NEREYE DOĞRU GİDİYORUZ?
- 1 gün önce
- 4 dakikada okunur

Yaz mevsiminin insana verdiği uyuşukluk başka hiçbir mevsimde yoktur. Öğle güneşi yalnızca asfaltı eritmez; düşünceleri de ağırlaştırır. İnsan sabah erkenden uyanır ama gün ilerledikçe zamanı taşıyamaz olur. Pencereden dışarı bakarken sıcak havanın titreşen görüntüsüyle birlikte ruhunun da aynı belirsizliğin içine girdiğini hisseder. Özellikle yaşı biraz ilerlemiş, hayatın büyük mücadelelerini geride bırakmış insanlar için yaz, yalnızca bir mevsim değildir; geçmişle bugünün hesaplaştığı uzun bir bekleyiştir.
Fakat bu yazın ağırlığı yalnızca sıcaklardan kaynaklanmıyor. İçinde yaşadığımız günler de insanın omuzlarına görünmeyen bir yük bindiriyor. Gazeteler, televizyon ekranları ve telefonlardan akan haberler birbirini kovalıyor. Bir gün güvenlik gelişmeleri, ertesi gün siyasi krizler, ardından ekonomik sıkıntılar... İnsan, sabah kalktığında hangi haberle karşılaşacağını kestiremiyor. Belirsizlik artık olağanüstü bir durum olmaktan çıktı; gündelik hayatın bir parçası hâline geldi.
Uzun süredir devam eden savaş ortamı toplumun ruhunu sessizce değiştirdi. Bir zamanlar siren sesi yalnızca olağanüstü günleri hatırlatırken, bugün birçok insan için hayatın sıradan seslerinden biri oldu. Çocuklar sığınakların yerini ezbere biliyor. Anne babalar, dışarı çıkarken yalnızca cüzdanlarını değil, olası bir alarmı da düşünerek hareket ediyorlar. İnsan ruhu her şeye alışıyor belki ama alışmak, yaşananların normal olduğu anlamına gelmiyor.
Savaşın cephede yaşandığını düşünmek büyük bir yanılgıdır. Gerçek savaş bazen mutfak masasında yaşanır. Bir annenin oğlundan gelecek kısa bir mesajı saatlerce beklemesinde yaşanır. Bir eşin gece telefon çaldığında yüreğinin sıkışmasında yaşanır. Küçük bir çocuğun babasının sesini yalnızca görüntülü konuşmalarda duymasında yaşanır.
Aylar boyunca yedek görevine çağrılan insanlar yalnızca üniforma giymiyor; hayatlarını askıya alıyorlar. İş yerleri onları beklemeye çalışıyor. Küçük işletmeler deneyimli çalışanlarını kaybediyor. Serbest çalışanlar gelirlerini kaybedebiliyor. Eşler hem anne hem baba olmaya çalışıyor. Çocuklar büyüyor ama babalarının ya da annelerinin yokluğunda büyüyorlar. Bu görünmeyen bedel, savaşın resmi raporlarında yer almıyor. Oysa toplumun en derin yorgunluğu tam da burada birikiyor.
Ekonomi de bu yükü sessizce taşıyor. Markete giren herkes aynı soruyu soruyor: "Geçen hafta aldığım ürün neden bugün daha pahalı?" Kiralar, vergiler, günlük yaşamın maliyeti giderek ağırlaşıyor. İnsanlar yalnızca güvenlik kaygısıyla değil, geçim kaygısıyla da yaşıyor. Ekonomik baskı arttıkça insanlar daha sabırsız, daha kırılgan ve daha öfkeli oluyor.
Bütün bunların üzerine siyasi tartışmalar ekleniyor. Demokrasi elbette farklı seslerin birlikte yaşayabilmesidir. Ancak farklı sesler ortak bir hedefi tamamen unuttuğunda demokrasi yorucu bir gürültüye dönüşebiliyor. Herkes konuşuyor ama kimse karşı tarafın cümlesini sonuna kadar dinlemiyor. Televizyon tartışmaları çözüm üretmek yerine kutuplaşmayı besliyor. Sosyal medya ise düşünmeyi değil, anlık tepki vermeyi ödüllendiriyor.
