Sığınak halleri…
- 31 dakika önce
- 3 dakikada okunur

Savaş başlayalı beri mecburi çıkışlar dışında evin yörüngesinden pek fazla uzaklaşmıyoruz. Pesah gecesi şehirler arası yola ilk kez çıktık, sevdiklerimizle birlikte aynı sofra etrafında Agada’yı keyifle okuduk, alarmlara yakalanmaksızın evlerimize döndük.
Savaşın 36’ncı gününde kaleme aldığım bu yazıda bu süreç içinde çok sık vakit geçirdiğim apartman sığınağından bahsetmek istiyorum. Apartmanımızın genç aileleri sayesinde sığınağımız oldukça konforlu diyebilirim. Herkese bol bol yetecek kadar iskemle, iki güçlü klima cihazı, televizyon, içme suyu şişeleri ve bol bol oyuncak…En önemlisi de internet erişimi…
Sığınağın bir bölümü minik minik çocuk şilteleri, yastıklar, küçük yorganlarla kaplı. Çünkü apartmanın minikleri gecenin bir yarısı veya sabaha karşı alarmlar çaldığında tatlı uykuları bölünmesin diye sığınakta uyuyorlar. Bazen anneleri, bazen de babaları onlara eşlik ediyor.
36 gündür günde birkaç kez aynı şeyleri yaptığımız için sığınağa inişlerimiz de otomatikleşti. Telefonlara uyarı geldiğinde gündüz ise ocağı, fırını kapat, kapının yanında bekleyen ceketi giy, anahtarı al ve asansörün gelmesini bekle… Nasılsa alarm çalana dek birkaç dakikamız var. Bazıları merdivenleri kullanıyorlar, ellerinde çocuklar, köpekler…
İki asansörden çift katlarda duranı 8’nci kattan her zaman aynı kişilerle bizim 6’ncı katta duruyor, biz biniyoruz, 4’ncü katta hep asık suratlı afacan çocuk ve babası biniyorlar. Her roket uyarısında durum aynı … Yani tekrarlanan bir film gibi… Gündüz ise asansörde başlayan sohbetler sığınakta devam ediyor, gece yarısı sadece selamlaşmalar, sohbet edecek enerji yok kimsede…
Gece yarısı sığınağa iniyorsak herkes sessiz olmaya çaba harcıyor uyuyan bebeleri uyandırmamak için… Daha büyük çocuklar her birinin kolunun altında bir I Pad sığınağa iniyorlar. Apartmanın yaşlıları Hintli, Filipinli bakıcıları eşliğinde iniyor, sığınağın her zaman aynı yerinde oturuyorlar.
Sığınaktaki çok saygın bir yaşlımızdan söz etmeden geçmeyeyim. 1929 doğumlu komşumuz Yosef Lutenberg binamızın 7. katında yaşıyor. Henüz 16 yaşındayken Palmah’a katılmış. Özgürlük savaşında çok ağır yaralanmış. Bay Lutenberg Yad LeBanim kuruluşunun Tel Aviv başkanı. Aynı kentteki Palmah Müzesi kurucuları arasında yer aldı. Dahası da var… Tel Aviv’deki Bet HaLohem’in kuruculuğunu ve 30 yıl süresince yöneticiliğini yaptı. Binamızın bu değerli yaşayanını tanıtmadan geçemezdim. (Google’da çok geniş bilgiler var onun hakkında)
Artık herkes birbirleriyle iyice tanış oldu. O gün birinin doğum günüyse binanın 34 dairesinin sakinleri birlikte kutluyorlar. Daha farklı dayanışma örnekleri de var tabii ki… Örneğin birlikte bir alışveriş listesi hazırlanıyor, Schunat HaTikva’daki balıkçıya siparişler veriliyor… Şabat için taptaze balık siparişimiz kapımıza geliyor.
Binamızda bol bol köpek var. Golden Retriever’ler, Terrier’ler,Pointer’ler… Sesli uyarılara ve alarmlara bir türlü alışamayan, sahiplerinin stresini hisseden köpekler sığınakta tir tir titriyor, iç geçiriyorlar…
Alarmlar çaldığında sığınağın demir kapıları gürültüyle kapanıp kitleniyor. Çıkan tok ses içeride güvende olduğumuz duygusunun yanı sıra, “acaba dışarıda neler oluyor?” “İran’ın balistik füzeleri bu kez nereyi vuracak?” şeklinde soru işaretleri ve kaygılar başlıyor. Telefonlar elimizde… What’s app’tan aile fertleriyle haberleşme… Parmak emojileri geliyor, şükür herkes güvenli mekânda…
Evet, 36 gündür bu durumu yaşıyoruz. Ama bizler, ülkenin merkezinde yaşayanlar şanslıyız. Tabii ki her gelen füze birilerinin canını yakıyor veya evsiz bırakıyor… Ama en azından güvenli mekâna girecek yeterli zamanımız var. Ne yazık ki ülkenin kuzeyi bizler kadar şanslı değil…
İsrael’in kuzeyinde hayat siren sesleriyle bölünen bir zamana dönüşmüş durumda. Kiryat Shmona, Metula ve Nahariya gibi sınır hattına yakın yerlerde yaşayan insanlar için tehdit günlük hayatın ta kendisi oldu artık, Bu bölgelerdeki evlerin çoğunda güvenli oda (mamad) yok. Siren çaldığında insanlar saniyelerle yarışıyor. Çoğu zaman o saniyeler yetmiyor. Çünkü en yakın sığınak birkaç sokak ötede…
Shlomi gibi küçük kasabalarda bir anne çocuğunu kucağına alıp koşmaya çalışırken ne kadar hızlı olabilir? Ya da Maalot çevresindeki bir yaşlı çift, bastonlarıyla kaç saniyede merdiven inebilir? Ne yazık ki kuzey halkı füzelerin canlı hedefi oluyor.
Siren sesi duyulduğunda karar vermek için zaman yoktur, koşmak gerekir. Ama beden, yaş ve korku bazen buna izin vermez. Kuzeyde, siren çaldığında “yetişebilecek miyim?” sorusu insanların zihnine kazınmış durumda. Çocuklar bu soruyla büyüyor. Ebeveynler çocuklarını koruyamama endişesinin ağırlığını taşıyor.
Burada mesele sadece füzeler değil. Mesele, insanın en temel hakkı olan evinde, ülkesinde “güvende hissetme” duygusunun, saniyeler içinde elinden kayıp gitmesi. Kuzeyde yaşayanlar için hayat, iki siren arasındaki kısa bir sessizlikten ibaret gibi. Ve o sessizlikte herkes aynı şeyi düşünüyor: “Bir sonraki sefer… yetişebilecek miyim?”
Nelly BAROKAS
İYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?


