top of page

Tarih Boyunca Türkler ve Yahudiler: Osmanlı’nın Kuruluş Seneleri

  • 2 saat önce
  • 7 dakikada okunur



Devletler hoşgörüyle mi çıkarları doğrultusunda mı hareket ederler?

Bir önceki yazımızda Hazarların ve Selçukluların Yahudilerle uyum ve barış içinde ortak bir yaşam sürdüklerini görmüştük. Orta çağ Osmanlısında Yahudiler üzerine araştırma yapanlar onların genelde ticaretle uğraştığı, ana ticaret yolları ve bunların kesiştiği noktalarda yaşadıklarını anlatırlar. Seyyahlar da ticaretin çoğunun Yahudilerin elinde olduğunu, hemen hemen her yerde gümrük vergilerini onların topladığını gözlemlemiştir. 

 

Osmanlıların Yahudilere yaklaşımı da Selçuklular gibi zimmi kanunlar çerçevesindeydi. Yahudiler işe yarayan ikinci sınıf tebaa durumundaydılar. Fakat verimli ve nispeten rahat bir hayatları vardı.

 

Yahudilerin Osmanlıda yaşantılarını devrin bir şahidinden okuyalım:

 

Isaac Sarfati, Almanya doğumlu Fransız kökenli bir Aşkenaz Yahudisiydi. Daha sonra Osmanlı topraklarına gelerek Edirne'ye yerleşti ve burada Avrupa’dan gelen Yahudilerin hahamı oldu. 1454’te Batı Avrupa Yahudi cemaatlerine bir davetiye mektubu gönderdi:


Tarihçiler bu yüzyıllarda Osmanlı Devleti'nin Yahudilerle bir ittifak kurduğunu savunur. Heath Lowry, Osmanlının Yahudileri devletin canlandırmak istediği şehirler için kritik bir ekonomik unsur olarak gördüğünü, fethedilen yerlerdeki Yahudi cemaatlerine ticaret, ibadet ve kendi hukuk sistemlerini koruma özgürlüğü tanıdıklarını ve yeni fethedilen şehirlere ticareti canlandırmaları için aktif olarak yerleştirdiklerini anlatır.

Zimmi statüsünde, Padişahların korumaları altında olduklarından Avrupa’daki tutumun aksine devlet eliyle örgütlenmiş sistemli bir Yahudi düşmanlığı veya katliam yaşanmamıştır.

 

Çok ender olsa da din kisvesi altında ekonomik nedenlerden bazı sıkıntılar yaşanmıştır. 1481 yılında Fatih Sultan Mehmed’in ölümüyle patlak veren Yeniçeri İsyanı bu döneme ait en net örnektir. Darphane, gümrük ve vergi toplama ihalelerini Yahudi sarraflarının kazanması bundan zarar gören Müslüman ulemayı rahatsız etmiştir. Muhalif elitler ve yeniçeriler, Yahudi finansörlerin ekonomik tekeline duydukları öfkeyi "Devlet maliyesi kâfirlerin eline geçti, din elden gidiyor" şeklinde dinsel bir söylemle isyan etmiş ve Yahudi mahallelerini yağmalamışlardır. Bu isyandan sonra tahta çıkan II Bayezid yeniçeri isyanını bastırdı. Evleri yağmalanan ve zarar gören Yahudi cemaatinin can ve mal güvenliğini, zimmi statüsüne göre güvence altına aldı ve Yahudilerle çalışmaya devam etti.

 

Şenlendirme

Osmanlı’nın fetih ve savaşlarda nüfusu azalan şehirleri yeniden canlandırmak için uyguladığı, geri çağırma ve yeni yerleşimciler getirmelerine “şenlendirme” denirdi. Amaç ticareti, zanaatları, vergi gelirlerini ve şehir hayatını canlandırmaktı. Bu politika yalnızca Yahudilere değil, Rum, Ermeni, Müslüman ve diğer topluluklara da uygulanıyordu. Fatih’in İstanbul’u yeniden nüfuslandırması bunun en büyük örneğiydi. Yahudiler ise okuryazarlık, yabancı dil, finans ve ticaret deneyimleri nedeniyle özellikle yararlı görülüyordu.

Osmanlı’nın ilk büyük başkenti Bursa, on yıllık bir kuşatmanın ardından fethedildi. Uzun savaş nedeniyle harap olan şehrin yeniden canlandırılması gerekiyordu. Orhan Gazi, Bursa’daki Romaniot Yahudi cemaatine inanç ve ticaret özgürlüğü tanıdı; Bizans topraklarına ve Ege adalarına kaçmış Yahudileri geri çağırdı ve Osmanlı sınırları içindeki ilk resmi sinagog olan Etz Ahayim Sinagogu’nun inşasına izin verdi.

