeyi amaçlıyordu. Yapılan araştırmalardan Huguenotların getirdikleri beceri ve üretim bilgisinin, özellikle tekstilde, yerel verimliliği artırdığı görüldü.
Yapılan araştırmalarda, bu verim artışının, göçten bir yüzyıl sonra bile etkisini sürdürdüğü ölçüldü. Bu konuda yapılan çalışma, bu artımın göçmenlerin getirdiği üretim bilgisinin yerel ekonomiye yayılmasına bağlıyor.
Bilimsel ekonomi araştırmaları sermaye, teknoloji ve insan sermayesinin üretkenliği artırdığını, vasıflı göçün de bu faktörleri taşıdıklarında yatırım, yeni coğrafyalarda verimliliği etkileyebileceğini gösteriyor. 20. yüzyılın ilk yarısında İsrail'e gelen vasıflı Yahudi göçü bunun bir başka örneğidir. 2026 OECD ülkeleri üzerine yapılan çalışma, göç ile ekonomik büyüme ve yatırım arasında anlamlı bir ilişki bulunduğunu, OECD dışından gelen göçün çalışan başına gelir artışını özellikle daha yüksek yatırımlar üzerinden öngördüğünü bulmuştur.

Huguenot göçü ve bilimsel ekonomik araştırmalar, vasıflı göçmenlerin bilgi, sermaye ve becerilerinin yerel üretkenliği artırdığını gösteriyor. Sefarad göçü tekstilin yanı sıra ticaret sermaye, teknoloji ve insan sermayesinin üretkenliği artırdığını, vasıflı göçün de bu faktörleri taşıdıklarında yatırım, yeni coğrafyalarda verimliliği etkileyebileceğini gösteriyor.
Bu sadece ekonomi teorileriyle sınırlı kalmamış, 2026 OECD ülkeleri üzerine yapılan çalışma, göç ile ekonomik büyüme ve yatırım arasında anlamlı bir ilişki bulunduğunu, OECD dışından gelen göçün çalışan başına gelir artışını özellikle daha yüksek yatırımlar sayesinde olduğunu bulmuştur.
Altın Çağın sonu
16. yüzyılın ortalarından itibaren dünya değişmeye başladı. Akdeniz ticaretinin ağırlığı, Atlantik ve Kuzey Avrupa merkezlerine kayıyor, Avrupa tekstilleri Osmanlı pazarlarında daha fazla rekabet yaratıyordu, Amerika’dan gelen ucuz gümüş ekonomileri alt üst ediyordu. Bu ekonomik ve siyasi değişimler Yahudilerin Osmanlı içindeki olağanüstü yükseliş dönemini zamanla sona erdirdi.
Gelecek yazımızda Osmanlının “Duraklama” devrine geçişinden Tanzimat fermanına kadar olan zaman dilimini inceleyeceğiz.
İsak DUENYAS
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?



Yorumlar