top of page

Ben ve Biz


Bu hafta fikirlerini çok takdir ettiğim bir filozof ravın son konuşmalarından birinde söylediği sözleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Birkaç ay evvel, 6 Kasımda yitirdiğimiz Rabbi Lord Jonathan Sacks, İngiltere Başhahamlığının yanısıra felsefe okumuş, otuzun üzerinde kitap yazmış, Kraliçe tarafından Lordluk ünvanına layık görülmüş, geleceğin kralı Galler Prensi tarafından “Bu Milletin Işığı” sözleriyle onurlandırılmış bir düşünürdü.


Konferansı en son kitabı, pandeminin çıkışının hemen öncesinde basılan, “Morality” /Ahlak” ın topluma tanıtılması amacını da güdüyordu biraz.


Düşünürümüz konuşmasına “kollektif/toplumsal sorumluluk” kavramına dikkat çekerek başladı. Bir toplumu birlikte tutan alçının “müşterek ahlak ilkeleri” olduğunun altını çizdi. Ve son elli yılda batılı toplumun bu kavramdan uzaklaşarak, bireyselliğini öne çıkarttığını ve “benim düşündüğüm”ün tek önemli katman olarak toplumu şekillendirdiğini iddia etti. Buna karşılık eski zamanlarda Hristyan olsun, Yahudi olsun, Çinli Taoist olsun, dini ve ahlaki kodların, müşterek gayeler için sorumluluk almanın, toplumları birarada tuttuğunu belirtti.


Zamanımızdan ilginç bir istatistik de verdi.

Şöyle ki: Google’a girip bir araştırma yapmış. Geçmişten 1964 yılına kadar “ben” ve “biz” kelimelerinin ne sıklıkta kullanıldığına baktığımızda ikisi hemen hemen eşit oranda. 1964 yılından başlayarak “ben” kelimesi “biz” kelimesinden çok daha fazla belirmeye yani kullanılmaya başlıyor.

Bu nasıl meydana geliyor?

Lord Sacks’a göre üç nedeni var:


Birincisi altmışlı yıllardan başlayarak çok şeyin serbestleşip, hukukileşmesi… Ahlak kolektif kavramlığını yitiriyor. Ahlak kavramını artık ben tanımlıyorum, toplum değil. Yazarımız bunu “siyasi devrim” olarak tanımlıyor.


İkincisi ekonomik devrim… Thatcher ve Reagan politikaları bir yandan ekonomik kalkınma ve refahı yaratırken, öte yandan ekonomide de “bizim” değil, “benim” önemi ağırlık kazanıyor. İşte bu zamanlardadır ki, “Ekonomik eşitsizlik tüm dünya için bir varoluş tehdidir” gibi söylemler ilk defa olarak duyulmaya başlanıyor.


Üçüncü devrim de tahmin edebileceğiniz gibi sosyal medyayla ilgili.

Sosyal medya, (Facebook, Instagram, Twitter,Tic Toc,vs) gençleri, hepsini ve tek başlarına, dünyanın merkezi haline soktu. Dünya sadece onların bu medyada paylaştıkları resim veya video sunumlar üzerinde döner oldu.


Eskiden New Yorktaki Times Square’e ilk defa ayak basan turist meydanın resimlerini çekerdi. Şimdi kendi selfie’ sini çekmekle meşgul. (Zaten selfie kelimesi herşeyi açıklıyor, self=BEN.B.Ç.)


Bir parantez açayım. Ravımız hiçbir şeyi tek taraflı almıyor.

“It aint all gloom

İf you have zoom” / (Zumun varsa herşey kapkara değildir) diyerek teknolojiye karşı olmadığını da çıtlatıyor.


Neye kesinlikle karşı çıkıyor?

İnsanın kendisine bu derece odaklanmasına, benmerkezciliğe ve bireylerin kolektif sorumluluk bilincinden sıyrılarak bu işi devletin resmi organlarına yüklemek istemelerine…


Dürüstlük, ahlaki bütünlük, başkalarına empati duyma devlete taşaronlanacak ve devletten beklenecek değerler olamaz diyor.

Konuşmasının bir yerinde kontrat(contract) ve antlaşma(covenant) arasındaki farkı vurgulamak istiyor.


Ben otomobilimi tamirhaneye götürdüğümde tamirciyle bir kontrat oluşur, diyor. Benim, arabamın çalışır vaziyette olmasına, onun da benim parama gereksinimi vardır. Burda altruizm yoktur, devamlılık arzedecek bir ilişki yoktur, karşılıklı çıkarlara dayalı tek kerelik bir alışveriş vardır.


Öte yandan bir antlaşmada uzun vadeli bir taahhüt vardır. İki kişi veya unsur,(birey ve vatan, örneğin) biraraya gelir ve her ikisinin de tek başına başaramayacağı bir gaye için dayanışmaya, bir işbirliğine girerler.


İki tane ben, BİZ olur. Bunda karşılıklı sevgi ve saygı vardır. Amerika Birleşik Devletlerinin kuruluşu buna en güzel örnektir diye devam eder.

İlginç bir saptaması daha var Lord Sacks’ın. Tarihte hiçbir seküler toplum nüfusunu, mevcudiyetini koruyamamış, zamanla küçülmüş ve yokolup gitmiştir, der. Saptamaya katılıp katılmamak sizin, okuyucunun takdiri tabii.


Kaybettiklerimizi geri alabilmemiz mümkün müdür? sorusuna cevabı ise ayrıntılı. Şöyle diyor:

Yirminci yüzyılın iki büyük meydan okuması/(challenge)’ i oldu.

1918’de İspanyol gribi ve Birinci Dünya Savaşı…

1945’te ise İkinci Dünya Savaşı…


Birinci Dünya Savaşının ertesinde insanlar geçirdikleri felaketleri silip savaş öncesinin güzel günlerine dönmek istediler. Kendine dönük bir topluma… Sonuç: 1929’daki büyük çökme, 1930’daki büyük ekonomik ve işsizlik krizi, ve Nazizmin, Faşizmin Avrupada yükselişi. Ve tekrar savaş.


1945’te, İkinci Dünya Savaşından sonra ise tam tersi oldu.

“Ben” gitti, gereksinimi olanlara yardım geldi.

İngiltere’de herkese ilkokul üstü okuma olanağı, herkese sağlık servisi verildi, sosyalist refah devletine kayma başladı.

ABD vatandaşlarına maddi destek verdi, ihtiyacı olan ülkelere Marshall yardımı başlatıldı.

“Ben” toplumundan “Biz” toplumuna geçiş yapıldı batılı dünyada ve uzun bir süre barış ve refah sağlandı.


1948 doğumlu, Cambridge Üniversitesinde eğitim almış konuşmacımızın son konusu ben ve biz dengesinin nasıl düzeltilebileceğiydi.

Bu çözümün aktörleri olarak herşeyden önce kuvvetli aile bağlarını, aydın din adamlarını, akademisyenleri ve toplum önderlerini görüyor.


Rabbi Sacks’ın düşüncelerine katılır veya katılmazsınız ama en azından onların üzerinde biraz kafa yormak hepimiz için güzel bir egzersiz olur kanısındayım. Geleceği şekillendirecek aktörler için de anlamlı bir başlangıç noktası.


Ayrıca, bağnazlığın, yobazlığın bazı Haredi gruplarında tavan yaptığı bu günlerimizde İsrael’in bu şekilde düşünebilen aydın din adamlarına öyle bir gereksinimi var ki....

Bizi Takip Edin
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page