Bu uygulama sonraki dönemlerde de sürdü. Herkes II. Bayezid’in İspanyol Yahudilerini ülkesine davet ettiğini bilir. Ama çoğunluk büyük büyük babası I. Bayezid’in Fransa’dan kovulan Yahudileri Osmanlıya, Fatih Mehmet Sultan’ın da onları İstanbul’a davet ettiğinden habersizdirler.


Yükseliş devrinde Yahudilere dönük yapılan Şenlendirme hareketleri aşağıdaki gibidir:


II. Bayezid’in İspanya’dan kovulan Yahudileri imparatorluğun çeşitli şehirlerine yerleştirmesi ise bu politikanın yeni bir uygulaması değil, yüzyılı aşkın süredir devam eden şenlendirme politikasının çok daha büyük ölçekte uygulanmasıydı.

İspanya Yahudilerinin Osmanlıya gelmesi

 

1492’de İspanya’daki Yahudilerin sürgün edilmesi, Osmanlı açısından yeni ve öncekilere göre çok daha büyük bir göç dalgası yarattı. II. Bayezid, İspanya’dan çıkarılan Yahudilerin Osmanlı topraklarına yerleşmesine izin verdi ve bu göçü imparatorluğun nüfusunu ve ekonomisini güçlendirecek bir fırsat olarak değerlendirdi. Bayezid’e atfedilen meşhur söz bu yaklaşımı özetler: “Siz Ferdinand’a akıllı bir kral diyorsunuz; o kendi ülkesini fakirleştirip benim ülkemi zenginleştirdi.” Bu, Osmanlı’nın Yahudi göçüne bakışını anlatmak açısından güçlü bir cümledir.

 

Osmanlı'nın Yahudilere yönelik politikası ne yalnızca hoşgörüyle ne de yalnızca çıkarla açıklanabilir. Devletin çıkarı, Yahudilere güvenlik ve ekonomik faaliyet alanı sağlayan bir düzenle birleşiyordu.

 

İspanya'dan gelen Yahudilerin Osmanlıya sağladığı faydalar sadece nüfus artışıyla sınırlı kalmadı. Beraberlerinde getirdikleri ticaret ve zanaat deneyimi, Osmanlı şehirlerinin ekonomik hayatına katkıda bulundu. İspanya'dan gelen tüccarlar Akdeniz ticaret ağlarıyla olan bağlantılarını Osmanlı topraklarına taşıdılar; yeni gelen nüfus da İstanbul ve diğer şehirlerin ekonomik canlılığını artırdı.

Bunun yanında, Yahudilerin beraberlerinde getirdikleri bilgi ve teknikler de Osmanlı için önemliydi.

 

Modern barut, ateşli silah dökümü ve haritacılık gibi alanlardaki deneyimleri Osmanlı ordusuna ve devletine katkıda bulundu. Yahudi hekimler, zanaatkârlar, bankerler ve diplomatlar da devletin ihtiyaç duyduğu farklı alanlarda rol üstlendiler. Böylece 1492 göçü, Osmanlı için yalnızca yeni bir nüfus kazanımı değil, aynı zamanda ticari, teknik ve mesleki birikimin imparatorluğa aktarılması anlamına geldi.

 

Yeni yerleşimciler vergi ve gümrük gelirlerini artıran, şehirlerin nüfusunu ve ekonomik canlılığını güçlendiren bir insan kaynağı oluşturdular. Bu nedenle 1492 göçü yalnızca bir “hoşgörü” veya “sığınma” olayı değil, Osmanlı’nın daha geniş şenlendirme ve iskân politikasının ekonomik açıdan yararlı bir sonucudur.

 

Göç 1492’de bitmedi. Portekiz’in 1497’deki zorunlu din değiştirme politikası ve İberya’daki devam eden baskılar yeni göçler doğurdu. 16. yüzyıl boyunca süren bu hareketlilik, Osmanlı Yahudilerinin demografik yapısını kalıcı biçimde değiştirdi. 1492 böylece, daha uzun süreli Osmanlı iskân ve şenlendirme politikasının sonradan sembolleştirilen dönüm noktası haline geldi.

 

Batı Avrupa'da Yahudiler: Kovulmalara Giden Yol

1492'de İspanya Yahudilerinin sürgün edilmesi birdenbire ortaya çıkmış bir karar değildi. Orta çağ Avrupa'sında Yahudiler dini kökenli düşmanlık ve ayrımcılıkla karşı karşıyaydı. Yahudilerin Hıristiyan toplumunun dışında görülmesi zamanla ağır kısıtlamalara ve sürgünlere dönüştü.

