top of page

Coğrafyaya Mahkumiyet Kader mi






Türkiye’nin güneydoğusunda 10 ili perişan eden çifte deprem ve artçıları şimdiye kadar (Pazar,12.02.2023) 25.000 kişinin ölümüne ve 80.000’in üzerinde yaralıya yol açtı. Göçüğün kaldırılması ile birlikte hayatını kaybedenlerin 50.000’i geçmesi bekleniyor.


Devletin aşırı merkezileşmesi, yerli kurtarma ekiplerinin yetersizliği, binaların zayıflığı rekor ölçüde kayıpların nedenleri olarak gösteriliyor. Fakat başından, hatta yüzyıllardan beri, bilinen bu bölgenin aktif fay hatları üzerinde yer aldığı, er veya geç tahrip gücü yüksek deprem üretme olasılığının var olduğudur.


Neden buraların nüfusu önemli risk olarak görülen depremden dolayı yöreyi terk etmediler? Neden “coğrafyanın mahkumiyeti”ni kabul ettiler?


Belirli bir coğrafyada yaşamak kader midir? İngiltere’de doğmanın Afganistan’a göre daha şanslı sayılması sıradan. Ukrayna halkının komşu Rusya’dan çekmediği kalmadı. Yahudilerin göç etmek istedikleri Kutsal Topraklar’ın onlardan pek hazetmeyen Arap kavimleriyle dolu olması talihsizlik midir?


Coğrafya mahkumiyet de olabilir, mutluluk kaynağı da! Yöre ile gönül bağının ne kadar güçlü olduğuna orada yaşayanlar karar veriyor.


Toprağa, tarihine veya rejimine pek bağlı olmayanlar coğrafya mahkumiyetini reddedip doğdukları yerlerden göç edenler. Bir örnek de İsrail’in 9ncu Devlet Başkanı Şimon Peres. Beyaz Rusya’nın Vişnyeva köyünde dünyaya gelen Peres 1934 yılında Filistin’e göç eder, İsrail’in kuruluş ve savunmasında önemli görevler üstlenir, bakanlık, başbakanlık yapar, Devlet Başkanlığına kadar yükselir.


Peres 19. yüzyılda Rus pogromlarından kaçan milyonlara 20. yüzyılda eklenenler arasındaydı. Yalnız 1881 – 1924 döneminde 2 milyon Yahudi ABD’ye göç ederek yeni vatanlarının nüfusunun % 2’sini oluşturdular. Hemen hepsi geride bıraktıkları ailelerinin feci akıbetlerinin aksine hayatta kalmayı başarmanın ötesinde genelde mutlu yaşadılar.


Halklar neden göç ederler? Siyasi iktidardan memnuniyetsizlik, toprağın susuzluğu veya verimsizliği, savaş bölgesinden kaçış, başka diyarlarda fırsatların bolluğu veya oralara uyum sağlama kolaylığı, aile birleşmeleri…


Göçe kalkışanlar hem “iten gücü” hem de “çeken güçleri” değerlendiriyorlar. Fakat risk alma yönünde komşularına göre daha yüksek irade sergiledikleri kesin. Yaşama tutunma, başarı kazanma, mücadele etme potansiyelleri genelde “şanslı” doğanlara göre daha ileride. Bu yüzden göçmen çeken ülkeler yeni gelenleri kültür, eğitim ve kural potalarında erittikleri ölçüde etik vatandaş olmalarını sağlıyorlar.


Amerika bu yolda başı çekiyor, 50 milyon “orada doğmayan”la. İsrail de tarihinde iki kez dev göç akımlarını başarı ile sindirmeyi becerdi: 1950 başlarında Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dan gelen bir milyon ve 1980’lerde Sovyetler’den bir milyon daha.


Türkiye’nin yakın sicili henüz olumlu değil! Hem göçler çok fakir ülkelerden kaynaklandığından, hem de birçoğu Türkiye’yi son hedef olarak değil de “ara durak” olarak görmelerinden.


Aslında Türkiye’nin içinde de Doğu’dan Batı’ya her yıl 250-300.000 kişi göç ediyor. Bölgede yaşamaya devam edenler, kadim topraklarda, bilinen ortamda kalıp, yabancı kentlerde uyum sağlama zorluğuna göğüs germek istemeyenler…


Fakat koşullar değişti, bu depremlerden sonra etkilenen illerden ülkenin Batı’sına önemli bir göç dalgasına tanık olacağız. Coğrafyanın mahkumiyetini red eden bu kitlelerin yeni yaşamlarında “böyle gelmiş böyle gider” zihniyetini de kabul etmeyecekleri ümidiyle…











Bizi Takip Edin
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page