7 Ekim: Ruhumuzun Üzerindeki Karabulut

Bugün 7 Ekim.
Üç yıl önce bugün, İsrail'in üzerine yalnızca bir saldırı değil, yıllarca kolay kolay kalkmayacak bir karabulut çöktü. Sabahın erken saatlerinde başlayan sirenler, telefonlara düşen korkunç haberler, kapıların arkasında bekleyen insanlar, sığınaklara koşan aileler... Sonra ölüm haberleri, kaybolanlar, yakılan evler, paramparça olmuş hayatlar ve Gazze'ye götürülen rehineler...
Üç yıl geçti.
Ama bazı acıların takvimle ölçülen bir ömrü yok.
Bugün hâlâ birçok İsrailli için 7 Ekim bitmiş bir tarih değil; devam eden bir duygudur. Bir korku, bir öfke, bir güvensizlik, bir yas... Bazen de bütün bunların birbirine karıştığı ağır bir sessizlik.
Ben 7 Ekim'i düşündüğümde yalnızca öldürülen insanları düşünmüyorum. Onların ardından kalanları düşünüyorum.
Bir annenin oğlunun fotoğrafına bakmasını...
Bir babanın boş kalan odanın kapısını açmasını...
Bir eşin yatağın diğer tarafına bakmasını...
Bir çocuğun babasının artık gelmeyeceğini anlamaya çalışmasını...
Ve genç askerleri düşünüyorum. Daha hayatlarının başında olan, geleceğe dair planları bulunan gençleri. Kimileri daha üniversiteye başlayacaktı, kimileri evlenecek, kimileri çocuk sahibi olacaktı. Şimdi onların isimleri anma törenlerinde okunuyor.
Bir kısmı hayatını kaybetti.
Bir kısmı bedenlerinin bir bölümünü savaşta bıraktı.
Bir kısmı ise dışarıdan bakıldığında sağlam göründüğü hâlde ruhunun içinde görünmeyen yaralar taşıyor.
İsrail toplumunun önündeki en büyük sorunlardan biri de belki budur: Savaşın yaraları yalnızca mezarlıklarda değil, yaşayan insanların içinde de var.
Üç yıl boyunca siren sesleriyle yaşayan bir toplumdan, bir sabah bütün korkularını geride bırakmasını bekleyebilir miyiz?
Bir sığınak odasında geçirilen saatler insanın hafızasından gerçekten silinebilir mi?
Bir füze sesi duyulduğunda kalbin yeniden hızlanmasını nasıl engelleyebiliriz?
Ben sanmıyorum.
Bazı korkular insanın bedenine yerleşiyor.
Bazı görüntüler zihinden gitmiyor.
Bazı sesler bir daha eskisi gibi duyulmuyor.
7 Ekim'in İsrail'e verdiği zarar biraz da burada.
Çünkü o gün yalnızca insanlar öldürülmedi; güven duygusu da ağır bir darbe aldı.
İsrail yıllarca kendisini güçlü bir orduya, güçlü istihbarata ve güçlü bir savunma sistemine sahip bir ülke olarak gördü. 7 Ekim sabahı ise vatandaşlarının zihninde çok daha temel bir soru belirdi:
"Bizi kim koruyacak?"
Bu sorunun cevabı hâlâ tam olarak verilmiş değil.
Devletin, ordunun ve istihbaratın 7 Ekim'deki başarısızlığının bütün yönleriyle araştırılması bu nedenle yalnızca siyasi bir mesele değildir. Bu, hayatını kaybedenlere ve geride kalanlara karşı bir sorumluluktur.
Çünkü yas tutan insanın yalnızca ağlamaya değil, gerçeği bilmeye de hakkı vardır.
Ne oldu?
Neden oldu?
Hangi uyarılar duyulmadı?
Hangi kararlar gecikti?
Kim neyi yanlış yaptı?
Ve daha da önemlisi:
Bir daha olmaması için ne değişti?
Bu soruların cevabı verilmeden İsrail toplumunun içindeki yaranın tamamen kapanması kolay olmayacaktır.
Bir de rehineler var.
7 Ekim'in en ağır kelimelerinden biri hâlâ "rehine".
İnsanların ailelerinden koparılması, özgürlüklerinden mahrum bırakılması, bilinmeyen bir yerde tutulması... Ailelerin günlerce, haftalarca, aylarca bir haber beklemesi...
Bir insanın kapısına her telefon geldiğinde "Acaba?" diye irkilmesi...
Bir annenin çocuğunun yaşayıp yaşamadığını bilmeden gün geçirmesi...
Bunların ruh üzerinde nasıl bir iz bıraktığını kelimelerle anlatmak mümkün değil.