 

Yahudiler Avrupa'ya tefecilik yapmak için gelmemişlerdi. Birçok Avrupa kentinde toprak ve çeşitli meslekler üzerindeki kısıtlamalar, loncalara kabul edilmemeleri ve kamu görevlerinden dışlanmaları onları ticaret, para değiştirme, kredi ve bazı zanaatlara yöneltti. Cemaatler arasındaki akrabalık ve güven bağları ile farklı ülkelerdeki Yahudi topluluklarıyla kurdukları bağlantılar, özellikle uzun mesafeli ticaret, para değiştirme ve kredi faaliyetlerinde avantaj sağladı. Yahudiler aynı zamanda yönetici sınıf ile halk arasında ekonomik bir aracı konumuna geldiler.

 

Böylece Yahudiler dışlanan fakat ihtiyaç duyulan bir topluluk haline geldiler. Hükümdarlar onların ticari ve mali faaliyetlerinden, kredi imkanlarından ve vergi gelirlerinden yararlanıyorlardı. Ancak ekonomik veya siyasi çıkarlar değiştiğinde bu koruma ortadan kalkabiliyor, Yahudiler ağır vergilere, mallarına el konulmasına, pogromlara ve sürgünlere maruz kalabiliyordu. Böylece Batı Avrupa'da Yahudilerin konumu uzun süre “koruma – kısıtlama – yararlanma – kovma” döngüsü içinde şekillendi.

 


Doğu Avrupa'da Yahudiler: Gelişme Motoru

 

Yahudilerin kendilerine avantaj sağlayacağının farkına varan ve onlara kapılarını açan sadece Osmanlı değildi. Orta çağda Yahudilere yönelik tutumları bazı yönleriyle Osmanlı'ya benzeyen Polonya ve Litvanya'ya burada bir parantez açmak gerekir.

 

Polonya ve Litvanya'da Yahudilere 13. ve 14. yüzyıllarda kişisel özgürlük, ticaret yapma hakkı, din hürriyeti ve kendi mahkemelerini kurma gibi haklar tanındı. Kral Büyük Casimir 1334 yılında Batı Avrupa'dan sürülen Yahudileri ülkesine davet etti.

 

Orta çağ boyunca Polonya ve Litvanya kralları Yahudileri doğrudan hükümdara bağlı, himaye edilen tebaa olarak gördüler. Bu koruyucu tutum, bölgenin zamanla Aşkenaz Yahudiliğinin en önemli merkezlerinden biri haline gelmesinin temelini hazırladı.

 

16. yüzyılın başında Lehistan'da Yahudilerin ekonomik olarak önemli bir rol oynadığı “Altın Çağ” başladı. Yahudiler geniş arazileri, değirmenleri ve nehir taşımacılığını kiralayarak tarımsal üretimi organize ettiler; Batı Avrupa'daki diaspora ağlarını kullanarak tarım ürünlerini ihraç ettiler. Gümrük, nehir geçişleri ve alkol üretimi gibi alanlarda da etkin oldular. Stetl adı verilen ticaret yerleşimleriyle krallığın kentleşmesine ve ekonomik hayatına katkıda bulundular.

 

Böylece Polonya-Litvanya, İspanya'dan kaçan Yahudilerin de yerleşmesiyle 17. yüzyılda dünyanın en büyük Yahudi merkezi haline geldi.

 

Lehistan ve Osmanlı benzerlikleri

 

Osmanlıların İspanya Yahudilerine, Lehistan'ın ise Orta ve Batı Avrupa'dan gelen Yahudilere kapılarını açması, Yahudi dünyasının iki önemli kültürel merkezinin güçlenmesini sağladı: Osmanlı dünyasında Sefarad, Lehistan'da ise Aşkenaz.

 

Gerek Lehistan gerekse Osmanlı, Yahudilere kapılarını açarak Batı Avrupa'daki dindaşlarına kıyasla daha güvenli ve hukuken korunan bir hayat sürmelerine imkân sağladılar. Bu kararlar, sürgün ve sistematik şiddet tehdidiyle karşı karşıya kalan Yahudi topluluklarının fiziksel ve kültürel sürekliliğine katkıda bulundu.

 

Devletlerin amaçları zor şartlarda yaşayan bir halkı kurtarmak mıydı?

 

Günümüzde Türkiye ve Polonya'da çok popüler olan “romantik hoşgörü” söyleminin aksine, tarihçiler bu davetlerin arkasında ahlaki erdemden çok pragmatik devlet çıkarlarının bulunduğunu vurgular. Hem Osmanlı hem Lehistan, ticaret, finans ve dış dünya bağlantılarını yönetecek yeterince gelişmiş bir yerli aracı sınıfa sahip değildi. Batı'daki sürgünler, bu devletler için hazır ve nitelikli bir insan kaynağını ülkelerine çekme fırsatına dönüştü.