Bugün toplumun en büyük ihtiyacı belki de haklı çıkmak değil, birbirini anlayabilmektir. Çünkü aynı ülkenin vatandaşları giderek birbirini tanımayan iki ayrı topluma dönüşme riski taşıyor. Dindarlar kendi dünyalarında, sekülerler kendi çevrelerinde, gençler kendi dijital evrenlerinde, yaşlılar ise geçmişin anılarıyla yaşıyor. Ortak bir hikâye giderek silikleşiyor.
Oysa ortak hikâyesini kaybeden toplumların ortak geleceği de zayıflar.
Son yıllarda insanların diline yerleşen kelimeler bile değişti. Eskiden gelecek planları konuşulurdu; şimdi güvenlik değerlendirmeleri yapılıyor. Eskiden çocukların hangi üniversiteye gideceği tartışılırdı; bugün hangi bölgede yaşamanın daha güvenli olduğu konuşuluyor. Hayatın ekseni fark edilmeden değişti.
Belki de en üzücü olanı, gençlerin gözlerindeki yorgunluk. Gençlik normalde acelecidir; geleceği değiştirmek ister. Oysa bugün birçok genç geleceği planlamak yerine günü kurtarmaya çalışıyor. Kimisi ülkesinde kalıp mücadele etmek istiyor ama yoruluyor. Kimisi başka ülkelerde yeni bir hayat arıyor. Kimisi ise hiçbir yere ait hissedemiyor.
Toplumların gerçek gücü yalnızca ordularıyla ölçülmez. Asıl güç, vatandaşlarının birbirine duyduğu güvenle ölçülür. Eğer insanlar birbirlerini rakip değil kader ortağı olarak görmeye devam edebilirlerse, en ağır krizler bile aşılabilir. Fakat bireysel çıkarlar ortak iyinin önüne geçtiğinde, çözülme sessizce başlar.
Bugün belki de en büyük tehlike benmerkezciliktir. Herkes kendi doğrusu etrafında küçük bir dünya kuruyor. Başkasının acısını anlamak zorlaşıyor. Oysa savaş zamanlarında en çok ihtiyaç duyulan şey empati ve dayanışmadır. Cephede savaşan asker yalnızca kendi ailesini değil, hiç tanımadığı insanların çocuklarını da korumaya çalışmaktadır. Aynı şekilde evinde sabırla bekleyen aileler de görünmeyen bir fedakârlığın parçasıdır.
Bir ülke yalnızca silahlarla korunmaz. Adaletle korunur. Birlik duygusuyla korunur. Kurumlarına duyulan güvenle korunur. İnsanların birbirine karşı hissettiği sorumlulukla korunur. Eğer bu bağlar zayıflarsa, en güçlü ordular bile toplumun içindeki boşluğu dolduramaz.
Yine de umudu tamamen kaybetmek için erken. Bu topraklar tarih boyunca çok daha ağır sınavlardan geçti. Savaşlar gördü, göçler yaşadı, acılar biriktirdi. Ama her defasında yeniden ayağa kalkmayı başardı. Bunun nedeni yalnızca güçlü kurumlar değildi. İnsanların, bütün farklılıklarına rağmen ortak bir gelecek kurabileceklerine dair inançlarını bütünüyle yitirmemeleriydi.
Bugün yeniden aynı soruyla karşı karşıyayız.
Nereye doğru gidiyoruz?
Belki cevabı siyasetçiler tek başına veremeyecek. Belki generaller de veremeyecek. Bu cevabı öğretmenler, doktorlar, işçiler, bilim insanları, din adamları, sanatçılar, anne babalar ve gençler birlikte oluşturacak. Çünkü bir ülkenin kaderi yalnızca meclis salonlarında değil, evlerin mutfaklarında, okul sıralarında, hastane koridorlarında ve cephede nöbet tutan genç askerlerin sessiz bekleyişlerinde yazılır.
Bir toplumun geleceği, birbirine bağıran insanların değil, birbirini dinlemeyi başarabilen insanların omuzlarında yükselir.
Belki bugün ihtiyacımız olan ilk şey, yönümüzü değiştirmek değil; önce aynı haritaya yeniden bakabilmektir. Çünkü aynı ülkeye farklı gözlerle bakan insanlar, sonunda aynı yolu da kaybedebilirler. Oysa ortak bir gelecek, ancak ortak bir sorumluluk duygusuyla kurulabilir. Belki de asıl soru artık "Nereye doğru gidiyoruz?" değil, "Birlikte gitmeyi hâlâ başarabiliyor muyuz?" sorusudur.
Sevgiyle kalın...
SARA YANAROCAK
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?


Yorumlar