İsrail'de uzun süre sokaklarda yankılanan "Bring Them Home" çağrısı bu yüzden yalnızca bir slogan değildi.
Bir toplumun vicdanından yükselen bir çığlıktı.
Bugün onların çoğunun evlerine dönmüş olması, yaşadıklarının silindiği anlamına gelmiyor.
İnsan özgürlüğüne kavuşabilir.
Ama yaşadığı dehşetten hemen özgürleşemeyebilir.
Peki bütün bunlar unutulabilir mi?
Hayır.
Belki de unutulmamalı.
Çünkü unutmakla iyileşmek aynı şey değil.
Ben bazen insanın bazı acıları unutmak yerine onlarla yaşamayı öğrenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bir kaybı unutmak, kaybedileni ikinci kez kaybetmek gibi gelebilir.
Ama acıyı hayatımızın tek gerçeği hâline getirmek de mümkün değil.
İşte asıl güçlük burada.
Hem hatırlamak hem yaşamak.
Hem yas tutmak hem yeniden gülmeye izin vermek.
Hem kaybettiklerimizi unutmamak hem de hayata ihanet ediyormuşuz gibi hissetmeden yeniden sevinmek.
Belki İsrail toplumunun bugün yaşadığı en büyük iç çatışmalardan biri budur.
Çünkü savaş yalnızca cephede yapılmadı.
Evlerin içine girdi.
Mutfaklara girdi.
Çocukların rüyalarına girdi.
Anne babaların yüreğine girdi.
Ve şimdi savaşın ardından hayatı yeniden kurma mücadelesi var.
Ben 7 Ekim'in üçüncü yılında bir şeyden korkuyorum:
Acının bizi yalnızca öfkeye dönüştürmesinden.
Çünkü öfke anlaşılırdır.
Yas anlaşılırdır.
Korku anlaşılırdır.
Ama insanın bütün bunların içinde insanlığını kaybetmemesi gerekir.
Bence gerçek iyileşme, yaşananları unutmak değil; onlardan sonra nasıl bir toplum olmak istediğimize karar vermektir.
Daha dikkatli...
Daha sorumlu...
Daha dayanışmacı...
Daha adil...
Ve belki de birbirimizin acısını daha iyi anlayan bir toplum.
7 Ekim affedilebilir mi?
Bunu kim söyleyebilir?
Bir evladını kaybeden annenin yerine kim konuşabilir?
Bir çocuğunu kaybeden babanın acısına kim sınır koyabilir?
Rehine olarak geçirilen günlerin hesabını kim tutabilir?
Affetmek kişisel bir meseledir.
Devletlerin ise affetmekten önce hesap vermek, araştırmak ve ders çıkarmak gibi görevleri vardır.
Bence asıl mesele de budur.
7 Ekim unutulmayacak.
Unutulmamalı da.
Ama bu tarihin İsrail toplumunun sonsuza kadar korkuyla yaşayacağı bir geleceğe dönüşmesine de izin verilmemeli.
Çünkü karanlığın karşısında hayat vardır.
Ölenlerin ardından doğan çocuklar...
Yeniden kurulan evler...
Yeniden açılan okullar...
Birlikte içilen kahveler...
Deniz kenarında yürüyen insanlar...
Bir annenin yeniden gülümsemeyi öğrenmesi...
Bir askerin yaralarına rağmen hayata dönmeye çalışması...
Bunlar da 7 Ekim'den sonraki İsrail'in hikâyesidir.
Belki yaralar ruhumuzdan hiçbir zaman tamamen arınmayacak.
Belki bazı geceler yine siren sesleriyle uyanacağız.
Belki bazı anneler çocuklarının telefonunu hâlâ endişeyle bekleyecek.
Ama insanın bütün bunlara rağmen hayata devam edebilmesi de bir çeşit direnme biçimidir.
Bugün 7 Ekim.
Üç yıl önce yıkılan yalnızca evler, aileler ve hayatlar değildi.
Bir güven duygusu da yıkıldı.
Şimdi görevimiz, onun yerine kör bir öfke koymak değil.
Gerçeği hatırlamak, kaybettiklerimizi unutmamak, yaralılarımızı iyileştirmek ve yeniden güvenebileceğimiz bir hayat kurmak.
Çünkü bazı yaralar kapanmaz.
Ama insan, yaralarıyla birlikte yaşamayı öğrenebilir.
Ve belki bir gün, 7 Ekim denildiğinde yalnızca ölümün değil, ölümün içinden yeniden hayata tutunabilen insanların da hikâyesi anlatılır.
O gün geldiğinde karabulut tamamen dağılmış olmayabilir.
Ama gökyüzünde bir parça ışık mutlaka kalmış olacaktır.
SARA YANAROCAK
IYT dip not :
İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?


Yorumlar