 

Her iki coğrafyanın yöneticileri Yahudilerin ticaret, finans, vergi toplama ve uluslararası ticaret ağlarındaki tecrübelerinden yararlandılar. Yahudiler aynı zamanda azınlık statüleri nedeniyle yönetici sınıfa siyasi rakip oluşturabilecek bir konumda değillerdi.

 

Benzerlik burada da bitmiyor. Osmanlı İmparatorluğu ve Polonya-Litvanya, Yahudi tarihinde Batı Avrupa'daki zulüm ve sürgünlerden kaçan topluluklara kapılarını açan önemli devletler oldular. Her iki ülkede de bu tarih günümüzde “kucak açma” ve “tarihsel hoşgörü” söylemleriyle ulusal kimliğin bir parçası olarak kullanılmaktadır.

 


Günümüz Türkiye’sindeki bu söylemleri, 1892 ve 1992 yıllarında düzenlenen “İspanya’dan geliş” kutlamalarını ve bu süreçte Yahudi cemaati liderlerinin takındığı stratejik tutumu sonraki yazılarımızda detaylıca ele alacağız.

 

Aracı azınlık

 

Sosyoloji bilimi bazı devletlerde aynı durumda olan azınlıkları 'Aracı Azınlık' olarak tanımlıyor. En basit anlatımla bu gruplar, devletin tepesindeki yöneticiler ile tabandaki halk arasında ekonomik birer 'köprü' veya 'vites kutusu' görevi görürler. Şartları ise okuryazarlık, finans ve ticaret deneyimidir. Yönetici sınıfa rakip olamayacaklarından bu aracılığı yapmak için azınlıklar tercih edilirler. Avrupa’da Yahudiler, Güneydoğu Asya’da Çinliler ve Doğu Afrika’da Hintliler Aracı Azınlıkların en güzel örnekleridir.

 

Bir etnik grubun asimile olmadan hayatta kalması için aracı azınlık olmak tek yol değildir fakat en güçlü ve korunaklı yollardan biridir. Polonya ve Osmanlı bütün zor şartlarda yaşayan azınlıkları korudular mı? Orta çağda Romanlar (Çingeneler), Avrupa toplumuyla yaşayan büyük bir azınlıktı. Yahudiler yukarıda belirtilen vasıfları sayesinde klasik bir "aracı azınlık" haline gelip korunurken, Romanlar göçebe ve ekonomik olarak sistemin dışında kalan marjinal bir grup oldular.

 

Hiçbir devlet onlardan bir fayda görmediği için ne kucak açtı ne davet etti ne de himayeleri altına aldı.

Bir önceki yazıda kullandığım “İşe yarayana kucak açmak” deyiminin küresel ölçekte geçerli olduğunu tekrar görüyoruz.

 

İleride tekrar değineceğimiz Aracı Azınlıklar ekonomik krizler, ulus-devlet İnşası, siyasi ittifakların çöküşü, savaş ve güvenlik ihtiyacı yaşandığında hedef alınırlar ve nihayet kovulurlar.

 

Bir sonraki yazıda Osmanlının Altın Çağında Yahudilerin Osmanlıyla ilişkilerini ele alacağız

Kaynaklar:

A Moveable Empire: Ottoman Nomads, Migrants, and Refugees Reşat Kasaba

Avram Galanti, Türkler ve Yahudiler

BERTRANDON DE LA BROQUİÈRE

Halil İnalcık Ottoman Methods of Conquest". Studia Islamica

Jews in the Realm of the Sultans: Ottoman Jewish Society in the Seventeenth Century Yaron Ben Naeh

L’établissement des juifs d’Espagne dans l’Empire ottoman

Osmanlı İmparatorluğundaki Yahudilerin Tarihi

PBS NewsHour. (2020). "Poland rejects international criticism over LGBTQ rights" (Morawiecki'nin DNA konuşması için).

T.C. Cumhurbaşkanlığı Kurumsal Arşivi (Erdoğan'ın "Gemiler gönderip bağrımıza bastık" hitabı için).

The Lords' Jews: Magnate-Jewish Relations in the Polish-Lithuanian Commonwealth Moshe Rosman

The Navigations, Peregrinations and Voyages Made Into Turkey Nicolas de Nicolay


İsak DUENYAS

 

IYT dip not :

İfade edilen görüşler İYT web portalının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yazarların düşünceleri sadece kendilerini bağlar.


Bir önceki yazımı okudunuz mu?




Yorumlar


Bizi Takip Edin
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
bottom of page